Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda Oben Budak’ın Heated Rivalry incelemesine yer veriyoruz.
Heated Rivalry, spor dünyasının o toksik maskülenliğini alıp yerine pozitif, güçlü ve sahici bir LGBTQIA+ temsili koyuyor. Shane ve Ilya üzerinden kimlik, gizlilik, korku ve cesaret gibi meseleleri zaman zaman sert ama nihayetinde umutlu bir yerden anlatıyor. Bu yalnızca bir aşk hikâyesi değil; sporun erkek egemen alanlarında eşcinsel olmanın toplumsal, kişisel ve profesyonel bedellerine dair ciddi bir yüzleşme.”

Toksik maskülenliğin ortasında umutlu bir queer anlatı, temsil tartışmaları ve sosyal medyanın bitmeyen parmak sallaması… Heated Rivalry neden sadece izlenip geçilecek bir dizi olmadığını fazlasıyla kanıtlıyor.
En baştan söyleyeyim: Ben büyük bir LGBTQIA+ edebiyatı tutkunu değilim. Yıllar içinde sayısız film izledim ve kitap okudum; ama bunların yüzde 90’ında pompalanan o imkânsız aşk hissi içime fenalık getirir. Güzel çiftler vardır elbette; fakat mutlaka yaş farkı, çevresel baskı, hastalık ya da kader devreye girer ve kavuşamazlar. LGBTQIA+ hikâyeleriyle keyifli vakit geçireceğim diye oturur, kendimi ağlarken bulurum. Hayat zaten yeterince ağırken ekstra dram dozuna hiç ihtiyacım olmadı açıkçası. Üstelik sırf “insanları ağlatalım” diye yapılmış yapımların yapaylığı bana hiçbir zaman geçmedi. Sırf bu yüzden Babam ve Oğlum’da bile fenalık geçirmiş biriyim.
Derken geçen hafta sonu, gotik metal seven, iki aylık hamile komşum bana dönüp, “Heated Rivalry’yi izledin mi?” diye sordu. İşte o an, Heated Rivalry‘i izlemem gerektiğini fark ettim. Ve evet, neden bu kadar konuşulduğunu sezonu bitirince daha net anladım.
Heated Rivalry, spor dünyasının o toksik maskülenliğini alıp yerine pozitif, güçlü ve sahici bir LGBTQIA+ temsili koyuyor. Shane ve Ilya üzerinden kimlik, gizlilik, korku ve cesaret gibi meseleleri zaman zaman sert ama nihayetinde umutlu bir yerden anlatıyor. Bu yalnızca bir aşk hikâyesi değil; sporun erkek egemen alanlarında eşcinsel olmanın toplumsal, kişisel ve profesyonel bedellerine dair ciddi bir yüzleşme. Üstelik bunu trajedi pornosuna çevirmeden yapıyor. Ağlatmak için değil, iyileştirmek için var. Oyunculuklar güçlü, diyaloglar gerçekçi, yakınlık sahneleri ise yoğun ama rıza temelli ve asla ucuz değil. Bu da izleyicide rahatsız edici bir izleme hissi yerine, karakterlerle sahici bir bağ kurma duygusu yaratıyor. Zaten dizinin bu kadar yankı uyandırmasının sebeplerinden biri de bu.
Ama tam burada başka bir sorun başlıyor.
Gerçek hayatta hâlâ çok fazla nefret ve ayrımcılıkla mücadele eden sayısız eşcinsel çift varken, insanların oyuncuları “gerçek hayatta da birlikte mi?” diye saplantılı şekilde shiplemesi bana fazlasıyla rahatsız edici geliyor. Bunun büyük ölçüde cinsel çekimden beslendiğini biliyorum ama bu durum ister istemez işi sömürüye ve röntgenciliğe kaydırıyor. Daha da kötüsü, oyuncuların eşcinsel rol oynuyorsa mutlaka eşcinsel olması gerektiği fikrini besliyor. Eğer yalnızca eşcinsel oyuncular bu rolleri oynarsa bu insanlara başka karakterlerde alan tanımamış olursunuz. Trans oyuncuların trans rollere hapsedilmesi meselesi de tam olarak bu yüzden problemli. Temsil önemli, evet, ama bu bir kafese dönüşmemeli.

Kit Connor’ın Heartstopper’daki biseksüel rolü yüzünden maruz kaldığı linç hâlâ aklımda. Baskılar öyle bir hal almıştı ki oyuncu henüz 18 yaşındayken, hazır olmadan cinsel yönelimini açıklamak zorunda bırakılmıştı. Hudson’ın yönelimi umurumda değil; ama heteroseksüelse bu da gayet iyi. Kaslı, erkeksi, heteroseksüel bir erkeğin eşcinsel bir karakteri oynarken gayet rahat davranması, giderek zehirlenen bu erkeklik dünyasında olumlu bir kırılma. İnsanların biraz Twitter’dan çıkıp ayaklarını çimlere basıp üzerlerindeki elektriği atmaları gerekiyor. Havasız odalarda, kötü besinler alıp sosyal medyaya bir şey sallayarak geçen günler ister istemez psikolojilerini bozuyor.
Yine de şunu inkâr edemem: Heated Rivalry‘nin etrafında dönen yorumlar inanılmaz güçlü. “Bu diziyi izlemek beni, kendime ve arkadaşlarıma karşı daha açık olmaya cesaretlendirdi” diyen gençleri okumak çok önemli. Özellikle bizim gibi ülkelerde, gey starların büyük kısmı hâlâ “straight görünebilmek” için kimseyi ikna etmeyen ilişkiler yaşarken cesaret alacak rol modelleri o kadar az ki. Olanların da cesareti herkese yeter, orası ayrı tabii.
Sonuç olarak dizinin tüm ülkelerde birinci sıraya oturduğunu görmek eşcinsel hikâyelerin genele yayıldığını görmek adına heyecan verici. İzleyicinin beğenilerine güvenen, kaynak kitaba saygı duyan ve yeni yeteneklere şans veren yapım şirketine de teşekkür etmek lazım. Benliğini koruma içgüdüsüyle hayatta kalma arzusu arasındaki mücadele çok gerçekçi anlatılmış. Sonuçta herkesin hayatı kendine. Bazı insanlar, kimin kimi sevdiğine ve oynadığı role ne kadar “uygun” olduğuna bu kadar hevesle burnunu sokmasa keşke. Zira başkalarının hayatlarını didik didik etmeye bu kadar meraklı olanların kendi hikâyeleri biraz kurcalansa ortaya neler döküleceğini tahmin etmek zor değil.
Heated Rivalry’nin asıl başarısı da burada yatıyor belki. Kimseyi ikna etmeye çalışmadan, kimseye parmak sallamadan sadece şunu hatırlatıyor: İnsanlar var, hayatlar var ve hepsi saygıyı hak ediyor. Gerisi zaten fazlalık.
