RÖPORTAJ│ NAZ GÖKTAN

 RÖPORTAJ│ NAZ GÖKTAN

Bu röportaj Episode Yerli’nin 25. sayısında yayımlanmıştır.

Röportaj: Özlem Özdemir

Fotoğraf: Özge Bayındır Öztürk

Doğduğun Ev Kaderindir dizisinde Emine karakteriyle izleyicilerin dikkatini çeken Naz Göktan ile buluştuk; baleyle başlayan, tiyatroyla devam eden oyunculuk serüvenini, pandeminin tiyatro sahnelerine etkisini ve elbette Emine’nin dönüşümünü konuştuk. 


Çok küçük yaşta bale eğitimine başlamışsınız. Okurlarımızın sizi daha yakından tanıması için önce bunu konuşalım istiyorum. Nasıl bir ailede, çevrede büyüdünüz. Baleye nasıl başladınız ve çocukken okulla birlikte nasıl ilerledi?

Herkesin ailesi kendine çok kıymetli gelir elbette benimkiler de benim için öyleler. Dört kişilik çekirdek ailenin en küçük üyesiyim. Dolu dolu geçen çok güzel bir çocukluğum oldu. Değer gördüğüm, saygı gördüğüm ve çok sevildiğim bir ailem ve çevrem oldu. Sanıyorum annemin ve babamın bizim için inşa ettikleri hayatta prensipleri, iyi bir insan olmamız üzerine kuruluydu. Dürüstlüğün ön planda olduğu, insanların birbirine yalan söylemediği, duygularımızı rahatça ve en hakiki şekliyle paylaşmaktan kaçınmadığımız, birlikte ağlayıp birlikte güldüğümüz bir ailemiz oldu. Sofraya birlikte oturan, sohbet eden, birbirinin hayatıyla ilgili olan, dertleşmeyi bilen ama aynı zamanda kavga etmeyi de becerebilen dört kişiydik. Annem ve babam bizi önce iyi insanlar, sonra da mesleğine tutkuyla bağlı, çalışkan, azimli, donanımlı insanlar olarak yetiştirmeyi arzu etmişler. Biz de elimizden geldiğince o emeğin, çabanın ve özverinin ürünleri olmaya gayret ediyoruz. 

Bale, 3 yaşında tanıştığım, annemin ve ablamın zoruyla ağlayarak gittiğim ama ikinci gün çantamı hazırlayıp kapıda gitmeyi beklediğim bir yuva oldu benim için. Ayakta duramazken dans etmeye başladım. Müzik, sahne, kostümün ne olduğunu bale sayesinde gördüm, tanıdım. Bale olmadan ben, ben olmazdım sanırım. Sanatla ilk merhabam baleyle oldu. Onun dışında annem ve babam, 3-4 yaşlarında bizi operaya, baleye, tiyatroya, sinemaya götürmeye başlamıştı zaten. Liseyi Ankara Özel Tevfik Fikret Lisesi’nde okudum; orada da her zaman tiyatro kulübündeydim. Okulum sayesinde sanatla iç içe oldum. Sanırım bu son, benim için kaçınılmazdı…

Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde başlıyorsunuz üniversite eğitiminize. DTCF kantininde, sıralarında sanatın, edebiyatın, siyasetin konuşulduğu bir fakültedir. Çok iyi oyuncular, yazarlar da yetiştirdi. Sizde nasıl bir etkisi var DTCF’nin?

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi çok kıymetli bir üniversite. Duruşu, tarihi, yetiştirdiği insanlar… Dolayısıyla böyle köklü bir okulda okumak benim için çok önemli elbette. Dil Tarih de İletişim Fakültesi de dediğiniz gibi sanatı, felsefeyi, edebiyatı, siyaseti dibine kadar yaşayacağınız, kantin masalarında sohbet ve tartışma konusu edebileceğiniz iki okul. Buralarda okuduğum için şanslıyım. Daha sonra edindiğim sanatçı kimliğime ve Bilkent Tiyatro’da aldığım derslere katkısı çok büyüktü. İyi ki üç okulu da okumuşum.

