Episode Dergi olarak Ocak 2026 sayımızda Ru’nun yan karakterlerle ilgili incelemesine yer veriyoruz.
İhanet, anlatılarda çoğu zaman ani bir kopuş gibi sunulur. Bir suç anı, bir itiraf sahnesi, bir yüzleşme…Oysa anlatıbilim bize şunu söyler: Bazı ihanetler olayla değil, zamanla gerçekleşir. Bu tür ihanetler, gerçeğin yok edilmesiyle değil; ertelenmesi, çarpıtılması ve yeniden dağıtılmasıyla işler. Hakikat gecikir. Ve geciken her hakikat, suçun yönünü değiştirir.
The Talented Mr. Ripley bu anlamda yalnızca bir psikolojik gerilim filmi değil; anlatısal bir suç mimarisi örneğidir.
Anlatısal Hiyerarşi ve Etik Merkez
Anlatı kuramında (narrative hierarchy), ana karakter hikâyenin etik merkezidir.
Onun hataları dramatik bir gerekçeyle açıklanır, seyirci tarafından tolere edilir. Çünkü gerçek hayattaki tüm öznel karakterlerde olduğu gibi hikayenin sahibinde hayatının gerçek amacı, gayesi ve adanmışlığı vardır. Bunun için ödediği bedeller vardır.
Yan karakterler ise bu merkezin çevresinde döner; destekleyici, işlevsel ve çoğu zaman etik olarak askıya alınabilir figürlerdir.
Dickie Greenleaf bu merkezin doğal sahibidir. Varlığı sorgulanmaz. Zenginliği, rahatlığı, sorumsuzluğu bile anlatı tarafından korunur.
Tom Ripley ise hikâyenin dışında konumlanmıştır. O bir “misafir”dir. Ve anlatılarda misafirler, ev sahiplerinden daha dikkatli bakar. Tom’un Dickie’ye duyduğu şey, klasik anlamda kıskançlık değildir. Bu duygu hayranlıkla başlar.
Hayranlık taklide dönüşür.
Taklit ise kimlik erozyonunu başlatır (identity diffusion).
Elif Şafak’ın metinlerinde sıkça rastladığımız o kırılma burada da belirir: Kendine ait bir hikâyesi olmayan ruh, başkasının hikâyesinde yaşamaya başlar.

İhanetin Birinci Katmanı: Hikâyeyi Ele Geçirme Arzusu
Tom’un zihninde yankılanan soru şudur: “Bu hikâyeyi o yaşıyorsa neden ben değilim?”
Bu soru bir suç planı değildir. Bu, varoluşsal bir isyandır. İhanet burada bir eylem değil; anlatının mülkiyetini değiştirme girişimidir. Bütün uzun süreli iyiliklerin er geç ihanetle taçlanması tamda buradan doğar.
Ve bu noktadan sonra ihanet yalnızca Dickie’ye değil, hikâyenin kendisine yönelir. Tom Ripley’in en etkili hamlesi konuşmak değil, susmaktır.
Gereken yerde susar. Sorulması gereken soruların havada kalmasına izin verir.
Şüpheyi doğrudan yönlendirmez; serbest bırakır. Bu suskunluk masum değildir. Bu, anlatısal bir tercihtir. Çünkü anlatılarda sessizlik çoğu zaman gerçeğin önüne geçer.
Ve seyirci, boşlukları doldurmak zorunda kalır.Yan karakterin ihaneti burada açık bir saldırı değildir; başrolün kendini savunamayacağı bir alan yaratmaktır.
İhanetin İkinci Katmanı: Geciken Hakikat
Ripley anlatısını benzersiz kılan asıl unsur, cinayet değil, cinayetten sonra kurulan hakikat rejimidir. Tom, Dickie’yi öldürdükten sonra gerçeği yok etmez. Onu yeniden düzenler. Bu noktada Tom artık yalnızca bir fail değil, aynı zamanda anlatının editörüdür (narrative control).
