Episode Dergi olarak Mart 2026 sayımızda Orçun Onat Demiröz’ün Wong Kar Wai’nin ilk dizi projesi MUBI‘de yayınlanan Blossoms Shangai‘ye dair analizine yer veriyoruz.
Wong Kar Wai, Jin Yucheng’in romanı Blossoms’ın haklarını uzun süre önce satın almıştı ve uzun bir süredir de üzerinde çalışıyordu. Açıkçası sinemanın homojenleştiği, Epstein dosyaları ve esen siyonizm rüzgârları ile birlikte Hollywood’un giderek önemini yitirdiği bir ortamda, dünya sinemasının en özgün yönetmenlerinden biri olan Wong Kar Wai’ye duyulan ihtiyaç her zamankinden fazla. MUBI’de gösterimde olan Blossoms Shangai serisi ise bu ihtiyacı karşılıyor, 1990’lar Şanghay’ının güç oyunları ve para üzerine kurulu gösterişli hikâyesini orijinal bir biçimde ele alıyor.”

Wong Kar Wai; Hong Kong sinemasının “İkinci Yeni Dalgası”nı tanımlayan ve dünya sinemasının önde gelen yönetmenlerinden. 2013’teki The Grandmaster (Yi dai zong shi) filminden bu yana uzun metraj bir çalışmaya imza atmayan Wong Kar Wai, kariyerindeki ilk dizi çalışması Blossoms Shanghai (Şanghay Çiçekleri) ile epik bir dönüş gerçekleştiriyor. Çin’de 2023’te yayınlanan ve rekor izlenme oranına ulaşan 30 bölümlük seri, şubat itibarıyla MUBI aracılığıyla ülkemizde de gösterime açıldı.
Bir auteur olarak Hong Kong sinemasına sanatsal bir boyut atlatan Wong Kar Wai, kendine özgü sinematik diliyle perdedeki şiirselliği ön plana çıkaran bir isim. Doğrusu Kung-fu filmlerinin, kültür fabrikasının parçası olarak üretildiği bir ortamda farklı bir yol izleyen Wong Kar Wai yalnızlığa, hüzne, aşka ve hafızaya dair yoğun sahneleriyle zihinlerde yer etmiştir.
Özellikle Days of Being Wild, In the Mood for Love ve 2046 üçlemesiyle askıda kalan âşıkları, tensel enerjiyi ve romansı muazzam bir estetikle resmeden yönetmen, modern insanın sıkışmışlığından da ziyadesiyle faydalanır. LGBTİ+ temaları, benlik arayışı ve aidiyet problemleri de sinemasındaki belirleyici motifler arasındadır.
Kullandığı geniş renk paleti, neon ışıltıları, gizemli karşılaşmaları ve sofistike müzik kullanımıyla katmerlediği hikâyelerinin esas kahramanı ise Hong Kong’dur. Anlara odaklanan sinemasındaki tarihi ve politik arka plana baktığımızda da Hong Kong özel bir metafor olarak kendini gösterir.
Birleşik Krallık’ın 1997’de Çin’e devrettiği Hong Kong, özel bir idari bölge konumundadır ve “tek ülke, iki sistem” prensibiyle yönetilir. Dünyanın en zengin bölgelerinden biri olan Hong Kong, Wong Kar Wai için de zaman-mekân kullanımı açısından bir ikililik gösterir. Hatta “Chungking Express” bu ikiliğin en çarpıcı alegorilerinden birisi olarak izleyicileri selamlar.
En güzel aşklar, en romantik anlar, en melankolik coşkulanımlar Hong Kong’un ışıltı sokaklarında, kalabalıklarında ve otantik mekânlarında yaşanır. Ayrıca Wong Kar Wai’nin karakterleri için Hong Kong manzaraları, kopulamayan bir ev niteliğindedir. Tüm zamansal atlamalara, yapılan farklı yolculuklara ve kurulan hayallere rağmen Hong Kong’a dönülür.
Bu nedenle Wong Kar Wai sinemasının özüne bakarken Çin ile Hong Kong düalizmini iyi kavramak gerekir. Wong Kar Wai’nin Şanghay’da doğup Hong Kong’a göç eden bir ailenin çocuğu olması da bu içkinliğin sebebidir. Zaten Blossoms Shanghai da bununla ilgili ve günümüzün süper gücü Çin’in 1990’lardaki yeniden doğuşuyla bağlantılı.
Çin’in Dışa Açılma Süreci, Reformlar ve Değişen Güç Ekseni
1949’da devrimci Mao Zedong tarafından kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, 1978’e kadar dışa kapalı bir ekonomi konumundaydı. Mao’nun kitle çizgisi ve sınıf mücadelesi de ölümüne kadar devam etti. Mao’nun ölümünden sonra siyasi gücü eline alan ve ÇKP’nin (Çin Komünist Partisi) başına geçen Deng Xiaoping ise Çin’in ekonomik bir merkez haline gelmesini sağlayan dışa açılma sürecini ve reformları yönetti.
Deng Xiaoping döneminde başlayan dışa açılma ve reform süreci, Çin’i tanımlayan sosyalizmin ana bileşenleri haline geldi. Çin’in planlı ekonomi modeli, resmi olarak “sosyalist piyasa ekonomisi” olarak isimlendirilen bir modele dönüştürüldü. Bu doğrultuda da fiyat kontrolleri gevşetildi, Çin’e doğrudan yapılan yabancı yatırımlara izin verildi, özel ekonomik bölgeler kuruldu. 1990’da ise Şanghay Borsası ve Shenzhen Borsası kuruldu, sermaye piyasası sistemi oluşturuldu.
