Episode Dergi Mayıs sayısında Ru!, “Hadi Öldürsene Canikom!” oyununu inceliyor ve Günay Karacaoğlu’yla röportaj yapıyor.
Bazı oyunlara seyirci olarak gitmiyorsun… Yakalanmaya gidiyorsun. Hadi Öldürsene Canikom tam olarak böyle bir oyun. Ben oyuna, “İzleyeyim bakalım, ne anlatıyor?” gibi bir yerden gitmedim. Hamili yakınım insanlarımın işi olduğundan, “Kim bilir ne çıkardılar yine mis gibi,” diye gittim. Pek tabii iyi bir şey izleyeceğimi biliyordum. Ama bu kadar güleceğimi bilmiyordum. Tanıdığım insanların işlerini izlerken genelde yabancılaşamam, eğer yabancılaşıyorsam benim için o iş çok iyidir. O kadar yabancı bir yerden Hadi Öldürsene Canikom‘u izledim.
Oyun başladı.
On dakika sonra şunu fark ettim: Hadi Öldürsene Canikom bana bir şey anlatmıyor. Benim içimde zaten duran bir şeyi açıyor. Sahneye baktığında iki kadın görüyorsun: Siyen ve Diha. Ama biraz izleyince şunu anlıyorsun; bu iki kadın aslında iki kişi değil. Daha çok bir insanın iki farklı yalnızlık hali gibi. Biri geçmişe tutunan yalnızlık, diğeri artık kaybedecek bir şeyi kalmamış olan.
Diha’dan başlayalım.
Diha romantik.
Ama böyle “çiçek, böcek, aşk” romantizmi değil, biraz kendi kendine yeten bir romantizm. Kendine yazılmış aşk mektuplarını saklıyor. “Bir zamanlar sevildim,” demenin tek yolu. Kendine yazılmış aşk mektuplarını saklıyor. Ve onları öyle bir anlatıyor ki… İnsan gerçekten biri yazmış sanıyor. Sonra anlıyorsun: Zaten biri yazmış. Kendisi.
Yani Diha sadece birini özlemiyor… Hiç var olmamış birinin yokluğunu telafi ediyor. Ve bunu öyle saf bir yerden yapıyor ki, insan bir noktadan sonra gerçek mi değil mi diye düşünmeyi bırakıyor. Çünkü o mektuplar artık bir hatıra değil bir ihtiyaç. Ve Siyen, bunu biliyor. Siyen, Diha’nın kendisine yazdığı mektupları dinlerken hiçbir şey söylemiyor. Bozmuyor. Ortaya çıkarmıyor. Yıllardır aynı heyecanla dinliyor.
Bu bir iyilik mi? Yoksa iki kişinin birbirinin yalanına ortak olması mı? Belki de ikisi de değil. Belki bu, hayatta kalma anlaşması. Zeynep Kankonde bu yerinde duyguyla öyle güzel, yumuşak bir yerden oynamış ki şefkat ile mizah arasına sıkışıp kalıyorsun.
Siyen ise başka bir yerde. Onun elinde mektup yok. Onun elinde boşluk var. Bir de sakladığı üniforma. Diha hayal kurarak hayatta kalıyor. Siyen ise hayal kurmayı bırakmış. Onun hikâyesi daha kısa ve daha sert: Kocası asker. Ölmüş. Ve o noktadan sonra hayatına kimse girmemiş.
Yani Diha, “Bir zamanlar sevildim,” demeye çalışıyor. Siyen’in öyle bir cümlesi bile yok. Bu yüzden Siyen’in gözü daha kara. Çünkü onun romantize edecek bir şeyi yok. Ve bunu da çok ciddi oynamıyor. Tam tersine öyle bir rahatlıkla, öyle bir “eh işte” haliyle söylüyor ki…. Yani Siyen’in yalnızlığı hayal değil, fazlasıyla gerçek. Sen gülüyorsun. Hem de öyle böyle değil. Burada Günay’ın oyunculuk dehası tabii ki kendini konuşturuyor.
Diha kendine bir geçmiş yazıyor. Siyen’in geçmişi zaten elinden alınmış. Oyunda çok ince ama çok sert damarlar var: Mesela bir kadının yıllardır dokunulmamış olması. Bu, öyle büyük cümlelerle söylenmiyor. Ama sahnenin içinde dolaşıyor. Bir bakışta, bir susuşta, bir cümlenin yarım kalışında. Hatta mobilyalara bile sinmiş. İnsan şunu fark ediyor: Dokunulmamışlık bir eksiklik değil artık birikmiş bir şey…
Ve sonra Hadi Öldürsene Canikom sana meraklı bir kapıyı açıyor. Radyoda bir haber dönüyor: Yalnız kadınlara giden bir doğalgaz tamircisi onlara tecavüz edip öldürüyor. Normalde bu bir korku hikâyesidir. Kapıyı kilitlersin. Perdeyi çekersin. Işığı kapatmazsın. Ama burada tam tersi oluyor.

