Sporsuz Günlere 5 Spor Belgeseli

     Sporsuz Günlere 5 Spor Belgeseli

    Koronavirüs salgını sağ olsun, kuruduk kaldık; ne futbol var ne boks, ne rugby ne basketbol… Curling bile yok! Bu halde, biraz eski müsabakalara düşmek durumunda kaldık biraz da spor filmlerine, dizilerine, belgesellerine. Futbola ve boksa meftun, basketbolu da biraz seven bir birey olarak ben de bu dönemi spor yapımları izleyip spor oyunlarına dair heyecanımı ve bilgimi tazeleyerek geçiriyorum. Bu vesileyle sizlere de çeşitli yapımlar önerdim.

    Bu listede spor konulu beş dizi ya da belgesel bulacaksınız. Bana kalsa hepsi futbol ve bokstan müteşekkil olurdu fakat başka insanların başka zevkleri olduğunun da farkındayım neyse ki. Hem, çoğu zaman mühim olan ve bizi etkileyen hikayedir. Bu yüzden, hangi spor dalından hoşlanıyorsanız hoşlanın, bu listedeki yapımlara bir göz atmanızı şiddetle öneririm.

    Sunderland ‘Till I Die

    Sunderland benim için özel kulüplerdendir. Kendileriyle yıllar boyu Premier Lig şampiyonluğu mücadelesi verdikten sonra şampiyonluğu bir türlü alamasam da UEFA Kupası zaferi görmüş, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale kadar yükselmiş bir teknik direktör olarak Manchester United’ın yolunu tutmuştum. Yıllar sonra tekrar Sunderland’e döndüğümdeyse gazeteler “Efsane geri döndü!”, “Mekanın sahibi” gibi başlıklar atıyordu.

    Bütün bunlar, ufacık bir laptop’a sığan alternatif bir dünyada gerçekleşti tabii: Football Manager 2016’da (2017 de olabilir, emin değilim). Gerçekte ise tarihi 1879’a uzanan bu köklü İngiliz kulübü, Sunderland, güzel günlerin çok uzağında: 2016/2017 sezonu sonunda küme düştüler, üstelik düşüşleri bununla kalmadı. Bu güzel kulüp, artık İngiltere liglerinin üçüncü kademesinde, League One’da mücadele ediyor. Adını Sunderland tribünlerinin “Ölene kadar Sunderland!” anlamına gelen tezahüratından alan Netflix yapımı Sunderland ‘Till I Die da 2017/2018 sezonundan itibaren kulübün toparlanma mücadelesini konu ediyor. Kulübün 2018/2019 mücadelesini ele alan ikinci sezon da yakın zamanda yayınlandı. Futboldan biraz bile hoşlanıyorsanız Sunderland ‘Till I Die mutlaka izlemeniz gereken bir yapım.

    Facing Ali

    Küçüktüm, hangi kanalda hatırlamıyorum, bazı geceler boks maçları verilirdi. Sabaha kadar oturma izni alabilmek için elimden geleni yapar, maçları izlemeye çalışırdım. Boksu niye bu kadar sevdim, emin değilim. Belki satranca benzediğinden ama çok daha ‘sahici’ olduğundan: Yanlış bir hamlede yumruğu yersin. Bu, birkaç taşının devrilmesinden çok daha fazla can yakar! Belki de rakibini yere seren boksörün kendi zaferini kutlamadan önce rakibinin yumruğunu havaya kaldırmasından (en azından çoğu zaman, yoksa ben de biliyorum Mike Tyson’ın rakibinin kulağını kopardığını falan) hoşlanmışımdır. Bir de boks öyle bir oyundur ki çok gerçek hikayeler barındırır: Bunlardan en gerçeği, en heyecan vericisi Muhammed Ali’nin hikayesidir.

    Hemen herkese göre ağır sıkletin en büyük ismi olan Ali, kariyerinin en iyi döneminde Vietnam Savaşı’nı desteklemeyi reddedip “Vietkong benim düşmanım değil, bana hiç ‘zenci’ demediler,” deyince boks lisansından olmuştur. Şampiyonluk kemerleri de elinden alınmıştır. Üç yıl boyunca bir gösteri maçında bile dövüşemeyen Ali’nin dönüşü ise başlarda zor olmuştur. Artık eskisi kadar hızlı değildir ve şimdi karşısında çok güçlü rakipler vardır. Ancak Ali, onları da devirip yeniden dünya boks şampiyonu olmayı başarır. Tekrar dünya şampiyonluğu kemeri ellerinde yükselen Ali’nin bu zaferi, esasında Vietkong’un, siyahilerin, dünyanın tüm ezilenlerinin zaferidir.