- Olayların sırası değişir.
- Tanıklıklar muğlaklaştırılır.
- Kritik anlar boşlukta bırakılır.
- Gereken yerlerde susulur.
Bu suskunluk masum değildir. Bu, stratejik sessizliktir (strategic silence). Ancak Ripley anlatısını benzersiz kılan asıl nokta, ihanetin yalnızca cinayetle sınırlı olmamasıdır. Asıl ihanet, gerçekle kurulan ilişkide gerçekleşir. Tom, Dickie’yi öldürdükten sonra gerçeği yok etmez. Onu yeniden düzenler.
Bu çok kritik bir ayrımdır. İhanet eden kişi burada yalnızca bir suçlu değil, aynı zamanda anlatının editörüdür.
- Olayların sırası değiştirilir.
- Kritik boşluklar yaratılır.
- Gerekli yerlerde susulur.
- Gereksiz yerlerde konuşulur.
Gerçek, parçalanmaz; eğilir. Ve bu eğilme, başrolün suçlanmasına zemin hazırlar.
Başrolün Suçlanması: Anlatı Adaletinin Çöküşü
Hakikat geciktikçe suç yer değiştirir. Dickie’nin yokluğu, onun masumiyetini garanti etmez. Aksine, geriye kalan boşluk şüpheyle doldurulur. Dickie’nin ilişkileri, harcamaları, karakteri sorgulanır. Başrol, yokluğunda bile savunmasızdır.
Bu, anlatılarda sıkça gördüğümüz bir örüntüdür: Gerçeğe en yakın olan karakter, hakikat geciktikçe en suçlu haline gelir. İhanet burada bireysel değil, anlatısal adaletsizliktir.
Breaking Bad: Geciken Hakikatin Dizi Evrenindeki Karşılığı
Bu yapı, dizi anlatısında en çarpıcı karşılığını Breaking Bad’de bulur. Walter White anlatının merkezidir. Kararları belirleyicidir. Ama hikâye ilerledikçe suç, sistematik biçimde Jesse Pinkman’ın üzerine yıkılır.
Jesse:
- Kontrolsüz olarak etiketlenir.
- Zayıf olarak gösterilir.
- Kriz anlarının sorumlusu hâline getirilir.
Oysa anlatının kırılma noktaları Walter’ın bilinçli tercihleridir. Burada da hakikat hemen ortaya çıkmaz, gecikir. Ve geciktikçe, etik merkez bozulur. Jesse ihanet etmez.
Ama hikâye, onu suçlu gibi yaşatır. Bu da başka bir ihanet türüdür: Hakikatin zamansal olarak çarpıtılması.

Patolojik Son Nokta: Devralma
Tom Ripley, Dickie’yi öldürdüğünde onu yok etmez. Onu devralır. Bu, yan karakter ihanetinin en tehlikeli biçimidir.
Başrolü düşürmek değil, başrol olmak.
Bu noktada ihanet artık ahlaki bir mesele olmaktan çıkar. Bir kimlik transferine dönüşür (pathological identification).
Ve anlatı şu soruyu sorar: Hakikati çarpıtan biri, hikâyenin kahramanı olabilir mi?
Sonuç: Hikâyeler Ne Zaman Kırılır?
Hikâyeler çoğu zaman büyük kötülüklerle değil, küçük suskunluklarla kırılır. İhanet bazen bir şey yapmak değildir. Bazen gerçeği biraz eğmektir. Bazen hakikati zamana yaymaktır. Bazen de suçun yerini değiştirmektir.
The Talented Mr. Ripley bize şunu söyler: En tehlikeli ihanet, gerçeği yok eden değil, onu geciktirendir.
Ve yan karakterler, bu gecikmenin en ustaca mimarlarıdır.
İyi Değillerdi, Sadece Fırsatları Yoktu
Bu çok önemli bir ayrım aslında ve yazının etik omurgasını da burası değiştiriyor. Burada artık şunu söylüyoruz: “Yan karakterler iyi oldukları için değil, fırsata erişemedikleri için susarlar.” Ve fırsat geldiğinde ahlak değil, konum değişir.