Bu iki kadın o ihtimali korkuyla değil, neredeyse bir beklentiyle karşılıyor. Çünkü mesele artık “Ölür müyüm?” değil. “İyi biri mi?” değil. Mesele… “Birisi gelir mi?” Kapı çalıyor. Ve bir adam. Ama artık o adamın kim olduğu çok da önemli değil. Katil mi? Değil mi? Bu sorunun cevabı, bu iki kadın için sandığımız kadar belirleyici değil.
Çünkü o an sahnede asıl mesele şu: Bir erkek var. Bir temas ihtimali var. Bir “görülme” ihtimali var. Ve bu ihtimal, tehlikenin kendisinden daha güçlü. O an insanın içinden şu geçiyor ve bunu düşünmek bile biraz utanç verici: “Gerçekten… Fark eder mi?” İşte oyun tam burada vuruyor. Çünkü cevap net değil. Ve belki de en korkutucu olan bu: Yalnızlık bir noktadan sonra insanın sınırlarını değiştiriyor. Kabul edebileceği şeyleri yeniden yazıyor.
Hadi Öldürsene Canikom‘un en garip ve en iyi tarafı şu: Hiçbir şey olmuyormuş gibi başlıyor… Ve bir süre sonra “hiçbir şey olmaması” zaten olayın kendisi oluyor. İşte burada oyun sana çok sinsice bir şey yapıyor, sen gülerken yakalıyorsun kendini. Çünkü sahnede ölüm konuşuluyor. Ama sen gülüyorsun. Sonra hafif bir rahatsızlık geliyor: “Ben buna niye gülüyorum?” Çünkü metin çok iyi biliyor şunu: İnsan en çok korktuğu şeyle dalga geçer. Ve bu oyunda ölme ihtimali öyle büyük, dramatik bir şey değil. Neredeyse bir çözüm önerisi gibi duruyor.
Bu da insanı ister istemez şuraya getiriyor: “Bu kadar mı yorulduk?”
Hadi Öldürsene Canikom‘un en sevdiğim tarafı şu oldu: Bu iki kadın birbirini seviyor. Ama o sevgi, romantik ya da sıcak bir yerden değil. Daha çok şöyle bir sevgi: Hepimizin hayatında bir noktada, “Onu seviyorum,” dediğimiz ama aslında, “Onsuz daha kötü olurum,” demek istediğimiz bir yer var. Ve bir an bile olsa yalnızlığımızdan sıyrılabileceğimiz tek bir an için çok şey feda edilebilir.
Ve tabii ki birkaç soruyu da Günay Karacaoğlu’na sordum. (Bakalım doğru mu anlamışım oyunu?)
Günay sahnede izlediğimiz o “bekleyiş” hali aslında çok sarsıcı. Siyen ve Diha karakterlerine bakınca insan merak ediyor; bu iki kadın yalnızlığı bir kostüm gibi mi giyiyor yoksa yalnızlık artık onların derisi mi olmuş? Birbirlerini gerçekten seviyorlar mı yoksa sadece birbirlerinin yankısına mı muhtaçlar?
Yalnızlık bir kostüm olsaydı soyunurduk kesin… Ama biz onu terletiyoruz, eskittik, yırttık… Yine de üstümüzden düşmüyor. Çünkü o artık derinin altına kadar geçmiş bir şey. Bu iki kadın da aslında bunu yapıyor. O kadar uzun süre üzerleri terli kalmış ki dertleri üzerindekini atmak değil, onunla yaşamayı öğrenmek. Siyen ve Diha birbirini seviyor mu? Seviyorlar… Ama o sevgi öyle “iyi” bir şey değil. Birbirine sarılmıyor, birbirlerine tutunuyorlar. Aradaki fark çok acı aslına bakarsan. Bazen insan sadece birini sevmez… Sadece onun yanında daha az yalnız hisseder. Ve bu, en tehlikeli bağdır. Kolay kolay kopmaz ama çare de olmaz.
Hadi Öldürsene Canikom boyunca bir “katil” figürünü adeta bir kurtarıcı gibi bekliyoruz. Ölüm korkusunun bu kadar kahkahaya dönüşmesi büyüleyici bir ironi. Bir oyuncu olarak, bu kadar karanlık bir temayla sahnede dalga geçebilmek için kendi içindeki hangi “karanlık odalara” girip çıkıyorsun? Korkuyla dalga geçmenin bir formülü var mı?
Formül yok… Ama bir refleks var. Korktuğun şeyle alay etmezsen o, seni yer. Sahnede o karanlıkla dalga geçebiliyorum çünkü onu tanıyorum. Herkesin içinde bir oda var, ışığı açmadığı. Biz oyuncular bazen mecburen o odaya giriyoruz. Hatta orada biraz fazla kalıyoruz. Kahkaha dediğin şey bazen bir savunma mekanizması değil, bir çığlıktır. Sadece sesi değişir, kokusu değişir. Tabii ki çığır çığır olmasına gerek yok… O zaman zaten bir şey yapmaz, sadece bağırırız. Bana, ne yapıyorsun dersen ben aslında korkuyla dalga geçmiyorum… Korkunun benimle dalga geçmesine izin vermiyorum.

