Episode Dergi olarak Mart 2026 sayımızda sözü, “spektrumun ortasında olmayı” anlatan komedyen Bengi Apak‘a bırakıyoruz.
Episode bana, “Bir yazı yazar mısın?” dediğinde neşeyle karışık bir telaş hissettim. Çünkü ben yaptığım işlerin bile birçoğunu kalemden, kâğıttan ve klavyeden uzak tutarak yapmanın yollarını bulmuş biri olarak, “Yazar mısın?” fiiliyle başa çıkamam gibi geldi ama akabinde bir brief görmek istedim. Brief tam olarak şuydu:
“Episode Dergi’nin Mart sayısı için; gündelik hayat, kadının en çok küfrettiği şeyler, kırmızı çizgilerimiz ve hiç ummadık anlarda gelen ‘kadınım ben perileri’ etrafında, stand-up perspektifinden bir yazı rica ediyoruz. İsterse bir gününü bile yazabilir, mevzu o.”
Briefe bağlı kalma gibi bir zaruriyet olmamasını bana bildirme tatlılıklarının etkisiyle bir günümü anlatmamak için sebep bulamadığımdan mütevellit size şimdi bir günümü anlatacağım ama bu biraz farklı olacak. Farklı bir açıdan bir günü yaşayacağız. Biraz zihinde, biraz reelde.
Dilerseniz benim bir günüme bakalım. Öncelikle ben uyanırım. Otuz altı senedir olduğu gibi uyanıyorum. Bir taraftan çok şükür. Bir taraftan bazen insan sıkılıyor ama o sıkıntıyı şükre kırdırmayı çok seviyorum. Çünkü bence büyük bir olay uyanmak, uyanabilmek. Kaç gün olmuş ya? Ayrıca ekseriyetle yaptığım şeylerden biri uyumak ve uyanmak. Benim gibi, sürekliliği bozuk biri için bu muhteşem bir data. Öncelikle bunu saygıyla ve sevgiyle karşılıyorum. Ve fakat ben uyandığımda kadın mıyım, erkek miyim, Pokemon muyum? Nasıl bir ailenin içindeyim? İçine doğduğum ailenin defolarının kaçta kaçını kendi hayatıma taşıdım? Yoksa hepsinden kurtulabildim mi? Daha üzerine çıkabildim mi yoksa bazı şeylerin altında mı kaldım?
“Geçmiş travmalarımı bütüne yaymayı sevmem,” dedikçe bu da geçmiş travmaları bütüne yayma biçimim mi oldu acaba? Tembel refleksiyle cümleyi tersten kurarak ev bark mı kurdum travmalarıma? Bunları bilmeden uyanırım. İş güç nasıl olacak? Acaba aniden komedyen oluşum gibi, bir anda “kendin pişir kendin ye” tarzı bir restoran sahibi olup önüne bir tabure atıp geleni geçeni izleyebilecek miyim? Acaba restoranım Şile taraflarında mı olur? Yoksa daha şehrin içinde bir yer kapatabilir miyim? O kadar yakın tanıdıklarım yok. Zannetmiyorum öyle bir yerim olsun ama zaten ben en başından beri bir pub’ım olsun istemiştim. Bu daha kapalı ve daha ufak bir yapı.
Belki bunun için yeterli parayı ve gücü bulabilirim. Ne bileyim, bak gördün mü? Şarampole yuvarlandı düşünceler. Hiçbir şey bilmeden kalkarım ve belli oranda hiçbir şey bilmeden ya da bildiğim şeylere fazlasıyla düşmeden günüme devam etmeye çalışırım. Buradaki mesele gün değil, anlamışsınızdır. Hayatı da bu şekilde ele alıyorum. Uzunca bir süre farkındalıkla alakalı kavgam bitmedi. Varoluşsal kaygılar yaşayan dostlarım oldu. Düşenler, kalkanlar, tutunanlar. Ben de bunların hepsini fiilen yaşadım ama hiçbir zaman belgelemediğim için sanırım birçoğunu hatırlamıyorum. Günlük tutmayı da sevmedim bu sebepten. Ne yapayım iki ay önceki derdimi görüp, önümde daha yenisi, daha üst modeli varken?

Ne yiyeceğimi bilmek isterim. Besin işi önemli. Annemle telefonda konuşurum. Sonra hoşuma gitmez halim tavrım, derim ki, “Ulan Bengi, sen el iyisisin, senden bir bok olmaz.” Bayramda akrabalarımı aramam gerektiğinde, ki aramam, ama ola ki denk geldim ya da biriyle konuşmam gerekti, aniden bana ebeveynim tarafından telefon uzatılır ve görüşmem gerekirse sesim en az üç ton incelir ve gerçekten görülmemiş bir kibarlıkta konuşurum ama kapattıktan sonra… Kardeşime ya da eşime aynı kibarlığı gösteremiyor olabilirim. Ben genelde yakın çevremi, onlara güvendiğim yerden suiistimal etmiş biriyimdir ve bu da gerçekten benim en dandik özelliğim olabilir.
