Binnur Kaya: “‘Kırmızı Oda’, şifalı bir iş”

     Binnur Kaya: “‘Kırmızı Oda’, şifalı bir iş”

    Özlem Özdemir’in Binnur Kaya ile yaptığı bu röportaj Episode’un 22. sayısında yayımlanmıştır.

    TV’de, sinemada ve tiyatroda canlandırdığı her karakteri, her bir seyirci için unutulmaz kılan, her projesini merakla ve ilgiyle beklediğimiz Binnur Kaya’yla kapak çekimi yaptığımız için çok mutlu ve heyecanlıyız. Binnur Kaya ile “şifalı bir iş” olarak özetlediği yeni dizisi Kırmızı Oda’yı, pandemi döneminde tekrar yayınlanmaya başlayan eski dizileri, yerli dizi sektörünün gidişatını ve çok daha fazlasını konuştuk. Keyifle okumanız dileğiyle…

    Fotoğraf: Ozan Balta Styling: Porter – Merve Güres Saç: İbrahim Junior Makyaj: Uğur Kıral Styling asistanı: Porter – Özge Ekici Stüdyo: Pam the Studio

    Kırmızı Oda, bu türün bizdeki ilk örneği. Bir odada iki kişi konuşuyor, aralıksız yarım saat, kırk dakika konuşuyor. Psikiyatrist olarak seyircinin daha çok komedide gördüğü ve çoğunluğun öyle de görmek istediği bir oyuncu oynuyor. Bunlar hep risk.”

    Yeni diziniz Kırmızı Oda, yayın hayatına başladı. Kırmızı Oda, nasıl bir iş sizce, tür ve içerik olarak nasıl özetlersiniz diziyi?

    Kırmızı Oda… Şifalı bir iş… Tabii, nereden ve nasıl baktığınızla ilgili… Biz “şifa niyetiyle” girdik bu işe… Yönetmen Cem Karcı da, projenin sahibi Gülseren Budayıcıoğlu da, yapımcı Onur Güvenatam da… Bu işle ilgili, bu işin içinde yer almakla ve beraber olmakla ilgili buluştuğumuz yer aynıydı; “şifa”. İşin bir televizyon dizisi olduğunu, sektörün ticari bakışını, sektör gerçeklerini unutmadan söylüyorum. Evet, bunları biliyoruz ve içine de bir niyet koyuyoruz… Ayrıca dünyada başarılı örnekleri olan da bir tür, bizde ilk.

    Projeler konusunda çok seçici olduğunuzu biliyoruz, Kırmızı Oda’nın sizi cezbeden yanları neler oldu, canlandırdığınız karakterde bu zamana kadar canlandırdığınız diğer karakterlere göre ne gibi farklar var, neler heyecanlandırıyor sizi karakterinizde?

    Projelerde seçici olabilmek önemli bir lüks… Ülkemde lüks yani… “Mesleğinizin haklarının korunduğu” yerlerde, bizim lüks dediğimiz, olağan akış… Zaten olması gereken… “Güzel Sanatlar” başlığı altında eğitim aldıysan, işinin içinde “sanat” ya da “zanaat” varsa, lütfen seçelim; mecbur olmayalım… Benim bu lüksü nasıl kullandığım tartışılır gerçi; bazen uzun soluklu olmayacağını tahmin ettiğim işleri sırf yapımcıyı sevdiğim için, senaryoya rağmen tek bir oyuncuyla çalışmak istediğim için kabul etmişliğim çoktur.

    Kırmızı Oda, bu türün bizdeki ilk örneği. Bir odada iki kişi konuşuyor, aralıksız yarım saat, kırk dakika konuşuyor. Psikiyatrist olarak seyircinin daha çok komedide gördüğü ve çoğunluğun öyle de görmek istediği bir oyuncu oynuyor. Bunlar hep risk. Sırf bu riskler için bile kabul ederdim bu işi… Yaşanmış hikâyeler olması, projenin başında psikiyatrist doktor Gülseren Budayıcıoğlu’nun bulunması, TV8’in işlerinin arkasında duran bir kanal olması…  Ve başlı başına bir sayfa açıp konuşmamız gereken yönetmen Cem Karcı… Bu dünyayı kuran, her şeyle tek tek ilgilenen harika insan Cem Karcı… Daha önce oynamadığım bir rol. Farklı bir kurgu. Başka bir ekip. Başka bir kanal. Bunların hepsi yeni deneyimler…

    İstanbullu Gelin’de  psikolog ve danışan sahneleri, durağan ve diyalog ağırlıklı sahneler olmasına rağmen merakla izleniyordu. Bu sahnelerin merakla izlenmesi, yapımcıların ve kanalların dizi hikâyelerine bakışını etkiledi mi sizce? 

