Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda Eda Sakallı’nın çağdaş izleyicinin aşka bakışını inceliyor.
Normal People’da olduğu gibi, aşkını yaşamakla gizlemek arasında sıkışan, dış dünyada mesafeli, kapalı kapılar ardında ise tutkunun zirvelerinde gezinen iki gencin kırılgan iç dünyaları mı daha tanıdık geliyor? Ya da Bridgerton’da karşımıza çıkan, toplumun baskılarına rağmen kalbinin sesini dinlemekte ısrar eden romantikler mi hâlâ umut vaat ediyor? Görünen o ki çağdaş izleyici, aşkın tek bir haline değil; korku, cesaret, gizlenme ve arzuyla şekillenen tüm bu çelişkili biçimlerine aynı anda bakmak istiyor.”
Aşk, yalnızca üç harften oluşan kısacık bir kelime olsa da bir lokomotif gibi peşi sıra sayısız duygu vagonunu sürükler. Özlem, merak, korku, arzu, huzur, şefkat ve kıskançlık… Birbiriyle çelişen bu duygular, aşkın ardına takılıp birlikte yol alır. Tam da bu yüzden aşk, biz senaristler için her zaman vazgeçilmez, katmanlı ve son derece “oyuncaklı” bir anlatı malzemesi olagelmiştir.
Aşk lokomotifinin çektiği bu trenin, uğramadan edemediği bazı duraklar vardır. Zengin adam-fakir kız durağı, özellikle Yeşilçam sinemasının en sevdiği duraklardan biridir. Aşk üçgeni durağında seyirci, başrolün kalbinin tenis kortunda bir sağa bir sola savrulan top misali sürekli el değiştirmesine tanıklık eder. Arkadaşlıktan aşka ya da düşmanlıktan aşka evrilen duraklar vardır. Yarım kalan aşklar durağında gözyaşı ve özlem hiç eksik olmaz. “Sonsuza dek mutlu yaşadılar” durağı ise romantik komedi izleyicisinin en sevdiği, iç rahatlatan son duraktır.
Sinemada bu durakların bazıları, belirli dönemlerde diğerlerine kıyasla çok daha sık ziyaret edilir. 1950-1960 arası ile 1990-2005 arası, romantik filmlerin iki ayrı altın çağı olarak anılabilecek önemli dönemlerdir. Ancak bu iki dönem, aşkı bambaşka tonlarla anlatır.

1950’ler ve 60’larda sinema, melodramatik ve imkânsız aşklara yaslanır. Metin Erksan’ın 1965 yapımı Sevmek Zamanı’nda, gerçeğin yarattığı hayal kırıklığından kaçmak için bir fotoğrafa obsesif biçimde âşık olan bir erkeğin dramını izleriz. Batı Yakasının Hikâyesi ise sınıf çatışmasını kaderci ve yıkıcı bir aşk anlatısıyla iç içe geçirir. Bu dönemin aşkları, çoğu zaman kavuşamamanın asaletiyle hatırlanır.
1990-2005 aralığında ise romantik anlatının tonu belirgin biçimde değişir. Aşk hâlâ merkezde durur; ancak bu kez daha erişilebilir, daha umutlu ve çoğu zaman romantik komedi formunda karşımıza çıkar. Pretty Woman, Notting Hill ve You’ve Got Mail gibi filmler, masalsı tesadüfler ve sınıf farkları eşliğinde mutlu sona göz kırparken; aynı dönemde Ghost, The Bodyguard ve Titanic gibi yapımlar, aşkı kayıp, ayrılık ve fedakârlık üzerinden tanımlayan daha hüzünlü anlatılar sunar. Böylece bu dönem, romantik iyimserlikle büyük duygusal yıkımların aynı anda var olabildiği ikili bir yapı sergiler.

