Episode Dergi olarak mart kapağımıza konuk olan yerli HBO Max dizisi Mira‘nın Polat’ı Yiğit Özşener ile konuştuk.
Polat ilk bakışta mantığın adamı gibi görünse de Yiğit Özşener’e göre onun hikâyesi kontrol, korku ve sorumluluk arasında sıkışmış bir adamın hikâyesi. Kendi deyimiyle sevgisini sözle değil, hayatı kolaylaştırarak gösteren bir adam.
Bu hikâyenin kahramanları, ‘70-’80 arası doğan kuşağı temsil ediyor. Bu kuşak yani biz, iki dünya arasında köprü olan, nostaljik ama yenilikçi, idealist ama realist bir nesiliz. En ayırt edici özelliğimiz de biricik olduğumuza değil, birbirimizi tamamlamamız gerektiğine inanan insanlar olmamız. Bence bu hikâye, boşanmış bir kadının hikâyesi değil. Kadınıyla erkeğiyle bizim kuşağın ‘insanlarının’ hikâyesi. ‘Biricik olduğuna’ değil ‘birbirini tamamlamaya’ inananların hikâyesi.”
Karakteriniz Polat’ın her şeyi mantık çerçevesine oturtma çabası aslında duygusal bir sağırlaşma mı? Duyguyu tamamen devre dışı bırakıp sadece “haklılık” ve “mantık” üzerinden konuşmanın, karşı tarafta yarattığı o yıkıcı etkiyi nasıl kurguladınız?
İlk bölümlerde Polat’ı sadece Mira’nın başının derde girdiği anlarda görüyoruz. Mira ne kadar ani ve yoğun duygu değişimleri yaşıyorsa Polat da bir o kadar dengeli. Mira’nın aksine Polat kriz anlarına duygusal değil, realist yaklaşıyor. Problem çözme becerisi yüksek. Dikkatli, detaycı, bilgili. Evet, başlarda bu hali Mira’yı sinir ediyor, çünkü Mira ömrü boyunca çatışmadan kaçınmış bir karakter. Ama hayatında istikrara en çok ihtiyacı olduğu dönemde yeni tanıştığı birine bu kadar hızlı güvenmeye başlamasının nedeni de bu aslında. Polat’ın sorun çözme, potansiyel sorunları öngörme ve önlem geliştirme yeteneği onu güvenilir bir liman yapıyor.
Duygusal sağırlaşmanın aksine, Polat çok duygusal bir adam aslında. Sadece sevgisini sözle değil, hareketleriyle gösteren bir adam; gösterişli jestler yerine sevdiği kadının hayatındaki problemleri çözmeyi, hayatını kolaylaştıracak desteği sağlamayı önceliklendiriyor. Sevgisi fayda odaklı. Karşı tarafta yıkıcı değil, yapıcı bir etki bıraktığını da ilerleyen bölümlerde göreceksiniz. Bu da karakterin sürprizi zaten. O nedenle Polat’ı sürekli haklı çıkmaya çalışan, kibirli, dediğim dedik bir narsisist tavrıyla oynamadım. Kendisiyle ilgili farkındalığı yüksek, hayalleri ile sorumlulukları arasına sıkışmış, biraz da bu halinden sıkılmış, arayış içinde bir portre çizmeye çalıştım.
Dizinin sloganı olan bu savunma mekanizması, “Her şey yolundaymış gibi” Mira için hayatta kalma çabasıyken sizin karakteriniz için bu bir “imaj yönetimi” mi? O mükemmel, sarsılmaz adam imajını korumak için neleri feda ediyor?
İmaj yönetimi değil de “savunma mekanizması” demek daha doğru. Aslında bu hikâyedeki üç ana karakterin de temel korkusu “kendini yetersiz hissetmek” olarak tanımlanabilir. Polat için yetersizlik “hazırlıksız yakalanma” anlamına geliyor. O nedenle kendisine zihinsel bir kale inşa etmiş. “Eğer her şeyi bilirsem ve her ihtimali hesaplarsam kimse beni yetersizlikle suçlayamaz ve zarar göremem,” diye düşünüyor. Mira için yetersizlik “iç huzurun bozulması ve çatışmaya zorlanmak” anlamına geliyor. Görmezden gelme, erteleme, bastırma gibi pasif bir direnç sergiliyor. Kendini yetersiz hissettiği ortamdan kaçma eğilimde.
Melis için yetersizlik “sevilmeye layık olmama” anlamına geliyor. Kolay vazgeçilir olmamak için onların ihtiyaçlarını kendisininkilerin önüne koyuyor. Bu şekilde baktığınızda üç karakter de “her şey yolundaymış” gibi davranırken bir şeylerden fedakârlık ediyor. Polat, çok fazla sorumluluk aldığı için, içinde devasa bir “Ya şöyle olursa?” fırtınası koparken dışarıya sakin görünmek için kendinden yiyor. Bu, sürekli tetikte olma hali. Birilerine güvenip, “Ben yapamıyorum, korkuyorum” deme şansını feda ediyor. Çünkü zayıf görünmek onun savunma sistemini çökertir. Gelecekteki felaketleri planlamaktan şu anki neşesini feda ediyor.
