Hollywood’un Taşı Toprağı Altın

 Hollywood’un Taşı Toprağı Altın

16 Eylül 1932’de devasa Hollywood tabelasının ‘’H’’ harfine tırmandıktan sonra atlayarak hayatına son veren İngiliz oyuncu Peg Entwistle, Hollywood’un arka planındaki karanlık olaylarını yansıtan ilk simgelerden biri olarak kabul edilir. Netflix’in Hollywood’un da Peg’in hikâyesine atıfta bulunan birçok nokta var. 

Hollywood tarihini çekilmiş olan filmlere göre kategorize etmek biraz yetersiz kalabilir. Sessiz sinema döneminden başlayıp günümüze dek uzanan bu şanlı şöhretler bulvarının gelişimine tanık olduğumuz ya da henüz gün yüzüne çıkmayan sayısız skandal, şaşırtıcı yaşanmışlıklar eşlik etmiştir.

Bu yaşanmışlıkların tanımı olarak Artun Yeres’in derlediği Göstermenin Sorumluluğu kitabının önsözündeki, yapımcı Billy Wilder’dan alıntılanan “İlkel toplumlarda sinema olsaydı yönetmenleri tanrı sanırlardı” sözünü gösterebilirim. Keza yapımcılar, menajerler ve yer yer yönetmenlerin himayesinde kalan 1940’ların Hollywood’unu tanımlayabilecek en doğru ifadelerden biridir bu söz. Yani güç kimin elindeyse kamera önünde ve arka planında yaşananlar onun inisiyatifine göre şekilleniyor.

Wilder’ın bu söyleminin günümüzde de hem sinema hem de televizyon sektöründeki geçerliliğini koruduğunu varsaydığımızda sektörü geçmişten kesitler ya da yaşanmış olaylar vasıtasıyla hicveden projeler çoğu zaman değerli işler olarak hafızlarda yer edinmeyi başarabiliyor. 

Mesela Coen Kardeşler’in 2015 senesindeki Hail, Caesar (Yüce Sezar) filmi, bir film stüdyosunda yaşanan gelişmelerden yola çıkarak yapımcı, yönetmen ve oyuncu ekseninde şekillenen eğlenceli Hollywood taşlamalarından biri olmuştu. Coen’ler, taşlamayı oluştururken sadece tek bir karakter üzerinden ilerleme fikrine bağlanmamış, farklı stüdyolar ve Hollywood içindeki farklı meslek dallarına dair kesitler sunarak mevcut hiyerarşik çıkmazı eğlenceli bir dille de olsa detaylıca inceleyebilmemizi sağlamıştı.  

1940’ların sonlarına doğru altın çağını yaşamaya başlayan Hollywood’da sinema perdesinin dışında kalan kulisleri, şöhret olma arzusuna sahip hayalci insanları, en önemlisi de sektörde yaşanan cinsiyetçi ve ırkçı saldırıların boyutlarını Ryan Murphy’nin tasarladığı Hollywood yorumunda deneyimleme şansınız var

Yakın zamandaysa Quentin Tarantino’nun Once Upon a Time in Hollywood  (Bir Zamanlar Hollywood’da) filmi Sharon Tate katliamı ve Manson Tarikatı çevresinde ilerlese de daha çok sektörün o dönemdeki temel gidişatına odaklanan bir Holllywood betimlemesi gerçekleştirdi. Tarantino, bu filminde daha önce Inglourius Basterds ( Soysuzlar Çetesi) ile yaptığı gibi yine kendi tarihi gerçekliğini yaratarak, başta Bruce Lee olmak üzere birçok tanınmış Hollywood simasının yaşanmışlıklarına dair kurmaca yorumlar getirmeyi tercih etmişti. Ki bu süreçte gerçek karakterlerin arasına yerleştirdiği hayali kahramanlarla Hollywood’un iflah olmaz hiyerarşisine dair yerinde hicivler yapmaktan çekinmemişti. Tarantino’nun kendi Hollywood anlatısında oluşturduğu kurmaca dengeye yakın bir ilerleyişe Ryan Murphy yönetmenliğindeki Netflix mini dizisi Hollywood’da da denk geldik. 

1940’ların sonlarına doğru altın çağını yaşamaya başlayan Hollywood’da sinema perdesinin dışında kalan kulisleri, şöhret olma arzusuna sahip hayalci insanları, en önemlisi de sektörde yaşanan cinsiyetçi ve ırkçı saldırıların boyutlarını Ryan Murphy’nin tasarladığı Hollywood yorumunda deneyimleme şansınız var. 

Sektörde Tutunmaya Çalışanlar Hollywood

16 Eylül 1932’de devasa Hollywood tabelasının ‘’H’’ harfine tırmandıktan sonra atlayarak hayatına son veren İngiliz oyuncu Peg Entwistle, Hollywood’un arka planındaki karanlık olaylarını yansıtan ilk simgelerden biri olarak kabul edilir. Netflix’in Hollywood’un da Peg’in hikâyesine atıfta bulunan birçok nokta var. Özellikle ilk projelerini Peg’in intiharına dair bir film çekmeye hazırlanan ekip, projeye siyahi bir başrol oyuncusunun katılmasıyla birlikte yaşanmışlığa ithafen kendi kurmacasını oluşturarak dizinin esas gidişatına da yön vermeyi başarıyorlar. 