Sosyal Medyada Kalabalık, Gerçekte Yalnız: Bugünün Aşk Anlatıları
Peki, ya şimdi? Elimizdeki cep telefonları sayesinde her an, her yerde ulaşılabilir olduğumuz; ancak duygusal olarak bağlantıda kalmaya her zamankinden daha aç hissettiğimiz bu modern ve yalnız dünyada aşkı ve romantizmi izlemek hâlâ isteniyor mu? Bağlantının sürekli ama yüzeysel hale geldiği günümüzde insanlar duygusal yakınlığın eksikliğini belki de aşk hikâyelerini izleyerek telafi etmeye çalışıyor. Çünkü insan, nörobiyolojik olarak başka insanlarla bağ kurmak üzere programlanmış bir canlıdır.
Bu bağ koptuğunda ortaya çıkan eksiklik, zaman zaman duygusal bir ızdıraba dönüşebilir. Nörobilimcilere göre, ayna nöronlarımız sayesinde ekranda izlediğimiz karakterlerin hislerini kendi bedenimizdeymiş gibi deneyimleriz. Belki de bu nedenle gerçek hayatta bulması ve sürdürmesi giderek zorlaşan aşk, izleyici için sinema ve diziler aracılığıyla hatırlanan ve canlı tutulmaya çalışılan bir duyguya dönüşür. Böylece aşk anlatıları bugün yeniden yükselişe geçerken sinemanın ve dizilerin aşka bakışı da dönemin ruhuna uygun olarak kaçınılmaz biçimde değişir.
Takıntıdan Cesarete: Çağdaş Aşk Karakterleri
You’daki Joe gibi aşkı sevmekle değil, sahip olmakla eşitleyen; arzusuna karşılık bulamadığında şiddete ve yıkıma meyilli takıntılı karakterler mi ilgimizi çekiyor? Yoksa Normal People’da olduğu gibi, aşkını yaşamakla gizlemek arasında sıkışan, dış dünyada mesafeli, kapalı kapılar ardında ise tutkunun zirvelerinde gezinen iki gencin kırılgan iç dünyaları mı daha tanıdık geliyor? Ya da Bridgerton’da karşımıza çıkan, toplumun baskılarına rağmen kalbinin sesini dinlemekte ısrar eden romantikler mi hâlâ umut vaat ediyor? Görünen o ki çağdaş izleyici, aşkın tek bir haline değil; korku, cesaret, gizlenme ve arzuyla şekillenen tüm bu çelişkili biçimlerine aynı anda bakmak istiyor.

Tüm Bu Farklı Anlatılar ve Karakterler, Aslında Bizi Aynı Soruya Götürüyor: Aşk Nedir ve Biz Onu Neden Bu Kadar Derinden Hissetmeye Devam Ediyoruz?
Aşk; sebepsiz gülümsemeler, kızaran yanaklar, hızlanan kalp atışları ve sürekli ondan söz etme arzusudur. Aynı zamanda heyecanı, coşkuyu ve incinme riskini göze alma cesaretini de içinde taşır. Bazı aşklar, Brokeback Mountain’da olduğu gibi, saklanır; tam anlamıyla yaşanamadan yaşlanır. Bazıları Before Sunrise’da olduğu gibi, kısacık bir zaman diliminde derin paylaşımlar yaratır. Aşk, yaraladığı kadar dönüştürür; insanı kendisiyle yüzleştirir ve geride kalan acısını bile çoğu zaman yaşanmış olmaya değer kılar.
Bu kadar farklı aşk anlatısının ortak noktası ise nettir: Aşk, mutlu ya da yaralı; kısa ya da uzun sürsün, hangi halde yaşanırsa yaşansın, insanı hayata yeniden bağlayan bir deneyimdir. Sinemada anlatılan her aşk hikâyesi, kalbin hâlâ şaşırmaya ve umut etmeye açık olduğunu fısıldar. Serendipity’nin tesadüflerine, When Harry Met Sally…’nin gecikmiş fark edişlerine ve Sleepless in Seattle’ın umut dolu finaline inananlar için şubat, kalbin sesinin yükseldiği anlarla dolu bir ay olsun.