Yayın öncesinde sadece üç bölüm izleyebildiğim için soruyorum, Mira ile muhabbetlerinizde karakterinizin o baskın ve manipülatif tavrı geçmişteki bir güç gösterisinden mi geliyor?
İlerleyen bölümleri izlediğinizde, Polat’ın tutumunun “baskın ve manipülatif” olmadığını fark edeceksiniz. Onun niyeti hükmetmek değil, sevdiği kişiyi korumak. Polat, Mira’ya en sert eleştirilerini yaparken aslında ona en büyük sadakatini sunuyordur. Çünkü Polat için birini kendi haline bırakıp hata yapmasını izlemek ona ihanet etmektir. Mira doğası gereği daha rahat, çatışmadan kaçan, olayları akışına bırakan, riskleri görmezden gelmeye meyilli bir karakter. Mira’nın “hallederiz” tavrı, Polat için “güvenlik açığı” anlamına geliyor. Onu manipüle etmeye çalışmıyor; aksine zemini sağlamlaştırmaya çalışıyor.
Şöyle düşünebilirsiniz: Polat, fırtınalı bir denizde Mira’nın kaptan koltuğuna geçmeye çalışmıyor; sadece radarın bozuk olduğunu fark etmiş ve Mira kayalıklara çarpmasın diye panikle telsizden bağırıyor. Sesi kulak tırmalayıcı olabilir ama amacı gemiyi ele geçirmek değil, limana sağ salim varmasını sağlamak. Polat’ın neden böyle olduğunu, geçmişte ne yaşadığını bilmiyorum. Ama kimin bildiğini biliyorum: Senaristimiz Meltem Bozoflu! Umarım ilerleyen sezonlarımız olur da bizi bu konuda aydınlatır.
Meltem Bozoflu ile çalışmak karakter inşasında nasıl bir alan açtı? Yönetmenin kadın bakış açısı sette nasıl hissedildi?
Bir önceki sorunuzda, sadece kendi karakterimi değil, diğer iki karakteri de ne kadar iyi tanıdığımı fark etmişsinizdir. Gerçek hayatta çok yakından tanıdığım iki kadından bahseder gibi anlattım. Bu, bir oyuncunun çok az işte yaşayabileceği bir konfor. Ve tamamen Meltem Bozoflu sayesinde. Bir karakteri, proje dosyasında anlatmak kolaydır. 3-4 sayfa yazarsınız o karakter hakkında. Ama sette o dosyada olanlar değil “senaryo” çekilir. Önemli olan o karakterlerle ilgili hayallerinizi senaryoya ne kadar aktarabildiğinizdir; tavrı, bakışı, alışkanlıkları, kendine hâkim olamayışı, karşısına çıkardığınız engeller karşısındaki tutumu… Ve elbette tutarlılığı. Meltem, gerek yazdığı senaryodaki diyalogların niteliği, gerekse sette oyuncu yönetimiyle karakterlerin, üzerimize göre dikilmiş bir elbise gibi oturmasını sağladı.
Umarım ilerleyen sezonlarda ve farklı projelerde onunla çalışma konforunu yeniden yakalarım. Ben bir yönetmenin kadın-erkek bakış açısı olduğuna inanmıyorum. Her meslekte olduğu gibi “iyi yönetmen” ve “kötü yönetmen” olduğuna inanıyorum. Ama şunun altını çizmek isterim: Meltem’in ve yapımcımız Elif Yakarçelik’in önderliğinde, kadınların ağırlıklı olduğu bir set ekibiyle çalıştık. 3,5 hafta gibi kısıtlı bir sürede çekilen bir proje, sayısız krizin patlamasına zemin oluşturur, bu çok doğaldır. Ama bu projede potansiyel krizler oluşmadan öyle ustaca müdahale edildi ki, işte o zaman bir kere daha emin oldum. Koşullar ne olursa olsun kolektif süreçlerde kadınlar bizden daha düzenli, dayanıklı ve sezgisel varlıklar. Yaratıcı endüstrilerde kadınların bilgeliğine çok daha fazla ihtiyacımız var.
Dizinin kadın dünyasına kattığı gücü, verdiği pozitif cesareti konuştuk, peki sizce Mira erkek izleyici için neler söylüyor?
Bu hikâyenin kahramanları, ‘70-’80 arası doğan kuşağı temsil ediyor. Bu kuşak yani biz, iki dünya arasında köprü olan, nostaljik ama yenilikçi, idealist ama realist bir nesiliz. En ayırt edici özelliğimiz de biricik olduğumuza değil, birbirimizi tamamlamamız gerektiğine inanan insanlar olmamız. Bence bu hikâye, boşanmış bir kadının hikâyesi değil. Kadınıyla erkeğiyle bizim kuşağın “insanlarının” hikâyesi. “Biricik olduğuna” değil “birbirini tamamlamaya” inananların hikâyesi.
