Episode Dergi olarak Mart 2026 sayımızda Tuluğ Özlü’nün dizilerdeki aşk hikâyelerini patriyarka üzerinden sorguladığı yazısına yer veriyoruz.
Soluksuz, gözümüzü kırpmadan izlediğimiz diziler bence yalnızca hikâye anlatmaz. Aşkımızın nasıl yaşanacağını, bir ilişkide kimin nasıl davranması gerektiğini ve kadın ile erkeğin rollerinin ne olduğunu (biz bunun farkında olmasak da) bize öğretir ve yine bence bu bir öğreti şeklidir. Bu yüzden ekranda gördüğümüz romantik hikâyelere biraz dikkatle baktığımızda karşımıza çoğu zaman aşk değil, romantikleştirilmiş bir patriyarka çıkar.”

Her akşam çoğumuz televizyon ya da bilgisayarın karşısına oturup büyük aşk hikâyeleri izliyoruz. Ve karşılaştığımız tüm duygular nerdeyse aynı; kıskançlık, öfke, vazgeçiş ve fedakârlık. Bize bunların hepsi “aşk” olarak anlatılıyor, içimize işleniyor, kalbimizden vuruyor.
Belki de asıl soru şu: İzlediğimiz şey gerçekten aşk mı yoksa patriyarkanın en romantik anlatısı mı?
Soluksuz, gözümüzü kırpmadan izlediğimiz diziler bence yalnızca hikâye anlatmaz. Aşkımızın nasıl yaşanacağını, bir ilişkide kimin nasıl davranması gerektiğini ve kadın ile erkeğin rollerinin ne olduğunu (biz bunun farkında olmasak da) bize öğretir ve yine bence bu bir öğreti şeklidir. Bu yüzden ekranda gördüğümüz romantik hikâyelere biraz dikkatle baktığımızda karşımıza çoğu zaman aşk değil, romantikleştirilmiş patriyarka çıkar.
İzlediğimiz senaryolarda sık sık tekrar eden bir şey var; kıskançlık. Kıskançlık aşkın göstergesi olarak sunulur ve bu korkunçtur. Erkek karakterin kadının hayatına müdahale etmesi, nerede olduğunu sorgulaması, kimlerle görüştüğünü kontrol etmesi romantik bir jest gibi gösterilir ve üzgünüm, bu da korkunçtur. Oysa gerçek hayatta bu davranışlar çoğu zaman güç ve kontrol ilişkilerinin parçasıdır ve sanıldığından zordur, çok zordur.
Başka tekrar eden hikâye ise kadınların vazgeçiş hikâyesidir. Dizilerde kadın karakterler sık sık kariyerlerinden, özgürlüklerinden veya hayallerinden vazgeçer. Erkek karakterin değişimi ise çoğu zaman kadının sabrı sayesinde gerçekleşir. Affeden taraf da nedense hep kadın olur. Yani kadın hem sevilen hem ilişkiyi onaran hem de affeden taraftır.
Ve tabii atlamadan geçemeyeceğim diğer konu “toksik ilişkilenme”: Bağırma, manipülasyon, terk edip geri gelme, sürekli kriz yaşayan ilişkiler ve bunun sürekli tekrar etmesi.

Diziler bunları tutkulu ve derin aşkın göstergeleri olarak sunar. Oysa sağlıklı ilişkiler genellikle daha sakin, daha eşit ve daha güvenli dinamiklere sahiptir. Ancak bu, dramatik olmadığı için ekranda daha az yer bulur; senaryolar hararetsiz, sıradan ve rutin ilişki biçimlerinden kaçınır.
Bu başlıklar o kadar sık tekrar edilir ki, bir süre sonra bunları aşkın doğal bir parçası gibi görmeye başlarız. Ve dizi biter, arkamıza yaslanır, belki bir sigara yakar, işte aşk budur deriz.
Oysa feminist perspektif bize başka bir şey söyler: Aşk eşitlik olmadan var olamaz. Sevgi kontrol değildir. Kıskançlık romantik değildir. Fedakârlık adı altında sürekli vazgeçen tarafın kadın olduğu ilişkiler ise romantik değil, eşitsizdir.
Ben bu yazıyı okuyunca kendimize bu soruyu daha sık sormamızı umuyorum: İzlediğimiz şey gerçekten aşk mı yoksa patriyarkanın romantik bir anlatısı mı?
Çünkü kadınların eşit olmadığı bir dünyada anlatılan birçok aşk hikâyesi, aslında başka bir güç ilişkisini gizler.
Ve belki de en radikal şey, aşkın kendisini bile patriyarkanın dilinden geri almaktır.
