Eda Akça, MUBI‘de yayınlanan İyi Erkek Yok filmini inceledi.
Afganistan’da bir sokak röportajında sorulan tek bir soru, iki saat boyunca zihninizden çıkmıyor: “İyi erkek var mı?” Dünya prömiyerini 76. Berlinale’nin açılış filmi olarak yapan İyi Erkek Yok (No Good Men), aşkın bazen savaş kadar politik olabileceğini anlatan bir film.
Shahrbanoo Sadat, yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği İyi Erkek Yok’ta başrolü de üstlenerek Naru karakterine hayat veriyor. Festival yolculuğunun ardından MUBI’de izleyiciyle buluşan film bir televizyon kanalında kameraman olarak çalışan Naru, yetenekli olmasına rağmen sürekli eğlence programlarına görevlendiriliyor. Oysa onun istediği tek şey erkek meslektaşları gibi gerçek haberlerin peşinden koşabilmek.
Bir gün bir devlet yetkilisiyle yapılacak röportaja gidebilmek için müdürünü ikna ediyor. Ancak daha kamera açılmadan röportaj iptal oluyor. Gerekçe ise Naru’nun bir kadın olarak çekim sırasında başını örtmemesi. Dönüş yolunda birlikte çalıştığı muhabir Qadiri (Anwar Hashimi) onu biraz oyalamak, biraz da günü kurtarmak istercesine Sevgililer Günü hakkında sokak röportajı yapması için Naru’yu araçtan indiriyor. İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu görev ise filmin asıl hikâyesini başlatıyor.
Naru, sokakta insanlara aşk hakkında sorular sormaya başlıyor. Erkeklerin çoğu konuşmak istemiyor; bazıları yalnızca “Benden geçti.” diyerek uzaklaşıyor. Beklenmedik şekilde kadınlar konuşmaya başlıyor. Naru kocalarının onlara hiç “Seni seviyorum.” deyip demediğini soruyor. Neredeyse her cevap aynı yere çıkıyor. Kadınların büyük bölümü hayatlarında hiç bu cümleyi duymadıklarını söylüyorlar. Bu kez Naru soruyu tersine çeviriyor: “Peki ya siz hiç söylediniz mi?” Bazıları eskiden söylediklerini ama artık söylemediklerini anlatıyor, kimileri ise eşine bunu hiçbir zaman söylemediğini. Naru’nun sorduğu son soru ise filmin de merkezine yerleşiyor: “Afganistan’da iyi erkek var mı?” Cevap konusunda tüm kadınlar hemfikir: “Yok.”
Bir Kadının Kamerasından Afganistan
Yapılan röportaj yalnızca kadınların erkekler hakkındaki düşüncelerini ortaya koymuyor; yıllardır savaş, yoksulluk, zorla evlilikler ve baskılarla şekillenen bir toplumun duygularla kurduğu ilişkiyi de görünür kılıyor. İnsanların sevmek için bile yeterince alan bulamadığı bir dünyada “İyi erkek var mı?””sorusu, bir sokak röportajının çok ötesine geçerek filmin temel meselesine dönüşüyor.
Naru’nun hazırladığı bu röportaj çalıştığı kanalda büyük yankı uyandırıyor. Çünkü ilk kez bir kadın sahaya çıkıyor ve bu sayede ilk kez kadınlar kameraya konuşmayı kabul ediyor. Bu durum ekipteki diğer kişiler gibi savaş muhabiri Qadiri’nin de dikkatini çekiyor. Qadiri, Naru’yu kameraman olarak kendi ekibine alıyor ve birlikte çalışmaya başlıyorlar. Taliban’ın elinde tutulan kadınlarla yapılan röportajlardan saha haberlerine kadar birçok önemli işe imza atıyorlar.
Film burada kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü ve bu alanda var olabilmek için verdikleri mücadeleyi de odağına alıyor. Bir restoranda kadınlarla birlikte gelen müşteriler doğrudan “aile bölümüne” yönlendiriliyor. Karanlık ve arka tarafta kalan bu bölümün aksine, erkeklerin oturduğu salon daha geniş, daha aydınlık ve hatta akvaryumuyla çok daha özenli. Naru ise buna itiraz ediyor. “Biz aile değiliz, arkadaşız.” diyerek Qadiri’yle erkeklerin bulunduğu bölüme oturmakta ısrar ediyor. Benzer bir tavrı, güvenlik görevlilerinin kadınların çantalarını aramamasına itiraz edip kendi çantasını özellikle kontrol ettirdiği sahnede de görüyoruz. Naru’nun istediği ayrıcalık değil; erkeklerle aynı muameleyi görmek. Sadat da filmin politik duruşunu tam da gündelik hayatın içinden gelen bu küçük anların içine yerleştiriyor.
“İyi Erkek” Kim?
Qadiri ise filmin başından beri sorulan soruya verdiğimiz kesin cevabı yeniden düşünmemize neden olan ilk karakter. Naru’ya saygı duyuyor, yeteneğini görüyor, onu destekliyor. Naru’nun boşanma sürecinde yaşadığı zorluklarda yanında oluyor, oğlunu koruyor ve onunla gerçek bir ekip arkadaşı gibi çalışıyor. İzleyici olarak bir noktadan sonra biz de Naru gibi kendi cevabımızdan şüphe etmeye başlıyoruz. Belki de gerçekten iyi erkekler vardır.
