Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda sanatçı, mimar ve kreatif direktör Cengizhan Özcan’ın aşkın artık kendini ispatlamadığını anlattığı yazısına yer veriyoruz.
Aşk bir süredir daha sakin. Daha az konuşuyor, daha az iddia ediyor. Büyük cümleler kurmak, herkese kendini göstermek, kendini kanıtlamak istemiyor. Onun yerine kalmayı, eşlik etmeyi, birlikte akmayı seçiyor. Gürültüden uzak, daha içe dönük ama bir o kadar da sahici bir hali var. Belki bu yüzden daha az fark ediliyor ama tam da bu nedenle daha gerçek hissediliyor.
Her şeyin hızlandığı bir dünyada aşkın yavaşlaması tesadüf değil. İlişkiler artık bir performans alanı olmaktan çıkıyor. Gösterilen değil, yaşanan; anlatılan değil, hissedilen bir deneyime dönüşüyor. Aşk artık “nasıl göründüğüyle” değil, “nasıl sürdüğüyle” ilgileniyor.
14 Şubat yaklaştığında romantizm hâlâ çoğu zaman tek bir ana indirgeniyor. Bir akşam, bir masa, bir jest… Oysa son dönemde dizilerde ve filmlerde anlatılan bazı aşk hikâyeleri bu fikre itiraz ediyor. Aşkı bir güne değil, zamana yayıyor. Bir anın içine sıkıştırmak yerine, sürecin kendisini merkeze alıyor.
YENİ AŞK HİKÂYELERİNİN DİLİ
Bugünün aşk anlatıları daha yumuşak bir dil kuruyor. Dramatik çatışmalar, yüksek sesli vedalar, sert kırılmalar yerini küçük anlara bırakıyor. Karşılaşmalar, birlikte yürüyüşler, suskunluklar, beklemeler… Aşk artık bir sonuç değil; bir hal gibi anlatılıyor.
Bu hikâyelerde hız bir zorunluluk değil. Aksine yavaşlamak anlatının en güçlü tarafına dönüşüyor. İzleyiciye iyi gelen, nefes aldıran bir ritim kuruluyor. Aşk aceleyle tüketilmiyor; zamanla derinleşiyor. Bu da onu daha yaşanabilir kılıyor.
Yeni aşk hikâyeleri izleyiciyi ikna etmeye çalışmıyor. Büyük iddialar ortaya atmıyor. Sadece tanıklık etmeyi teklif ediyor. Ve belki de bu yüzden daha kalıcı bir etki bırakıyor.
RÜZGÂRA BIRAK: AYNI RİTMİ YAKALAYABİLMEK
Hande Erçel ve Barış Arduç’un Rüzgâra Bırak filminde izlediğimiz aşk, bu yeni anlatı dilinin içinden doğuyor. Film boyunca her şey biraz hafif, biraz sakin. Karakterler birbirine yaklaşırken büyük hamleler yapmıyor. Kimse hızlanmak istemiyor; aynı tempoda yürümek yeterli oluyor.
Filmdeki mekânlar bu ritmi destekliyor. Açık alanlar, rüzgârın hissedildiği sahneler, denizle kurulan temas… Mekân burada yalnızca bir fon değil; ilişkinin temposunu belirleyen aktif bir unsur. Ferahlık sadece görüntüde değil, ilişkide de hissediliyor. Kimse sıkışmıyor, kimse acele etmiyor.
Bu aşk, birlikte olmayı bir mücadeleye dönüştürmüyor. Büyük kararlar, dramatik yüzleşmeler yok. Yan yana durmak, aynı manzaraya bakmak, aynı sessizliği paylaşmak yeterli oluyor.