Özellikle 1990’da yeniden faaliyete geçen Şanghay Borsası, Çin’deki sermaye piyasalarının gelişmesini pekiştirdi. Günümüzde dünyanın en büyük borsalarından biri konumunda olan Şanghay Borsası’nın 1990’lardaki ikinci reform aşamasında yeniden açılması önemli bir yapısal değişiklikti.
Doğrusu Marksist teorileri ve Sovyetler tipi büyük ölçekli sanayileşmeyi kapitalist dünya ile birleştiren Çin, son 40 yılda dünyanın en hızlı gelişen ve sürdürülebilir ekonomisini kurarak ABD’nin küresel hegemonyasını da sarstı.
Özellikle inovasyon, teknolojik atılımlar ve iç pazarının devasalığı ile fark yaratan Çin, bankacılık, enerji, telekomünikasyon gibi stratejik sektörlerin büyük ölçüde devlet mülkiyetinde bulunduğu bir sistemle mucizeler yarattı, dünyadaki güç eksenini değiştirdi. Devlet ile piyasa sürekliliği üzerinde hareket eden bir mekanizmaya sahip olan Çin, küreselleşme tezlerinin ve kültür emperyalizminin çökmeye yüz tuttuğu bir dönemin de asıl kazananı oldu.

Wong Kar Wai’nin Şanghay’a Dönüşü ve Romantik Özlemleri
Buradan Blossoms Shangai’a dönersem serinin merkezinde Çin’in bu dışa açılma ve Şanghay Borsası’nın yeniden faaliyete geçme süreci yer alıyor. Çinli yazar Jin Yucheng’in 2012’de yayımlanan Blossoms romanından uyarlanan dizi, Wong Kar Wai için de çocukluğuna ve Çin’e dönüşü simgeliyor.
Blossoms romanı yayımlandığında Çin’de birçok ödül kazanmıştı ve Şanghay hakkında yazılan kapsamlı bir eser olarak dikkatleri üzerine çekmişti. 1960’lar ve 1990’lar arasındaki ikili bir zaman diliminde akan roman, özellikle Şanghay’a dair sunulan betimlemelerle, keşif haritalarıyla ve renkli anılarla dolu. Aynı zamanda Şanghay’ın ruhunu eşeleyen Blossoms, karmaşık yaşam öykülerinin iç içe geçtiği toplumsal bir hicve de sahip.
Öte yandan Wong Kar Wai, Jin Yucheng’in romanı Blossoms’ın haklarını uzun süre önce satın almıştı ve uzun bir süredir de üzerinde çalışıyordu. Açıkçası sinemanın homojenleştiği, Epstein dosyaları ve siyonizm rüzgârları ile birlikte de Hollywood’un giderek önemini yitirdiği bir ortamda, dünya sinemasının en özgün yönetmenlerinden olan Wong Kar Wai’ye duyulan ihtiyaç her zamankinden fazla.
Blossoms Shangai serisi ise bu ihtiyacı karşılıyor, 1990’lar Şanghay’ının güç oyunları ve para üzerine kurulu gösterişli hikâyesini orijinal bir biçimde ele alıyor. F. Scott Fitzgerald’ın The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) eserini hatırlatan ilişkiler ağının etrafında dönen seri, yaratılan zenginlik dalgasının ve sınıf atlama hayallerinin sonuçlarını katmanlı şekilde işliyor.
Tabii bu seriyi bir yandan da yaşayan en büyük auteur olan Martin Scorsese’nin gözlerini New York’un kulelerine diktiği The Wolf of Wall Street filmindeki hikâyeye benzetebiliriz. Amerikan tarihinin en büyük dolandırıcılıklarından birini gerçekleştiren Jordan Belfort’ın hikâyesinden uyarlanan The Wolf of Wall Street’in ana karakteri ile Blossoms Shangai’ın Ah Bao’ sunun dertleri ortak.
Kısa yoldan zengin olmanın peşinde olan bu karakterlerin kaderleri de benzer. Martin Scorsese, The Wolf of Wall Street filminde New York’un dünyaya yön veren finans piyasalarından yeraltına uzanır. Wong Kar Wai de Blossoms Shangai serisinde Şanghay’ın gizemli köklerine, neon ışıkları ile parlayan şık mekânların arkasında yaşananlara, karşılaşmalara doğru yola çıkıyor.
Bununla birlikte Wong Kar Wai’nin tercih ettiği kurgu oyunu, Blossoms Shangai dizisini dikkatli gözlerle izlenmesi gereken bir deneyime dönüştürüyor. Özellikle ilk bölümdeki dağınık kurgu ve atlamalar kurnazca tercih edilmiş. Her bölümde yapılan tekrarlı anlatımlar da olay örgüsüne dair yeni ayrıntıların ortaya çıkmasını sağlıyor. Böylece bu uzun soluklu epik melodram, heyecan verici sürprizlerle genişliyor ve Ah Bao’nun geçmişindeki sırlar da aydınlanıyor. Bu oyunbaz kurgu ve esnek zamansallık da 2046 filmini akıllara getiriyor. Zaten serideki prodüksiyon tasarımı, estetik tercihler ve stilizasyon da bu filme çok yakın.
Sonuç olarak Wong Kar Wai, Blossoms Shangai serisiyle özgün auteur vizyonunu TV’ye taşıyor ve farklı bir iş ortaya koyuyor. Yönetmenin Çin ile Hong Kong ikililiği, romantik özlemleri ve yoğun duygu aktarımları ise baki.