Oyunların dijitalleşmesi konusu çok büyük ve tartışmalı bir konu. Zaman zaman ben de kendimi ekran karşısında buldum, yalan söyleyemeyeceğim; bunun bu dönemde bir alternatif olarak kullanılmasını çok iyi anlıyor ve asla yadırgamıyorum. Hem seyirci hem tiyatro için büyük bir maddi manevi kazanım bu. Ancak tiyatro benim için canlı izlenmesi gereken bir performans. Bütün dinamiği o canlılık üzerine kurulu. Dolayısıyla hakiki olan, yerinde izlenen tiyatro benim için. Asla pandemiden sonra bir alternatif mecra olarak kalacağını düşünmüyorum. Bir tiyatroseverin de evinden bilet alıp ekranda izlemeyi tercih edeceğini sanmıyorum. Umarım eski günlere, eski usullerle geri döneriz. Biz canlı canlı bekliyor olacağız seyircimizi.

Buraya kadar konuştuklarımızda şehrimiz genel olarak Ankara. Sonrasında artık İstanbul’daki yıllarınız başlıyor. Bu kararı nasıl aldınız, Ankara’dan ayrılmak zor oldu mu?

Aslında kararı ben almadım. Hayatım da işim de Ankara’daydı, halen de öyle. İşimin bir diğer parçası da İstanbul’da olduğu için diziyle birlikte İstanbul’a taşındım. Ama halen bir ayağım Ankara’da. Dolayısıyla evet; Ankara’ya âşık bir Ankaralı olarak şehir değiştirmek zor oldu. Ama aslında bir şehri de kıymetli yapan içinde biriktirdiğiniz anılar. İstanbul da benim için çok kıymetli bu sebeple.

Doğduğun Ev Kaderindir… Projeyi ilk okuduğunuzda en çok nelerden etkilendiniz? Ayrıca ekrandaki ilk işiniz bu dizi, yeri ayrıdır diye tahmin ediyorum.

Evet, Doğduğun Ev Kaderindir benim ilk işim, o anlamda ekrandaki ilk göz ağrım. Her şeyiyle kıymetlim. Projenin benim adıma en etkileyici tarafı, gerçek bir hayat hikâyesi oluşu. Yaşanmış, deneyimlenmiş olması. Bunun ötesinde çok değer verdiğim, hayran olduğum oyuncularla çalışmak beni çok heyecanlandırmıştı. Çok kıymetli, yine hayran olduğum, her işini zevkle takip ettiğim senaristimiz Eylem Canpolat beni çok çok heyecanlandırmıştı. Çağrı Bayrak hocamla çalışacak olmak ayrı bir heyecan mutluluktu.. Bugün 37. bölümü çekerken halen aynı heyecanı, mutluluğu ve gururu taşıyorum. İyi ki beni seçmişler.


Emine, büyüdüğü mahallede kendini sıkışmış hisseden, eğitimini tamamlayamamış, kendini en yakın dostu/kardeşi ile karşılaştıran, özgüven sorunları yaşayan bir kadındı. Fakat bölümler ilerledikçe Emine’nin yolculuğu da çok doğal ve başarılı bir biçimde gelişti bence. Artık kendi yolunu bulmaya, hayatını kurmaya çalışan; Faruk gibi bir erkekten ya da erkeklerden değil de çözümü kendinde arayan bir kadın. Siz nasıl buluyorsunuz Emine’yi ve onun bölümler boyunca değişen yolculuğunu?