Neyse konu bu değildi. Eğer düşüncelerimi takip edecekseniz şunu bilmeniz lazım: Çoğunlukla bağlamdan dışarı çıkacağız. Çünkü genel olarak bir bağlam olduğunu düşünmüyorum. Onurlu bir şekilde yaşayıp, olabildiğince bu dünyaya faydalı biri olup, varsa çocuğun ya da senden öğrenmeye niyetli birileri onların doğru düzgün yetişmelerine katkıda bulunup, kendinin de yetiştirilmesine belli oranda müsaade edip, birilerini sevip, iki güzel bir şey izleyip, üç beş duygu yaşayıp, düşüp kalkıp buradan gitmekse bu hayatta mesele; farkındalıkla benim ciddi sorunlarım var.
Her şeyi bırakmış insanlar görüyorum. Her şeyi bırakmamak için çok şeye tutunmamaya çalışmayı planlıyorum hayatım boyunca. Her şeyi anlamlandırmak istemiyorum. Ortalarda durmakta bir beis görmüyorum. Günün sonunda ben, 36 yaşında komedyen bir kadınım ve geldiğim son noktadan bildiriyorum.
Yolumu yani “işim bu, bu benim mesleğim” denilen şeyi çok geç bulduğumu düşünüyordum fakat yerime o kadar cuk oturdum ki, o kadar tam sığdım ki ve bu beni o kadar güvende ve mutlu hissettiriyor ki geç kavramı çıktı gitti hayatımdan. Böyle bir sıfatı hatırlamıyorum bile. Sadece ne kadar razı ve ne kadar doğru bir yerde olduğumu biliyorum. Sahnede olmaktan, göz teması kurmaktan, anlaşılabilir olmaktan büyük haz alıyorum. Bu da benim bir çeşit sağlamam oldu. Sanırım, doğru kurdum bir şeyleri ki “gerçekten ben de bunu yaşadım, ben de bunu hissettim” dedirtmediğim bir performansım olmadı.
Her seferinde çıktığım sahneden seyircimle birbirine daha da yakınlaşmış bir biçimde iniyorum ve bu gerçekten büyük bir şükür sebebi. Sadece şunu bilmek istiyorum hayatımda; ben bir sıkıntı yaşıyorsam daha önce biri bu sıkıntıyı yaşamış ve anlamlandırmış ve özetlemiş ve belki bir kavram, bir isim bile bulmuştur ona. Açıklanması zor sıkıntılar çekmek, tarif edilmesi zor mutluluklar yaşamak istemiyorum. Her şeyin bir açıklaması, anlaşılır bir açıklaması olmasını tercih ediyorum. En anlaşılmaz şeylerin bile anlaşılır bir yolunun bulunmasının mümkün olduğunu düşünüyorum.
Benim bir günüm de hayatım gibi. Uçlara savrulup bunu farklılık olarak adlandırıp daha yalnız ama daha vitrini süslü bir yerde bu hayatı yaşamaktansa spektrumun ortasında olmayı içime daha çok sindiriyorum. Bu, sıradanlık değil; bu insani olmak, insan olmanın limitlerini bilmekle alakalı. Bence bir kişi öteye de beriye de belli bir mesafede olmalı. Zihni bir mesafe koymalı. Farkındalığa da keza öyle. Bir insanı çok izlersen -o kişi mutfakta yemek yapsın ya da bir spor aktivitesinin, maçın ortasında olsun- gözün çok üzerinde olursa sıçar sıvar, en kötü performansını gösterir ya…
Bence biz bunu kendimize de çok yapıyoruz. Farkındalık adı altında, farkındalık kavramıyla aramıza pozitif bir mesafe koyamadığımız için kendimizi binlerce mobesemizle izliyoruz ve nihayetinde çoğu zaman sıçıp batırıyoruz. Bazen olur, öyle olması gerekir. Bazen o an olacak şey ötesine ya da berisine bağlanıyordur ve daha hayırlıdır. Bazen de değildir. Ama insan olmanın acizliği de insan olmanın gücü kadar gerçek. Bir tarafa tutunup uçlara savrulmaktansa ve bu bir spektrumsa onun ortasında keyfim yerinde.
Ben buyum.
Niyetim böyle devam etmek.
Yatırım tavsiyesidir.