    Belki de…Tabii ki farklı işler yapılsın, çeşit iyidir, farklılıklar iyidir. Tam tersi “aynı”lık tehlike barındırır, küçültür, sığlaştırır, vizyonu daraltır. Farklılıklar zenginleştirir. Nicelikle, nitelik arasındaki farkı anlamamıza yardımcı olur. Bilgi; “çok” olandan değil “nitelikli” olandan alır gücünü.

    Daha önce yaptığımız röportajlarda bu sahnelerin insanlara iyi geldiğini, psikoloğa gitmeyi ayıp karşılayanların da fikrini önemli ölçüde değiştirdiği söylenmişti. Siz ne düşünürsünüz bu konuda? Kırmızı Oda, izleyicilerde sizce bu tür değişimlere neden olacak mı?

    Dilerim olsun… Çünkü çocukluğumuzdan beri bize öğretilenleri, yapmak zorundaymış gibi lanse edilenleri, istediklerimizi değil, bizden istenenleri yapmanın önemli olduğu bilgisini çıkarırsak, geriye kendimize ait bir şey kalmıyor. Ailemiz, öğretmenlerimiz, çevremiz, akrabalarımız, üst’lerimiz… miz…miz..miz “kendimiz” zannettiklerimizin çok büyük bir bölümü “onlar”ın. Onları çıkarırsak bize ait ne kaldı? Başarıya odaklandık, maddi güce, dış güzelliğe… Görünenle ilgilendik… Ruhumuzu unuttuk. Bizlere başarıdan bahsederken, mutlu olabilmenin, önce kendini sevebilmenin, ruhunu, kalbini dinlemenin asıl başarı olduğunu söylemediler. Unutturdular ruhumuzu… Kalbimizi neredeyse sadece âşık olurken dinledik; sonra onu da duyamaz olduk. Sonuç olarak nasıl ki bedenimizde ağrıyan yerler için doktora gidiyorsak, ruhumuzdaki yaralarımız için de “ruh doktoru”na gitmenin kendimiz ve hayatımız için yapacağımız en iyi şeylerden biri olduğunu idrak edebiliriz.

    Kırmızı Oda’da şiddet gören, sevgisizlikle baş etmeye çalışan kadınların hikâyelerine dair doneler de görüyoruz. Son yıllarda özellikle ülkemizde her gün korkunç bir kadın cinayetiyle ya da şiddet haberiyle karşılaşıyoruz. Tüm bunlar size ne düşündürüyor, ne hissettiriyor? 

    Şundan emin olamıyorum; bu şiddet hep vardı da sosyal medyanın gücüyle mi bilir olduk yoksa çok hızlı bir şekilde bu kadar mı insanlıktan çıktık? Ne hissediyorum? Büyük bir üzüntü ve umutsuzluk… Ne düşünüyorum? Tüm bunların kökeninde sevgisizlik yatıyor. Çözümün başından “acil” kelimesi kalkalı çok oldu; BİR kadın şiddet gördüğünde, BİR çocuğa tecavüz edildiğinde, BİR hayvanın canlı canlı dört ayağı kesildiğinde, BİR ağaç mangal ateşiyle yandığında “acil”iyet devreye girmeliydi.

    Televizyon dizileri bağlamında özellikle komedi türündeki işlerde izledik sizi. Dram ağırlıklı bir işte izleyeceğiz bu kez. Neler söylemek istersiniz bu konuda? 

    Ben mutluyum tabii, farklı roller oynamak, farklı karakterler canlandırmak zor ama zevkli bir yolculuk. Yolda dikenler yok mu; var tabii. Mesela bir oyuncuyu gördüğü, benimsediği halin dışında görmek istemeyen seyirciler olabilir. Beğenip beğenmemek ayrı bir konu.Sonuçta yol seninse, yolculuğun tadı da başka, öğrettikleri de… Dilerim, içindekiler için de, seyredenler için de şifalı ve güzel bir yolculuk olur Kırmızı Oda dizisi.