Dizi, ilk bölümünde en kötü ihtimal figüranlık yapmak için her gün stüdyo kapılarının önünde bekleyen Jack Castello’nun arayışlarıyla başlıyor. Savaş gazisi olan ve hayattaki tek özelliğini yakışıklılığı olarak gören Castello, şöhrete ulaşma basamaklarını tırmanırken aynı zamanda ailesini de geçindirmek zorunda olduğu için benzinci görünümlü gizli bir genelevi işleten Ernie’nin yanında seks işçiliği yaparak para kazanıyor.  Burada Hollywood’un şöhret ile seks arasında kurduğu soyut ticari köprü, Castello’nun bu yeni işiyle birlikte kendisini göstermekte. Ve hikâyenin devamı ise sadece Jack ile sınırlı kalmayarak sektörde tutunmaya çalışan diğer karakterlerin de olaylara dahil olmasıyla daha geniş bir anlatıya bürünüyor.

Bu esnada şöhret olma ile bedenini satma arasında kurulan bağlantı, ikili ilişkilerin aşırılığı ve ırkçı saldırılar gibi birçok detay eşliğinde oluşturulan alternatif Hollywood evreni, diziyi sektöre dair siyasi ve entelektüel bir taşlamaya dönüştürmüş. Hatta bu yönüyle bazı noktalarda Tarantino’nun Hollywood hikâyesiyle kardeşlik bağı kurduğu da söylenebilir. Karakterlerinin birçoğu sektörden anımsanabilecek simalar olsa da oluşturulan az gerçekçi dünya içinde arzuladıkları hayallere doğru ilerleyen özgün tipler. Büyük Buhran yetmezmiş gibi bir de İkinci Dünya Savaşı’nın ağırlığı altındaki dönemin Amerika’sında, sessiz sinema sonrası Hollywood’da en iyisi olmayı amaçlayan nevi şahsına münhasır insanlar… 

Sinema dünyasına adım atmak ve şöhretler kaldırımında yer almak isteyen bu heyecanlı insanların anlatıldığı bir dizide de ister istemez ihtiras, çarpık ilişkiler ve ters köşe bağlantılarla gelişecek olayların yaşanmasına dair beklenti doğuyor. Ancak Murphy’nin Hollywood’unda bu tarz bir betimden ziyade anlatılan öykünün gidişatı ciddi hamlelere başlayıp ciddiyetsiz bir boyuta bürünüyor.

Şayet sektörün her daim açığa çıkmaya devam edeceği birçok sinir bozucu yanını görmezden gelip kendi tozpembe gerçekliğini aktarmaya başlayan final sekanslarını umursamazsanız Hollywood ile mutlu geçireceğiniz saatleriniz olacaktır.

Yönetmenin hiciv yüklü bir manifesto mu yoksa dönemin Hollywood’una karşı alternatif bir güzelleme mi oluşturduğu çok fazla belli olmuyor. Daha doğrusu, dizinin ortasından sonra karakterlerin alışıldığın dışındaki kişiliklere bölünmeye başlaması ve öykülerin beklentilerin ters yönüne gitmesi böyle bir hissin doğmasına sebebiyet vermiş. 

Taşlama esnasında çatışma noktasına yaklaştığımızda, anlatılan öyküyle paralel ilerleyen ve daha çok karakterleri mutlu sonla buluşturmaya odaklanan bir senaryo gün yüzünde oluyor. Lakin yine de diziyi eleştirel ya da kurmaca güzellemesi yönlerini ayrı ayrı masaya yatırdığımızda her iki yanıyla da memnun edici anektodlara sahip olduğu söylenebilir. 

Dönemi layıkıyla yansıtabilen başarılı bir sanat yönetimi hâkim. Stüdyo mekânları, iç çekimler, kostümler ve kullanılan müzikler bu atmosferin uyuma kavuşmasını sağlamış. Murphy’nin daha önceki projelerde çalıştığı, iş düzenine aşina olduğu isimlerden oluşan bir oyuncu kadrosu var. Çoğu isim, rollerini giymeyi başarabilmiş ve özellikle Ernie karakterindeki Dylan McDermott ile dizinin belki de tek rahatsız edici ismi menajer Henry’e hayat veren Jim Persons’ın performansları, hikâyeyle bağ kurma bakımından kilit roller oynuyor. Hak ettiği saygıyı görememiş Asyalı bir oyuncu, sektöre farklılık kazandırmayı amaçlayan genç bir yönetmen, piyasada yazdığı senaryolarla var olmaya çalışan siyahi bir yazar ve baskılardan dolayı saklanmayı tercih eden birçok eşcinsel karakter Hollywood anlatısının iskeletini oluşturuyor… 

Her ne kadar Ryan Murphy’nin arkadaşlarıyla hazırladığı projenin iyi niyetli tavrına rağmen birçok aksak noktası bulunsa da karakterlerine yazdığı sonlar ve atmosfere uydurduğu öyküsünün gidişatı sizlere tebessüm kazandırabilir. Şayet sektörün her daim açığa çıkmaya devam edeceği birçok sinir bozucu yanını görmezden gelip kendi tozpembe gerçekliğini aktarmaya başlayan final sekanslarını umursamazsanız Hollywood ile mutlu geçireceğiniz saatleriniz olacaktır.

Bu inceleme Episode’un 20. sayısında yayımlanmıştır.

Benzer İçerikler