Episode Dergi olarak mart kapağımıza konuk olan yerli HBO Max dizisi Mira‘nın başrolü Nehir Erdoğan’la konuştuk.
Hayatın sillesini yemiş ama hâlâ aşka ve hayata inanmaktan vazgeçmeyen bir kadın… Nehir Erdoğan, Mira’nın kırılganlığında saklı gücünü ve “dağılmanın da insan olmanın bir parçası olduğunu” anlatıyor.
Mira da, senaryodaki tüm karakterler de çoğumuz gibi içinde olumluyu, olumsuzu, doğruyu, yanlışı, zaafları, hataları, çabayı barındırıyor.”
Mira karakterini izlerken sanki rol sizin için özel dikilmiş gibi hissettiriyor, sizin için bu rolü cazip kılan şey neydi? Hayatın sillesini yemiş ama “hayatta kalmaya” çalışan bu kadın sizi nasıl tavladı?
Aslında sadece bana değil, nicelerine özel dikilmiş gibi hissettiren bir hikâye olduğunu düşünüyorum. Sanırım eşyaların, başarının, mükemmelin peşinden koşulup insanların terk edildiği yıllardan çoğumuz kendi yolculuğumuzda geçiyoruz, geçtik… Başımıza tüm bunlar nasıl geldi anlayana kadar da oldukça acı çektik… İnsanı bütünüyle, sadece mükemmel ya da görünen en iyi yanlarıyla değil de hataları, zaafları, hiç görünmeyen yanları açısından da ele almasıyla okur okumaz bana iyi gelen bir senaryo oldu Mira benim için. Çünkü çok gerçekti.

Geçmişe dönüş sahnelerinde Mira’nın önündeki devasa “kırmızı uyarı bayraklarını” görmediğini fark ediyoruz. Sizce Mira bunları bilinçli bir inkârla görmezden mi gelmek istedi, yoksa aşka ve güvene teslim olup kendisini tamamen mi bıraktı?
Bazen görsen de görmek istemezsin ya da bazen olumlu yönde değişebileceğini umarsın. Hiçbirimiz elimizde hayat, insan kılavuzuyla doğmadık. Mira’nın da ısrarla aşka ve sevgiye olan inancına tutunmaya çalışmasını anlayabiliyorum. Biz sadece bilişsel varlıklar değiliz ki, duygularımız var. O yüzden “uyarı bayraklarını” ya da ne bilmiyorum, ama “aptal” ya da “saf” bulmuyorum Mira’yı.
Evet, ailesinin mükemmeliyetçi beklentilerini karşılamaya çalışırken kendisini bastırdığı ve bir noktada yine sadece insan olmasından mütevellit bastıramadığı anlarda dürtüsel davrandığı durumlar yaşanıyor hikâyede. İnsanız. Her şey bizim için. O kadar kolay değil, biliyorum ama yine de düştüğün yerden kalkmalı ve aşka, sevgiye, güvene teslim olmayı seçmeli. Başka türlü bu hayat iyice çekilmez olmaz mı?
Mira’yı nasıl kodlamalıyız? Her şeye inanan saf ve temiz bir kadın mı yoksa gerçekleri kendine bile konduramayan ve kabullenmekten kaçan bir karakter mi?
Mira da, senaryodaki tüm karakterler de çoğumuz gibi içinde olumluyu, olumsuzu, doğruyu, yanlışı, zaafları, hataları, çabayı barındırıyor. Tıpkı hayat gibi. Kendi gibi. Belki de tanımlamadan, sadece kendi olma hakkını vermeliyiz Mira’ya, milyonlarca Mira’ya da.

Dizi, çok ağır bir depresyon ve ayrılık acısını anlatırken bir yandan da absürt bir komedi sunuyor. Bu dengeyi set ortamında nasıl kurdunuz? Çekerken “Bu kadar da olmaz!” deyip güldüğünüz bir an oldu mu?
Evet (gülüyor). Mira’nın hikâyesini biz 8 bölümde izliyoruz. Canım Meltem Bozoflu, hikâyeyi yazarken bir yas sürecinin evrelerini temel almış. Şok, inkâr, pazarlık, depresyon, çöküş, kabulleniş. Biz tabii 8 bölümü sırayla değil, iç içe çektik. Dolayısıyla en çöküş hallerinden tekrar en parlamaya yakın zamanlarının art arda çekildiği günler de oldu. Çekim sırasında ağlayıp gülmeyi bir saate sığdırdığımız zamanlar da. Ama aslında işin bu kısmı da bana hayatın ta kendisi gibi geliyor. Sinirler bozulunca, olmadık zamanda olmadık yerde gülme krizine girmek gibi. Neyse ki setimizde, yönetmenimizden başlayarak çoğumuz bu ruh hallerine alışık insanlardık.
Toplumda “güçlü kadın” imajı genelde hiç yıkılmayan kadın olarak çizilir. Oysa Mira, yıkılmışlığıyla ve o “perişan” haliyle çok gerçek ve aslında çok güçlü. Sizce Mira’nın bu “dağılmış” hallerini izlemek kadınlara kendi kırılganlıklarını kucaklamaları için pozitif bir cesaret verir mi?
Verir. Versin de. Biz zaten bu işi bu yüzden çok sevdik, bize “olduğumuz gibi olma hakkımız” olduğunu hatırlattığı için. Güç, güçsüzlük bunlar neye göre tanımlanabilir ki? Hassas, nahif bir insan olmanın güçsüzlük olduğuna ya da tam tersi, mesela dürtüsel davranılan anlarda kükrüyor gibi görünmenin güçlülük olduğuna kim, ne zaman karar vermiş ki? Bir cümle var, çok dokunur kalbime: “Ah benim dağ gibi duran, bir dal gibi kırılan gönlüm…” İşte öyle…
Meltem Bozoflu ile çalışmak karakter inşanızda nasıl bir alan açtı? Yönetmenin kadın bakış açısı sette nasıl hissedildi?
Kadının olduğu her yer, doğasına özgü, daha yumuşak oluyor, bunu hissetmeyi seviyorum. Bu çılgın koşturma çağında özellikle. Meltem’in seti özelinde ise bunun tadına iyice vardım. Hem bu kadar üretken, bu kadar yaratıcı olup hem merhametinden, sevgisinden bir an bile ödün vermeyişi, Mira gibi özel bir senaryonun üzerine, hediye gibi bir sete sebep oldu. “Demek ki olabiliyormuş,” dedirtti. Ama işte Meltem’den de bir tane var. :)) Ayrıca senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı bir yönetmenle çalışmak hikâyenin kodlarını oturtmak adına da, karakteri özümsemek adına da önemli bir konfor. Hele bu kadar iyi bir kalem olunca.