    “En önemlisi ‘iyi senaryo’; iyi senaryo beraberinde iyi oyuncuları da getirir çünkü. Gerçekten oyuncu olanın, en büyük ihtiyacı iyi senaryo ve güvenebileceği iyi bir yönetmendir.” 

    Neredeyse 25 yıldır TV ekranındasınız. Kaynanalar yer aldığınız ilk diziydi, yerli dizi tarihinin de kült işlerinden biri, Çarli, Bir Demet Tiyatro, Yabancı Damat, Avrupa Yakası gibi çok iyi dizilerin ana kadrosunda yer alan bir oyuncu olarak yerli dizilerinin kat ettiği yolu değerlendirmenizi istesek…

    Teknik açıdan çok yol kat etti, görsel bir zenginlik var; teknolojiyi çok iyi kullanan, buna yeteneğini, iç görüsünü de katan harika görüntü yönetmenlerimiz, ışık ekiplerimiz var. Özel ve güzel dünyalar kuran, yeteneğiyle beraber hislerini de işin içine katan yönetmenlerimiz var. Yaptığı işi bütünle harmanlayan sanat yönetmenlerimiz var. Yurtdışı satışlarımız var. Ama bunların yanında çok ciddi senaryo sıkıntımız ve süre sıkıntımız var. Bunlar sıkıntı değil, büyük problem. Televizyon izleme alışkanlığının ne kadar yüksek olduğunu göz önüne alırsak; başta kanallara, yapımcılara, senaristlere ne büyük sorumluluk yüklendiğini görürüz. Yarınımızı bugün yaptıklarımız, yapmadıklarımız, okuduklarımız, seyrettiklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz inşa ediyor. Yarınlarımızdan hepimiz sorumluyuz. Çok hassas ve önem verilmesi gereken bir konu bu.

    Özellikle pandemi döneminde, TRT ve özel kanallarda 90’ların ve 2000’lerin başında çekilen diziler tekrar gösterilmeye başlandı ve çok ilgi gördü. Halen 7 Numara’yı, Bir Demet Tiyatro’yu, Yabancı Damat’ı izliyoruz seyirciler olarak. Sizce bu dizilerin sırrı neydi? Yıllar geçmesine rağmen halen insanları ekran başına geçirebilmelerinin özü nedir?

    Bence samimiyet, nitelikli oyunculuk ve iyi senaryo. En önemlisi “iyi senaryo”; iyi senaryo beraberinde iyi oyuncuları da getirir çünkü. Gerçekten oyuncu olanın, en büyük ihtiyacı iyi senaryo ve güvenebileceği iyi bir yönetmendir. 

    Bu arada pandemi dönemini, karantina günlerini siz nasıl geçirdiniz? Pandeminin önümüzdeki yıla kadar devam edeceği öngörülüyor bilim insanları tarafından. Size neler düşündürdü, neleri fark ettirdi bu dönem? Dünyanın yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

    Ben Ankara’da ailemin yanındaydım. İş güç sebebiyle, en ihmal ettiklerimin, en az zaman ayırdıklarımın ve en sevdiklerimin yanında… O yüzden benim için hediye bir zamandı. Çok değerli hekimlerimizi kaybettik, yakınlarını kaybedenler oldu, sağlık çalışanları için süreç herkese olduğundan daha zorluydu…Tüm dünyada sadece doğa için harika bir zamandı. Doğa yenilendi, tazelendi. Benim için en önemli kısmı buydu. Onun dışında, iş mesaisi hariç ben zaten böyle yaşıyordum, yaşantımda bir fark olmadı. Düşüncelerimde de bir değişiklik olmadı, pandemi öncesinde de insan, insanlık, ekonomi, doğa, sistem hakkında ne düşünüyorsam hâlâ aynı şeyleri düşünüyorum. 