Yan karakterler çoğu zaman “iyi” sanılır. Sakin oldukları için, suskun oldukları için, krizi yönetebildikleri için. Ama anlatılar bize şunu defalarca gösterir: Bu kişiler ahlaki olarak üstün değildir. Sadece henüz fırsata erişmemişlerdir.
İyilik, burada bir değer değil, bekleme hâlidir.
Yan karakterler genellikle üç şeyden yoksundur:
- Güç
- Merkez
- Meşruiyet
Bu yüzden,
- Açık kötülük yapamazlar.
- Açık talepte bulunamazlar.
- Açık saldırı gösteremezler.
Bunun yerine pozisyon alırlar. Susmak burada erdem değil, erişim eksikliğidir. Tom Ripley hikâyenin başında iyi değildir. Ama kötü de değildir. O, erişimsizdir.
- Dickie’nin hayatına ait değildir.
- Onun dünyasına davet edilmemiştir.
- Merkezde olma hakkı yoktur.
Bu yüzden Tom’un davranışları uyumludur. Naziktir. Esnektir. Ama bu ahlak değildir.
Bu, konum bekleyişidir. Fırsat geldiğinde Dickie’nin gevşekliği, yalnızlığı, savrukluğunda Tom tereddüt etmez.
Breaking Bad: Güç Dağılımı Değişince Karakter Değişir
Jesse Pinkman başta “iyi” gibi görünür. Vicdanlıdır. Daha kırılgandır. Ama Jesse’nin “iyi”liği, güçsüzlüğünden gelir. Karar veremez. Merkezde değildir. Walter White gücü elinde tutar. Ama anlatı ilerledikçe güç dağılımı değişir. Jesse bilgiye, ilişkilere, kritik anlara erişmeye başlar. Ve bu noktada Jesse’nin karakteri de değişir. Manipülasyon başlar. Sessizlik bilinçli hâle gelir.
House of Cards: Fırsat Karakteri Açığa Çıkarır
Doug Stamper uzun süre sadık, çalışkan, fedakâr bir yan karakterdir. Frank Underwood’un pis işlerini yapar. Susar. Taşır. Ama Doug’un “sadakati”, merkeze erişememesinden doğar. Güç Frank’teyken Doug iyi görünür. Ama kontrol alanı genişledikçe Doug’un karanlığı da görünür olur.
Burada anlatı çok nettir: Karakter değişmedi. Erişim değişti.
Türkiye’den Tanıdık Bir Şema
Türk dizilerinde de bu örüntüyü sıkça görürüz. Sessiz ortak, makul kardeş, “Ben işime bakarım” diyen dost…
Bu karakterler genellikle “iyi”dir. Ta ki yetki verilene kadar, sözü geçene kadar, karar anına gelene kadar. O an geldiğinde, daha önce susan kişi konuşmaz. Yönlendirir.
Ve herkes şaşırır: “Ama o çok iyiydi.” Hayır. Sadece fırsatı yoktu.
Neden Başroller Buna İnanmak İster?
Bu, başrolün kendini güvende hissetme ihtiyacıdır. Yakınındaki insanların potansiyelini değil, mevcut davranışını okur.
Ama anlatılar bize şunu öğretir: İnsanları oldukları gibi değil,eriştikleri konumda tanırsın.
Sonuç: İyilik Bir Erdem Değil, Konumdur
Bu tür hikâyelerde ihanet, ani bir ahlaki çöküş değildir. Bu, uzun süredir kilitli olan bir kapının açılmasıdır. Yan karakterler iyi oldukları için değil, erişemedikleri için beklerler.
Ve hikâyeler bize şunu söyler: Bir insanın kim olduğunu, ona neye erişim verdiğinde görürsün. Bu yüzden en tehlikeli ihanet, en sessiz yerden gelir.