Emine zor bir çocukluk geçirmiş, hayalleri mahallenin ve annesiyle işlettiği bakkal dükkânının çok ötesine taşmış ancak yaşadığı gerçekleri o mahalle ve bakkalla sınırlı kalmış bir kızdı. Zeynep’e  hayranlığı onu hep aslında bir adım geri götürüyordu. Emine aslında zeki ama fırsatı olmamış dediğimiz kızlardandı. Ah, zehir gibi kız ama kalmış o mahallenin içinde, keşke biri elinden tutsa diyeceğimiz bir kızdı. İlerleyen bölümlerde Faruk’la ilişkisinden çok şey öğrenerek çıktı Emine. Çektiği acının yanında kendi kıymetini, ailesinin kıymetini, dostunun, kardeşinin değerini görerek sıyrıldı o hikâyeden. Parayı hiçbir zaman birinci hedef olarak görerek gitmedi Faruk’a ama Faruk’un imkânları Emine için özeldi; o imkânlardan yararlanmak gözünü yer yer boyadı Emine’nin. Yıllarca hayalini kurduğu şeylerin önüne serilmesi onu cezbetti. Ama iş kendi değerini görmeye, bir kadın olarak gördüğü manevi şiddetin farkına varmaya gelince kendini seçti Emine. İyi ki öyle yaptı. Şahane bir yolculuk oldu bana da yaşattığı. Her yeni bölümde heyecanlanıyorum.

Emine özellikle bu sezonda aklın sesi de bir yandan. Zeynep’i içine düştüğü karanlıktan ya da sürekli kendini suçlayan ruh halinden çıkartmaya çalışıyor.


Evet; her zaman akıl veren, bilmiş bir tavrı vardı Emine’nin ama yeni sezonla birlikte iyice mantık ve aklın sesi oldu. Özellikle Zeynep’le kurduğu ilişkide böyle bir görev edindi kendine. Seviyorum o hallerini. Kendime benzetiyorum.

Doğduğun Ev Kaderindir, sahici karakterler ve hikâyeler anlatıyor bence. Büyük sözler etmeden ama günümüzde en can yakıcı meselelerden biri olan kadına şiddet konusuna da çok iyi noktalardan değinerek. Siz neler düşünürsünüz bu konuda?

Yaptığınız işin birilerini etkileyeceğini bilerek yapmak çok büyük bir sorumluluk. Ben bu mesleği böyle bir gücü kullanacağımı bilerek seçtim. Sahnede bir kişinin bile hayatında bir şey değiştirmenin ya da dönüştürmenin kıymetini size anlatamam. Bu sebeple içinde bulunduğum işlerin söyleyecek bir sözü olması çok hayati benim için. Biz sahnede de metin seçerken aynı motivasyonla hareket ediyoruz. Bu eser ile seyirciye ne söyleyeceğiz? Hayatlarında ne değişecek bu kapıdan çıkıp gittiklerinde? Bunları soruyoruz kendimize. Buna verecek bir cevabınız yoksa yaptığınız işin de bir manası olmuyor. Dolayısıyla Doğduğun Ev Kaderindir’in benim için bu manada değeri çok büyük. Bir kadın hikâyesi Doğduğun Ev Kaderindir. Gencinin, yaşlısının, çocuğunun, zengininin, fakirinin, mahalleli olanının, şehirli olanının ortak hikâyesi. Ortak acısı ve ortak mücadelesi bu dizi. Çok mutluyum kadının gücüne güç, sesine ses kattığımız için. “Kadın kadının kurdu değil yurdudur,” dedik. En güzel şeyi söyledik. 8 Mart’ta yazdığım bir yazıda şöyle demiştim.
“Biz el ele tutuşacağız

Yok etmeye çalıştığınız yerden biteceğiz çiçek gibi

Kestiğiniz yerden budanacak dallarımız

Sildiğiniz yerde parlayacak adlarımız, vurduğunuz yerde büyüyecek gücümüz Sıktığınız yerde daha güçle atacak kalbimiz.”

Genelde dizilerde ana karakterlerin aşk- kavuşamama hikâyeleri ya da aksiyon sahneleri merakla izlenir ama Doğduğun Ev Kaderindir’de en merakla beklediğim sahneler, birlikte yaşayan kadınların sohbet ettikleri, gündelik hayatta eğlendikleri, dertleştikleri ya da meyhaneye gidip eğlendikleri sahneler oluyor. Sanki biraz da özlemişiz böyle sahneleri izlemeyi, hayatın içinden sahneler, kadınları sohbet ederken, tartışırken ya da eğlenirken görmeyi…