    Taylan Biraderlerle daha önce de Vavien, Küçük Kıyamet filmlerinde ve Yabancı Damat dizisinde çalıştınız. Berkun Oya’nın senaryosunu yazdığı ve yine Taylanlar Biraderler’in çektiği Azizler filminde de yer aldınız. Nasıl bir film Azizler

    Yağmur ve Durul Taylan hayatımda önemli insanlar. Hem mesleki olarak, hem kişisel olarak onlarla anılarım, yaşanmışlıklarım var… En güzel işlerimde, başarılarımda imzaları var. Engin zaten canım ciğerim. Berkun çok kıymet verdiğim ve sevdiğim bir arkadaşım… İmaj Stüdyoları, Cemal Noyan ve Müge Kolat’ın da yeri bende başka. Azizler nasıl bir film derseniz, bunları söylerim. Seyredip görelim. Vizyon tarihi henüz belli değil…

    “Tiyatroda da öyle oluyor, hele oyunun sonunda ayağa kalkıp alkışlamıyor mu seyirci, içim katılıyor, gidip herkesle teker teker tokalaşmak, sarılmak, ‘ayağınıza sağlık, buralara kadar geldiniz’ demek istiyorum…”

    Basında, medyada çok görünmemenize, çok fazla röportaj vermemenize rağmen çok içten bir biçimde seviliyorsunuz. Sizi yeni sayımızın kapağına taşımak bizi de çok heyecanlandırdı, bu bilgiyi paylaştığımız insanların hepsi sizinle ilgili hep benzer cümleler kurdu. Medyada ve sosyal medyada daha fazla görünmenin makbul sayıldığı bir dönemde, bunları yapmamanıza rağmen bu kadar içten sevilmek, yaptığınız her işin takip edilmesi neler hissettiriyor size?
    Ah bu söyledikleriniz, sorunuzun güzelliği ve inceliği… Çok duygulanıyorum… Çok teşekkür ediyorum her şeye, her şeye… Mesela hissim şu oluyor “nee içtenlikle mi seviliyorum? Kim o sevenler, gidip hepsine sarılıp, teker teker teşekkür etmek, ben de onları sevmek istiyorum.” Yani bu bana o kadar olağanüstü geliyor ki tanınan bir kişi olduğuma hâlâ her seferinde şaşırıp, ne yapacağımı bilmiyorum… Ve yine teşekkür ediyorum her şeye… Her şeye… Tiyatroda da öyle oluyor, hele oyunun sonunda ayağa kalkıp alkışlamıyor mu seyirci, içim katılıyor, gidip herkesle teker teker tokalaşmak, sarılmak, “ayağınıza sağlık, buralara kadar geldiniz” demek istiyorum… İşin sosyal medya kullanmamak, işim haricinde ekranları ve yazılı basını meşgul etmemek kısmına gelince… Bu benim… Bunları yapmaya ihtiyaç duymuyorum. Benim bakış açımdan mesleğimle ilgili çok öncelikli bir durum olmadığını düşünüyorum. Ama şöyle bir sorun var ki; benim sosyal medya hesabım olmamasına rağmen, adıma açılmış hesaplar var. Hele bazıları işi epey abartarak; binnurkayaofficial adıyla açmış mesela hesabı; sağ köşeye de küçücük fan page yazmış; kimse o yazıyı görmüyor ki… Çok saygılı, özenli fan hesapları da var, onlara da haksızlık etmek istemem. İki gündür arkadaşlarım soruyor; “dün gece yazıştığım sen miydin?” diye? Biri benim adıma açmış yine bir hesap, altına da yazmış “resmi hesabımdır, başka hesabım yoktur” diye, herkesle yazışmış benmişim gibi! Korkunç! Kim bilir kimlere neler dedi? Aklıma geldikçe al basıyor. İşte sırf bu yüzden ben de bir hesap açmak zorunda kalacağım bugün yarın. Kısacası; ben de sevdiğim için seviliyorumdur, hayat bumerang gibi olduğu için gönderdiğin şey sana geri dönüyordur, sevgi saygı ekersen sen de bunları görürsün, buna inanıyorum… Ne güzelmiş birbirimizi sevmek… Saymak… Tekrar teşekkür ederim…

    Sinemada, ekranda ve tiyatro sahnesinde önümüzdeki döneme dair hayalleriniz, projeleriniz nelerdir?

    İşini iyi ve ahlaklı yapan, doğru insanlarla çalışmak, bir hayalin gerçekleşmesi için temeli oluşturuyor zaten… Benim de hayalim bu. (Gülüyor)

    Son dönemde izlediğiniz ve çok etkilendiğiniz filmler ya da diziler hangileri?

    Son dönemde dizi ve film pek izlemedim, daha çok kitap okudum.

    Yabancı diziler arasında izlediğiniz ve keşke şöyle bir karakteri canlandırsaydım dediğiniz karakter var mı?

