Episode Dergi olarak Nisan 2026 sayımızda Eren Ekici‘yle birlikte All of Us Strangers üzerinden yalnızlığı irdeliyoruz.
Bazı insanlar hayatımızdan gitmez. Sadece onlarla konuşma ihtimalimiz biter. Yıllar sonra bir şarkı duyduğumuzda, eski bir sokağa girdiğimizde ya da gece uyuyamadığımız bir anda zihnimizde tekrar belirirler. Ve o an fark ederiz: Aslında konuşma hiç bitmemiştir. Sadece gerçek hayatta yapılamayan bir konuşma, içimizde sürmeye devam ediyordur.
Andrew Haigh’in All of Us Strangers filmi tam olarak bu duygunun filmi. Söylenmemiş cümlelerin, geç kalmış yüzleşmelerin ve insanın içinde büyüyen o tek kelimenin: Keşke.
All of Us Strangers aslında bir hayalet hikâyesi değil. Daha çok söylenmemiş cümlelerin hayaletleriyle yaşamak üzerine bir film.
All of Us Strangers‘ta Adam, neredeyse boş bir apartmanda yaşıyor. Modern şehirlerde sık gördüğümüz o tuhaf yalnızlık hissi: İnsanların fiziksel olarak birbirine çok yakın ama duygusal olarak çok uzak olduğu bir hayat. Aynı binada yaşayan Harry ile tanışması, sanki bu yalnızlığın içinden bir ihtimal doğuruyor. Ama film ilerledikçe anlıyoruz ki Adam’ın asıl ilişkisi yaşayan biriyle değil; geçmişle, çocukluğuyla ve söyleyemediği şeylerle.

Çünkü bazı ilişkiler bitmez.
Sadece “keşke” formuna dönüşür.
All of Us Strangers tam olarak bu duygunun filmi.
Geç kalınmış konuşmaların.
Adam yıllar sonra çocukluk evine döndüğünde, yıllar önce kaybettiği anne babasıyla tekrar karşılaşır. Film bu noktada gerçeklikten kopar gibi görünür ama aslında yaptığı şey çok tanıdık bir şeyi anlatmaktır: Hepimizin zihninde, geçmişteki insanlarla tekrar konuştuğumuz bir versiyon vardır.
Bazen bir kavganın daha iyi bir cevabı.
Bazen söylenmemiş bir özür.
Bazen de sadece sarılmak.
Bugünün ilişkileri de biraz böyle değil mi zaten?
Birine gerçekten yaklaşmadan önce bile aramızda görünmez bir mesafe var. Mesajlar yazılıyor, siliniyor. İnsanlar birbirine “nasılsın?” diye soruyor ama gerçek cevabı duymaktan korkuyor. Bir ilişki bitiyor ama kimse tam olarak neden bittiğini konuşmuyor.
Sonra yıllar geçiyor.
Ve bir noktada insanın aklına şu geliyor:
“Keşke o zaman bunu söyleseydim.”

Filmde Adam’ın anne babasıyla yaptığı konuşmalar aslında tam olarak bu yüzden bu kadar sarsıcı. Çünkü o konuşmalar, gerçek hayatta çoğumuzun yapma şansı olmayan konuşmalar. Yetişkin birinin çocukluk travmalarıyla aynı odada oturup konuşabilmesi gibi.
Ama film yalnızca geçmişle ilgili değil. Harry ile kurulan ilişki de günümüzün o kırılgan yakınlıklarını temsil ediyor. İki yalnız insanın birbirine yaklaşması… ama aynı zamanda kendi duvarlarını da taşıması.
Belki de bu yüzden filmdeki en güçlü duygu aşk değil.
Kırılganlık.
Ama filmdeki yalnızlık sadece bireysel de değil. Aynı zamanda kuşaklar arası bir yalnızlık. Adam’ın anne babasıyla yaptığı konuşmaların en sarsıcı tarafı, yalnızca geçmişle yüzleşmesi değil; aynı zamanda kim olduğunu onlara ilk kez gerçekten anlatabilmesi. Queer bir karakter için bu sahneler, yalnızca bir aile konuşması değil, gecikmiş bir görünürlük anı. Belki de bu yüzden filmdeki duygunun ağırlığı sadece nostaljiden gelmiyor. Aynı zamanda geçmişte mümkün olmayan bir konuşmanın, yıllar sonra bile olsa hayal içinde yapılabilmesinden geliyor.

All of Us Strangers bize şunu hatırlatıyor:
İnsan bazen birini sevdiği için değil, yalnızlığını biriyle paylaşabildiği için bir ilişkiye tutunur.
Ama film daha acı bir şeyi de söylüyor.
Bazen insanlar hayatımıza geç girmez.
Biz onları çok geç fark ederiz.
Modern ilişkilerde sıkça yaşadığımız o duygu: doğru insan, yanlış zaman değil. Daha çok “yanlış duvarlar.”
Adam’ın hikâyesi bu yüzden bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında bir yüzleşme hikâyesi. Kendimizle, geçmişimizle ve içimizde hâlâ yaşayan o küçük çocukla. Ve belki de filmin en acı tarafı şu soruyu bırakması:
Eğer geçmişteki insanlarla tekrar konuşabilseydik…
Gerçekten farklı bir hayat mı yaşardık?
Yoksa yine aynı şey mi olurdu?
Belki de bu yüzden film bittiğinde insanın içinde tek bir duygu kalıyor:
Keşke.