Seyirci olarak benim de özlem duyduğum sahneler öyle sahneler oluyor açıkçası. Dizi aslında her şeyiyle bir bütün. Ana karakterler kadar sevilen bir kadronuz varsa arkanızda sırtınız yere gelmiyor. Bir bütün olarak hikâyeleri takip edip heyecanlanabiliyorsa seyirci ondan güzeli yok. Ama başroller gidince kanal değişiyorsa problem başlıyor. Biz Doğduğun Ev Kaderindir ailesi olarak bir bütün olmayı, birbirimizi yükseltmeyi, dengelemeyi, sevmeyi o kadar iyi becerdik ki bence, o sahnelerin tadı tuzu ondan güzel oluyor. Herkes çok özenle, özveriyle, aşkla yapıyor işini, birbirinin gözünün içine bakarak, severek, sayarak, tutkuyla. İşte o zaman meyhane sahnesi de güzel oluyor, aşk sahneleri de.

İzleyicilerden aldığınız en ilginç yorumlar neler Emine’ye ya da diziye dair?
Ben en çok, “Bizden biri gibisin,” yorumuna bayılıyorum. En sevdiğim eleştiri bu. Emine mahallenin kızı gerçekten, o bakkala gitsem seni görürmüşüm gibi hissediyorum, keşke arkadaşım olsan diyenler var. Çok mutlu oluyorum. Hepsiyle oturup bir kahve içesim var. Bazen bazı seyircilerimiz senaryoyu benim yazdığımı düşünüyor. “Canım söyle Zeynep’e Barışla evlensin, hadi sen de artık üzme anneni,” yazıyorlar. Onlara da bayılıyorum. Beni Naz değil de Emine sananlar da var tabii. Herkese “ama bu dizi” diyesim de oluyor bazen 🙂

Önümüzdeki döneme dair tiyatro ve sinemaya dair planlarınız, hedefleriniz nelerdir?
İçimde her geçen gün büyüyen bir tiyatro özlemi var. Bu yüzden umarım pandemi biter ve sahneye, seyircimize, alkışlarımıza kavuşuruz. Her şey normale dönerse Sahne 367 bünyesinde Soytarılar 2024 ve Resimli Osmanlı Tarihi oyunlarım devam edecek. Yeni oyunlar için de kolları sıvadık. Dileğim, yeni sezonda tiyatroyla bütünleşmek, özlem gidermek. Sinema filmi çekmeyi çok istiyorum. Görüşmelerim oldu, umarım olmaya da devam eder. Çalışmayı çok arzu ettiğim yönetmenler var, içinde olmayı çok isteyeceğim işler mutlaka olacaktır. Dolayısıyla çalışmaya, üretmeye devam.

Son dönemlerde izlediğiniz ve çok başarılı bulduğunuz yerli/yabancı diziler var mı?
Bir Başkadır’a bayıldım. Gurur duyduğum, imrendiğim bir iş olmuş. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Yabancı dizilerde de Unorthodox, Kalifat, When They See Us bayıldığım işlerdi. Herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

Mutlaka sahnede ya da ekranda canlandırmak istediğiniz tarihi karakterler hangileri?
Afife Jale, Kleopatra, Frida Kahlo, Sabiha Gökçen, Maria Callas ve Marina Abramoviç… Bu özel kadınları canlandırmak inanılmaz büyük bir gurur olurdu.

Keşke uyarlansa dediğiniz yerli/yabancı edebiyat eserleri nelerdir?

Onur Ünlü/Kız Çocuğu, Hakan Günday/Az.

Ben görüyorum filmleri, her satırı okurken görüyorum. Hemen uyarlanmalı, ben talibim oynamaya, ah keşke…

Başucu kitaplarınız/filmleriniz/müzikleriniz nelerdir? Birden fazla kez okumaktan/izlemekten/dinlemekten sıkılmadığınız…

Başucu kitabım: Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı

Başucu filmim: Harry Potter serisi (10 kez izledim sanırım, asla doymam.)

Başucu animasyonum: Soul

Başucu müziğim: Gustavo Dudamel – Danzon No.2 Orquesta Sinfonica Simon Bolivar

Benzer İçerikler