    Yok. Her rol benim için yeni bir maceradır. Yeni maceraları seviyorum…

    Başucu kitaplarınız ya da hayatınızın belirli evrelerinde döne döne okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler var mı?

    Kramer Kramer’e Karşı’yı çok severim. Dalgaları Aşmak’ı çok severim. Peter Sellers’ı hayranlıkla izlerim… Rezonans Kanunu, Öz Şefkatli Farkındalık, Boşluk Hissi, Mutlu Beyin, Simyacı…Louise Hay, Carl Sagan, Eckhart Tolle, Jiddu Krishnamurti, Arnold Ehret, bunları da döne döne okurum. Fakir Baykurt içime çok dokunur… Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever’i de dinlenmek için okumayı severim. 

    Ne çekse izlerim/ne yazsa okurum dediğiniz yazarlar/yönetmenler var mı?

    James Cameron, Carl Sagan… Bunlar başka şeyler söyleyen insanlar… Hatırlayan ve hatırlatanlar…

    Bir edebiyat uyarlaması yapma şansınız olsa hangi romanı ekrana ya da beyazperdeye uyarlamak isterdiniz?

    Yerli, yabancı söyleyeceğim romanlar hep yapıldı. Bir tek Orhan Pamuk’un Sessiz Ev romanını diyebilirim… Tom Waits’in “Rain Dogs”unu dinlerken okumuştum yıllar önce… Tadı bende bir başka kaldı. 

    Binnur Kaya ile KISA KISA

    İstanbul’da kendinizi iyi hissettiğiniz mekanlar/semtler?

    İstanbul’da Caddebostan, Şaşkınbakkal, Erenköy, Suadiye Sahil, Bağdat Caddesi, Beşiktaş, Maçka, Teşvikiye.

    Ankara’daki vazgeçilmezleriniz?

    Doğduğum büyüdüğüm semt olan Bahçelievler… İlkokulum Ulubatlı Hasan, lisem Deneme Lisesi… Çocukluğumun geçtiği evler, sokaklar… Aynı pastanenin içi beyaz ekleri… ODTÜ Bahar Şenlikleri…

    Biraz daha moralsiz başladığınız bir günde moralinizi yükseltmek için genelde neler yaparsınız?

    Yalnız kalıp, teşekkür ederim… Her şeye… Hayatıma… Tercihlerime… Ve deniz kıyısına gidebilirsem de deniz bana çok yardım eder… Her zaman…Ve doğa ve hayvanlar… Beni iyileştirir.

    Çocukluk kahramanınız?

    Heidi… Canım benim çok severim.

    En sevdiğiniz ve halen ara sıra izlediğiniz çizgi film karakteriniz?

    Yine Heidi☺ Gerçekten izlerim en eskilerini…

    Kendinizi en yakın hissettiğiniz roman kahramanları?

    O kadar çok var ki… Hepsinden bir parça var, tek bir cevap veremem buna.

    Dinlediğinizde kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayan müzik grupları/müzisylenler/şarkılar?

    Ludovico Einaudi, Vivaldi, Handel, Oi Va Voi, Sting, Aydar Gaynullin, Leonard Cohen ayrıca Ezginin Günlüğü, Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil çok severim ama eski fotoğraflara bakmak gibi, beni öyle yerlere götürüyorlar ki oralarda gitsem de dokunamayacağım, sarılamayacağım sevdiklerim var… Tekrar yaşayamayacağım anılarım var. O yüzden dinlemeye cesaretim olmuyor. 

    TV/sinema/tiyatroda canlandırdığınız karakterler içinde en ilginç bulduğunuz karakter?

    Hepsi o kadar tanıdık ki çünkü hepsinde benim nefesim var, sesinde, gözünde, kederinde, sevincinde, gülüşünde, gözyaşında benim parçam var… Ben kendime ne kadar ilginç gelebilirsem, onlar da o kadar ilginç gelebilir ancak…

    Canlandırdığınız bir karakterin unutamadığınız repliği?

    Vavien, Sevilay – N’olursun gitme

    İlk kez tiyatro sahnesine çıktığınızda yaşadığınız ilk duydu/ilk düşünceniz?

    Olağanüstü bir heyecan… “Ben ne yaptım?” duygusu… Geri dönüşü olmayan bir yol… Devam edebilmek için unutmaya ihtiyacın olan zamanların ilacı… O son cümle, seçtiğim mesleğin hayatındaki tanımıdır aynı zamanda.

    Benzer İçerikler