Fakat Sadat tam da burada kolay bir cevap vermekten kaçınıyor. Qadiri evli, çocuk sahibi ve zamanla Naru’ya karşı duygular geliştirmeye başlıyor. Filmin gri alanı da tam bu noktada beliriyor. Diğer erkeklerden daha anlayışlı, daha eşitlikçi ve daha saygılı olması onu “iyi erkek” yapmaya yetiyor mu? Yoksa evli olmasına rağmen başka bir kadına âşık olması, onu da aynı toplumsal çelişkilerin bir parçası hâline mi getiriyor? Film bu soruların hiçbirini kesin bir yanıtla kapatmıyor. Qadiri, Naru’nun yıllardır inandığı “İyi erkek yoktur.” düşüncesini sarsıyor ama onu tamamen yıkamıyor.
“İkimiz de yürüyoruz.”
“Ben kendi yolumdayım.”

Filmin son bölümü ise kişisel hikâyeyi ülkenin kaderiyle iç içe geçiriyor. Çalıştıkları televizyon kanalının tarafsız yayıncılığı nedeniyle Naru ve Qadiri’nin de içinde bulunduğu ekip arkadaşlarının düğününe saldırı düzenleniyor ve bu saldırıda birçok ekip arkadaşları hayatını kaybediyor. Ardından Taliban’ın ilerleyişi hızlanıyor. Hapishaneler boşaltılıyor, devlet düzeni çöküyor, insanlar ülkeden kaçabilmek için havalimanlarına akın ediyor. Film, son yılların en büyük insani krizlerinden birini bireylerin gözünden anlatmayı başarıyor.
Bu kaosun içinde Qadiri’nin basın mensubu olması ona ülkeden ayrılma imkânı sağlıyor. Ancak o, bu hakkı kullanmadan önce Naru ve oğlunu buluyor. Onları havalimanına götürüyor, gitmeleri için bir şekilde ikna ediyor ve havaalanına götürmeyi başarıyor. Ayrılık anında ilk kez ve muhtemelen son kez birbirlerini öpüyorlar.
Peki Qadiri neden kendini, eşini, ailesini değil de Naru’yu ve oğlunu kurtarmayı seçiyor? Bu bir fedakârlık mı, bir aşk hikâyesinin son hamlesi mi, yoksa bencil bir tercih mi? Sadat bu soruların hiçbirine net bir cevap vermiyor. Çünkü İyi Erkek Yok, iyi erkeklerin var olup olmadığını anlatan bir film değil; savaşın ve ataerkil düzenin, insanların seçimlerini ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri nasıl dönüştürdüğünü anlatan bir hikâye.
Dikenler ve Çiçekler
Film savaşı, romantizmi ve mizahı birbirinden ayrı üç tür gibi ele almıyor. Tam tersine, Afganistan’da gündelik hayatın içinde bunların zaten aynı anda var olduğunu gösteriyor. Naru ile Qadiri’nin birbirlerine şakalaşmaları, bir sonraki sahnede ölüm haberine koşmaları ya da Taliban’ın gölgesinde mutlu anları yaşamaları, hayatın savaş yüzünden tek bir duyguya indirgenemeyeceğini hatırlatıyor. İnsanlar âşık oluyor, gülüyor, yas tutuyor ve ertesi gün yeniden hayatın içine karışıyor. Filmin tonunu bu kadar etkileyici kılan da tam olarak bu denge.
Bu yaklaşım filmin daha ilk dakikalarında kendini hissettiriyor. Açılış jeneriğinde karşımıza çıkan kaktüsler, filmin dünyasını özetleyen güçlü bir metafor. Dikenlerle kaplı gövdelerinin ucunda açan çiçekler gibi, bu hikâyedeki insanlar da savaşın, baskının ve kayıpların içinde yaşamaya, sevmeye ve umut etmeye devam ediyor. Sadat’ın kamerası ne dikenleri görmezden geliyor ne de yalnızca çiçeklere odaklanıyor; ikisinin aynı anda var olabileceğini hatırlatıyor.
İzler
Kaktüslerin dikenleri yalnızca filmin atmosferini değil, savaşın insanların hayatında bıraktığı izleri de anımsatıyor. Dikenlerin bireylerde nasıl izler bıraktığı sorgulanıyor. Kadınların kendi aralarında yaptığı kısa ama sarsıcı bir sohbette içlerinden biri, Afgan erkeklerinin de savaşın yükünü taşıdığını, onların da travmaları olduğunu söylüyor. Naru’nun cevabı ise filmin bütün politik tavrını tek cümlede özetliyor: “Peki kadınların da yok mu?”
Bu soru, erkeklerin yaşadığı travmayı inkâr etmiyor; aksine kabul ediyor. Ancak aynı zamanda önemli bir ayrım yapıyor. Travma, bir davranışı açıklayabilir ama onu meşrulaştıramaz. Erkeklerin yıllardır savaşın içinde büyümüş olmaları kadınların da aynı savaşın yüklerini taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor.
Film bittiğinde zihnimizdeki soru artık yalnızca “İyi erkek var mı?” olmuyor. Çünkü çok daha derin bir sorgulamanın içine davet ediliyoruz: Savaşın ve ataerkil düzenin şekillendirdiği bir dünyada gerçekten iyi kalmak mümkün mü?