Aziz Nesin bu metni yazdığında dünya başka bir yerdi, şimdi başka… 2026 yılında bir kadının, “Hadi öldürsene canikom!” diye seslenmesi 50 yıl öncesine göre daha mı trajik yoksa günümüzün o “modern yalnızlığı” içinde daha mı ironik kalıyor? Zaman bu çığlığı değiştirdi mi?
Aziz Nesin bunu yazdığında dünya daha “dürüsttü” diyemem ama daha az saklıydı. İnsan acı çekiyorsa o acı daha çıplaktı. Bir kadının, “Hadi öldürsene canikom!” demesi gerçekten bir uçurumun kenarında durmak gibiydi. Yani ya düşeceksin ya da biri seni tutacak. Bugün kimse uçurumun kenarında durmuyor. Herkes uçurumun içinde yaşıyor, bu yüzden bu cümle artık eskisi gibi duyulmuyor. Çünkü biz o noktayı geçtik. Eskiden bu bir çığlıktı. Şimdi neredeyse bir replik gibi. Hatta bazen insanlar gülüyor. Çünkü gerçek gelmiyor. Ama işin en acı tarafı şu: Aslında hiç bu kadar gerçek olmamıştı. Modern yalnızlık dediğimiz şey çok tuhaf…
Eskiden yalnızdın, bunu bilirdin. Şimdi yalnızsın ama sürekli birilerinin içindesin. Bildirimlerin var, mesajların var, kalabalıkların var… Ama sana dokunan kimse yok. O yüzden bugün bir kadının, “Hadi öldürsene canikom!” demesi bence daha ironik gibi duruyor ama aslında çok daha trajik. Çünkü bu artık bir isyan değil. Bu bir kabulleniş. En tehlikelisi de bu zaten. İnsan bağırmayı bıraktığında aslında en yüksek sesi çıkarmış olur. Zaman bu çığlığı değiştirdi mi? Evet, sesini değiştirdi. Ama içindeki şey aynı kaldı. Hatta büyüdü. Eskiden bu cümleyi söyleyen kadın yalnızdı. Şimdi… Hepimiz biraz o kadınız.
Son olarak, biraz hayal kuralım… Eğer Aziz Nesin bu akşam oyun dan sonra kulise gelse, yanına otursa ve o muzip gülümsemesiyle sana baksa; ona canlandırdığın karakterle ilgili sormak istediğin tek bir “neden” ne olurdu?
Ben ona çok büyük bir şey sormazdım galiba… Öyle entelektüel bir yerden değil. Şunu sorardım: “Neden bu kadını bu kadar yalnız bıraktın?” Ama bak, bunu sitemle sormazdım, daha çok merakla. Çünkü sahnede o kadını oynarken şunu fark ediyorsun: Bu yalnızlık öyle başına gelmiş bir şey değil. Bu, yavaş yavaş içine yerleşmiş bir şey. Belki Aziz Nesin bana bakıp gülerdi yine o bildiğimiz şekilde…
Ve derdi ki: “Ben yalnız bırakmadım… Siz bıraktınız.” İşte orası… Çünkü tiyatro dediğin, sadece sahnede olan bir şey değil. Biz o karakterleri her akşam oynuyoruz ama o karakterler de bizi oynuyor biraz. Ben bu meslekte çok şey gördüm. Çok alkış da gördüm, çok boş salon da. Yok, gerçi çok boş salon olmadı:) Ama bahsettiğim şeyi anladın. Çok iyi geceler de oldu, “Niye buradayım?” dediğim geceler de.
Bazen emek veriyorsun, karşılığı gelmiyor. Bazen hayatın tam ortasında bir şeyini kaybediyorsun ama akşam yine sahneye çıkıyorsun. İşte o kadın… “Hadi öldürsene canikom!” diyen kadın biraz da o.
O yüzden belki Aziz Nesin’e şunu da eklerdim: “Neden onu kurtarmadın?” değil, “Neden ona bu kadar dayanma gücü verdin?” Çünkü insan bazen ölmek istediğini söyler ama aslında demek istediği şudur: “Ben artık böyle yaşamak istemiyorum.” Ve biz sahnede her akşam o cümleyi söyleyip yine yaşamaya devam ediyoruz. Belki de tiyatro bu yüzden var. Ölemeyenlerin biraz olsun başka bir hayat denemesi için.
Eğer kendinize bir iyilik yapacaksanız Hadi Öldürsene Canikom‘a gidin. Gülün. Siyen beni çok güldürdü. Gidin ve bu derin yalnızlıkla bu kadar gülerek tanışın. Kendinize bir iyilik yaparsınız.
