İstanbul Modern, 23 Haziran akşamı “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisinin içinde, Yetkin Dikinciler’in sesinden Berksoy ile Nâzım Hikmet’in mektuplarını dinletiyor. Doksan öncesinden gelen bir dostluğun, bir operanın ve bir hapishanenin iç içe geçtiği bir akşam.
Bir mektubu yazıldığından yıllar sonra, üstelik yüksek sesle dinlemek tuhaf bir iş: özel olan bir şey aniden herkesin oluyor, çoktan ölmüş iki insan bir başkasının nefesinde yeniden konuşmaya başlıyor. İstanbul Modern, 23 Haziran Salı akşamı bunu keyifle yapacak.
“Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisinin salonunda, oyuncu Yetkin Dikinciler, Semiha Berksoy ile Nâzım Hikmet arasında yıllara yayılan mektuplardan bir seçkiyi seslendirecek. Saat 19.00, kontenjan sınırlı, mekân da serginin kendi salonu; yani tabloların arasında, sesin renge karıştığı bir yerde.
Önce Berksoy’u doğru yere koymak lazım çünkü onu çoğu zaman “çılgın diva” diye fark etmeden kendisini küçültüp geçme alışkanlığımız var, oysa yaptığı iş bir kişilik gösterisinden çok daha ciddi. 1910’da doğan Semiha Berksoy, Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısıydı; annesi ressam, babası şairdi ve o bu ikisini ömrü boyunca tek bir bedende taşıdı. İstanbul Konservatuvarı’nda hem müziği hem resmi okudu, ilk Türk sesli filmi İstanbul Sokaklarında’da (1931) oynadı, Mustafa Kemal Atatürk’ün ısmarladığı ilk Türk operası Özsoy’da (1934) sahneye çıktı, sonra Berlin Müzik Akademisi’ne gidip bir Wagner sopranosu olarak döndü.

1939’da, Richard Strauss’un 75. yaşı şerefine Berlin’de Ariadne auf Naxos’ta Ariadne’yi söyleyince Avrupa sahnesine çıkan ilk Türk primadonnası oldu. Doksanında bile durmadı, Robert Wilson’ın bir yapımında Lincoln Center’da Liebestod söyledi. Bütün bunları yaparken tabiri caizse hayatı boyamayı da hiç bırakmadı; çoğu tablosunda kendini küçük bir kız olarak resmetti, evini de baştan aşağı tablolarıyla döşeyip bir sahneye çevirdi.
Serginin adı zaten bu birleşmeyi anlatıyor: “Tüm Renklerin Aryası.” Çünkü Berksoy için renk de bir sesti, tuval de bir sahneydi; opera ile resim onda ayrı iki uğraş olmaktan çıkıp tek bir “total sanat”a (Gesamtkunstwerk) dönüşüyordu. İstanbul Modern bu sergiyi 22 Ocak’tan 6 Eylül’e kadar açık tutuyor, hem de 200’den fazla işle; küratörlüğünü baş küratör Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve yardımcı küratör Yazın Öztürk üstlenmiş.
İşin güzel yanı, sergi aslında bir eve dönüş hali taşıyor: Berksoy’un eğitim aldığı ve 1939’da zaferini kazandığı Berlin, daha geçen yıl Hamburger Bahnhof’ta ona “Singing in Full Colour” adıyla ilk büyük retrospektifini açmıştı, şimdi aynı evren genişleyerek İstanbul’da varoluyor. Sergi Flormar sponsorluğunda gerçekleşiyor; bir kozmetik markasının “tüm renkler” temalı bir sergiye adını yazdırması da kendi içinde manidar bir denklem, oraya küçük bir parantez açıp geçelim.
Gelelim asıl olaya, yani mektuplara. Semiha Berksoy ile Nâzım 1932’de Darülbedâyi’de, yani bugünkü İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda tanışıyor; Nâzım’ın Kafatası oyunu üzerine çalışırken yolları kesişiyor, Berksoy onun Bu Bir Rüyadır operetinde Fatma’yı oynuyor. Önce adamın şiirlerine vuruluyor Berksoy, yazdığı her satırı okuyor, sonra bu hayranlık yavaş yavaş derin bir dostluğa evriliyor. Aralarındaki “aşk”ın tam anlamıyla yaşanamamasının sebebiyse zaten Nâzım’ın yıllar süren mahpusluğu.
Buna rağmen yıllarca mektuplaştılar ve bu mektuplar sonradan Nâzım Hikmet ve ‘Tosca’sı Semiha Berksoy adıyla kitaplaştı. O “Tosca” lakabı da boşuna değil: Nâzım, Puccini’nin Tosca’sını 1940’ta Çankırı hapishanesinde çevirirken, bu çevirinin devlet eliyle ısmarlanıp kendisine ulaşmasında Berksoy’un girişimlerinin payı oluyor. Yani bir opera ikisinin arasındaki dili kuruyor: Berksoy hem sahnede Tosca söyleyen kadın, hem de Nâzım’ın gerçek hayattaki Tosca’sı. Nâzım onun için “Türk kadınının sesinin pırlantası” demişti; abartı gibi durabilir ama o sesin neye benzediğini bilen biri için fazlasıyla yerinde bir tarif.
Mektupları okuyacak ismin Yetkin Dikinciler olması da düşünülmüş bir tercih gibi duruyor çünkü Dikinciler, Buket İlhan’ın Mavi Gözlü Dev’inde Nâzım Hikmet’i canlandırmıştı, hatta bu rolle ödül de almıştı. Yani Nâzım’ı bir kez bedene bürümüş bir oyuncu, şimdi aynı adamın mektuplarını sesiyle taşıyacak. Kıymetli olanlara ek olan da bir arşivin yeniden sese dönüşmesi fikri. Çünkü mektup garip bir tür: yazıldığı an iki kişiye ait, ama yüksek sesle okunduğu an bütün bir salona yayılıyor, üstelik onu okuyanın nefesini, duraklarını, vurgularını da üstüne alıyor. Doksan yıl önce iki sanatçının birbirine yazdığı şeyler, bir başkasının ağzında bugünün havasına karışıyor; hafıza zaten böyle çalışıyor: ölü harfi canlı sese çevirerek.
Velhasılkelam, 23 Haziran akşamı İstanbul Modern’de olacak şey bir “etkinlik”ten biraz fazlası diyebilir miyim? Bir kadının sesini renge, bir şairin hapisten yazdığı satırları yeniden sese çeviren, sanatın disiplinler arasında nasıl gezindiğini tek bir akşama sığdıran bir jest olarak betimlemeyi tercih ederim şahsen. Berksoy hayatı boyunca sesle rengi, sahneyle tuvali ayırmayı reddetmişti; bu akşam da onun mektupları aynı şeyi yapıyor, sözü tekrar müziğe yaklaştırıyor.
Ne, ne zaman, nerede?
Etkinlik: “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisi kapsamında Berksoy-Nâzım Hikmet mektupları, Yetkin Dikinciler yorumuyla
Tarih: 23 Haziran 2026, Salı, 19.00
Mekân: İstanbul Modern, Süreli Sergi Salonu
Sergi: 22 Ocak–6 Eylül 2026
Biletler kontenjanla sınırlı, çevrimiçi satışta.
