Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda Sinem Vural’ın günümüz müziğini ve eski aşk şarkılarını irdelediği yazısına yer veriyoruz.
Hadi itiraf edelim; son zamanlarda dinlediğimiz şarkıların çoğu, sabah uyanınca içtiğimiz o hızlı espresso gibi. Anlık bir çarpıntı yapıyor ama tadı beş dakika sonra ağzımızda kalmıyor. Spotify listelerine bakıyorum, herkes bir “vibe” peşinde. Ama kimse “Aşkından yandım, bittim, kül oldum” demiyor. Ne ara bu kadar “cool” ve mesafeli olduk biz?
Eskiden Aşk Bir Törensel Mevzuydu
Hatırlayın o 90’ları, 2000’lerin başını… Bir şarkı çıkardı, bütün şehir aynı anda efkâr yapardı. Sözler öyle “Hadi gel bize, takılalım bu gece” sığlığında değildi. Şairane bir dert anlatma sanatı vardı. Şimdi ise şarkılar sanki WhatsApp mesajlarından derlenmiş gibi: “Gördüm, beğendim, yazdım, sildi.” Peki, neden artık o dev aşk şarkıları gelmiyor? Benden söylemesi, suç sadece müzisyenlerde değil, biraz da bizde.
“Ghosting” Çağında Mecnun Olmak Mümkün mü?
Eskiden bir albümü alır, kapağını inceler, her şarkıyı sindire sindire dinlerdik. Şimdi ise 15 saniyelik Reels videosunda şarkının nakaratına tav olup geçiyoruz. Kimsenin altı dakikalık bir senfonik pop eserine ayıracak sabrı kalmadı. Tüketim hızı gittikçe artıyor.
Aşk artık bir “proje” gibi yönetiliyor. Stratejiler, geç cevap vermeler, story izlemeler… Hal böyle olunca o derin acılar yerini “neyse, önümüzdeki maçlara bakacağız” sığlığına bıraktı. Duygu ekonomisinde enflasyon var.
O eski meşakkatli dönemler yok artık. Artık herkes evinde, bilgisayar başında şarkı yapıyor. O stüdyolardaki o “ruh”, o canlı enstrümanların birbirine değen tınısı azaldı. Her şey çok dijital, çok steril.
Duyduk Duymadık Demeyin!
Aşk şarkısı dediğin, insanın boğazında bir düğüm oluşturur, elini telefona götürür (ama sakın aramayın, o ayrı!). Şimdi ise müzik sadece arka planda çalan bir gürültüye dönüştü. Sanatçılar “Tutar mı?” diye soruyor, “Acıtır mı?” değil.
Hadi bakalım, şimdi açın bir Sezen Aksu, bir Onno Tunç bestesi… O kemanlar girmeye başladığında ne demek istediğimi anlayacaksınız. Biz o çıtayı o kadar yükseğe koyduk ki, şimdiki “like” odaklı besteler, altında eziliyor. Biz derken, boomer kategorisine girdik ve “nerede o eski zamanlar” demeye başladık bile. Bunların başında da aşk şarkıları geliyor.
Sözün özü; dünya dijitalleşti, aşklar “DM” kutularına hapsoldu ve o büyük acılar artık birer “story” hızıyla tüketilip geçiliyor olabilir. Ama kalp hâlâ o bildiğimiz, kadim ritmiyle atıyor. Belki de mesele sadece şarkıların değişmesi değil, bizim o “canımızı yakacak” derinlikteki duygulardan korkmamızdır, kim bilir… Yine de umudumuzu kesmeyelim; bir sabah uyandığımızda bizi ilk notasıyla darmaduman edecek o yeni “başyapıtı” keşfetmeyeceğimizin garantisi yok. O zamana kadar eski plaklara, tozlu kasetlere ve o ciğerimizi söken Sezen şarkılarına sığınmaya devam… Hadi bakalım, takın kulaklıkları ve kendinize bir iyilik yapıp en azından bugün “hızlı” değil, “derin” hissedin. Çünkü bazen en büyük devrim, hâlâ gerçekten hissedebildiğini kendine kanıtlamaktır.