BOŞLUKLA KURULAN YAKINLIK
Rüzgâra Bırak’ta dikkat çeken en güçlü unsurlardan biri, yakınlığın mesafeyle birlikte var olabilmesi. Karakterler birbirine sürekli temas etmek zorunda değil. Arada kalan boşluklar ilişkiyi zayıflatmıyor; aksine güçlendiriyor.
Film, aşkı yoğunlaştırmak için daraltmıyor. Alan tanıyor. Bu alan, duygunun nefes almasını sağlıyor. Belki de bu yüzden izlerken insanın içi açılıyor. Aşk burada yorucu değil; sakinleştirici bir hal alıyor.
Bu yaklaşım, günümüz ilişkilerine dair önemli bir şey söylüyor: Yakınlık, sürekli yan yana olmakla değil; karşılıklı alan tanımakla da kurulabiliyor.
ZAMANA YAYILAN BİRLİKTELİK
Filmde aşk hızlı bir sonuçla taçlandırılmıyor. Bir anda olup bitmiyor. Zamanla, yavaş yavaş yerleşiyor. Bu da hikâyeyi daha inandırıcı kılıyor. Çünkü gerçek hayatta da çoğu aşk böyle ilerliyor. Büyük fark edişler yerine küçük alışmalarla, sessiz kabullenişlerle derinleşiyor.
Bu anlatı, 14 Şubat’ın romantik beklentisine başka bir yerden cevap veriyor. Aşkın tek bir gecede yaşanması gerekmiyor. Hatta belki de aşk, tek bir geceye sığmadığında anlam kazanıyor.
İSTANBUL İÇİN SON ÇAĞRI: ŞEHRİN RİTMİYLE AKAN AŞK
İstanbul İçin Son Çağrı ise aşkı çok daha hareketli bir yerden ele alıyor. Burada tempo yüksek, zaman sınırlı, anlar geçici. Ama duygular şaşırtıcı biçimde net.
Film, aşkı şehirden ayrı düşünmüyor. Oteller, sokaklar, asansörler, geçici duraklar… Her şey hareket halinde. Karakterler de öyle. Ama bu hareket yüzeysel değil. Şehrin temposu, iki insan arasındaki çekimi daha görünür hale getiriyor.
İstanbul burada sadece bir arka plan değil; aşkın hızını ve yoğunluğunu belirleyen bir güç gibi çalışıyor.

GEÇİCİ MEKÂNLARDA GERÇEK HİSLER
Filmin en güçlü yanlarından biri, geçici mekânlarda kurulan bağlar. Otel odaları kalıcı bir “yuva” hissi sunmuyor belki ama samimi bir yakınlık yaratıyor. Aşk burada güvenli bir alan değil; cesaret isteyen bir karşılaşma.
Her şeyin geçici olduğu bir ortamda hissetmek duyguyu daha yoğun hale getiriyor. Çünkü kaybolma ihtimali var. Ve tam da bu ihtimal, yaşanan anı daha değerli kılıyor.
ANIN İÇİNE SIĞAN AŞK
İstanbul İçin Son Çağrı, aşkın her zaman uzun vadeli planlarla yaşanmadığını hatırlatıyor. Bazen tek bir an yeterli oluyor. Bir bakış, bir konuşma, kısa ama yoğun bir yakınlık…
Bu, yaşanan şeyin yüzeysel olduğu anlamına gelmiyor. Aşk burada hızlı ama sahici. Riskli ama dürüst. Kalıcı olmak zorunda değil ama gerçek.

İKİ FARKLI HİKÂYE, AYNI UMUT
Rüzgâra Bırak ve İstanbul İçin Son Çağrı birbirinden çok farklı iki aşk hikâyesi anlatıyor. Biri sakin ve zamana yayılan bir birlikteliği, diğeri yoğun ve ana sıkışan bir karşılaşmayı ele alıyor.
Ama ortak bir yerde buluşuyorlar: Aşk hâlâ mümkün.
Biri güvenle, diğeri cesaretle ilerliyor. Ama ikisi de aşkın hâlâ yaşanabildiğini söylüyor
ŞEHİR, ZAMAN VE BİRLİKTE OLMA HALİ
Bu hikâyelerde mekânlar yalnızca bir dekor değil. Duyguların hızını, yoğunluğunu ve süresini belirleyen unsurlar. Geniş alanlar rahatlatıyor, geçici duraklar yoğunlaştırıyor. Ama hiçbir zaman duygu, mekânın önüne geçmiyor.
Asıl mesele birlikte olabilmek. Aynı anda, aynı şehirde, aynı duyguda buluşabilmek.
14 ŞUBAT’A DAİR BAŞKA BİR DÜŞÜNCE
Bu filmler 14 Şubat’ı süslemiyor. Onu yeniden tanımlıyor. Aşkı tek bir güne sıkıştırmadan, zamana yayarak düşünmeyi öneriyor. Bir masaya, bir hediyeye ya da tek bir akşama indirgemeden…
Bazen aynı ritimde yürümek, bazen aynı şehirde kısa bir anı paylaşmak yeterli oluyor.
Romantizm burada gösterişten değil, fark edilmeden büyüyen bir yakınlıktan doğuyor.
AŞKIN BUGÜNKÜ HALİ
Aşk hâlâ var. Sessizce ilerleyen bir yürüyüşte, şehrin içinde kaybolan bir gecede, acele edilmeden kurulan bir bağda…
Belki artık kendini ispatlamıyor. Ama tam da bu yüzden daha gerçek.
Ve belki de bugün, aşkın hâlâ var olduğunu hissetmek her şeyden daha romantik.