    Birçok iyi Ali belgeseli, filmi izledim. Facing Ali, sanırım bunların en iyisiydi. Çünkü onu rakiplerinin gözünden görme şansı veriyordu bizlere. Yönetmenliğini Peter McCormack’ın yaptığı Facing Ali‘de Joe Frazier, George Foreman, Henry Cooper, Earnie Shavers gibi Ali’nin en esaslı rakipleri Ali’yi anlatıyor. Bu rakipler arasında Ali’ye maç önünde ısrarla eski adıyla, “Cassius Clay” diye hitap eden ve bu yüzden maç boyunca Ali’nin “Benim adım ne? Adımı söyle!” bağırışları arasından dayak yiyen Ernie Terrell da var. Yani, hep de Ali’ye çok saygı duyan isimler konuşmuyor!

    Şimdi gelelim üzücü habere: Bu şahane belgesel, maalesef Netflix’te yok. Bir ara vardı. Ancak biraz araştırmayla bulabilir ve izleyebilirsiniz, izlemelisiniz.

    Bobby Robson: More Than A Manager 

    Ondan daha başarılı birçok teknik direktör sayabilirsiniz. Ancak belgeselin adında da dediği gibi o “Bir teknik direktörden fazlası”ydı ve İngiltere’de kimse sorsanız, hemen hepsi aynı şeyi söyler: “Bobby Robsono, hocaların hocasıdır.”

    Futbolculuğunun ardından teknik direktör olarak ilk durağı Ipswich Town gibi pek de büyük sayılmayacak bir kulüp olmuştur. Yıl 1965’tir ve 1982’de bir süredir başarıya hasret İngiltere Milli Takımı’nın başına geçerken Ipswich Town’a bir İngiltere FA Kupası, bir de UEFA Kupası kazandırmıştır. İngiltere’nin başında kupa alamasa da 1986 Dünya Kupası’nda çeyrek final görmüş, Diego Armando Maradona’nın “Tanrı’nın Eli” golüne elenmiştir. 1990 Dünya Kupası’na ise elemelerde hiç gol yemeden katılmayı başarmış, yarı finalde ise turnuvayı şampiyon tamamlayacak Batı Almanya’ya penaltılar elenmiştir. Bu da Bobby Robson’ı İngiltere’yi bir Dünya Kupası yarı finaline taşıyabilen ikinci teknik direktör yapmıştır. Robson’ın bundan sonraki durakları ikişer lig şampiyonluğu kazandığı PSV Eindhoven ve Porto’nun yanı sıra Sporting Lisbon, Barcelona ve Newcastle United olmuştur. Barcelona’yla şampiyonluk kazanamasa da Kral Kupası, İspanya Süper Kupası ve Avrupa Kupa Galipleri Kupası zaferleri yaşamayı başarmıştır. Ayrıca Katalana ekibine fenomen Ronaldo’yu katan da Bobby Robson’dır. Yine bu Barcelona günlerinde teknik ekibine aldığı ve henüz futbol dünyasında kimsenin adını sanını bilmediği bir isim ise yıllar sonra futbol tarihinin en büyük teknik direktörlerinden biri olarak anılacaktır: Jose Mourinho.

    İngiliz yapımı Bobby Robson: More Than A Manager kıvrak zekasıyla birçok teknik direktöre ilham kaynağı olmuş bu olağanüstü adamın teknik direktörlük yıllarını dönüm noktalarıyla ele alan bir belgesel. Futbol meraklısıysanız kaçırmamalısınız; üstelik halihazırda Netflix’ten izleyebilirsiniz.

    Forbidden Games: The Justin Fashanu Story

    2 Mayıs 1998’de, Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da bir adam kendini astı. Bu adamın adı Justin Fashanu’ydu ve herkes onu tanıyordu. 1981’de Norwich City’den dönemin Brian Clough yönetimindeki efsanevi takımı Notthingham Forest’a transfer olurken 1 milyon pound bonservis bedeli barajını aşan ilk siyahi futbolcu olmuştu. Ancak onu asıl meşhur eden, eşcinselliğini açıklayan ilk futbolcu olmasıydı. Bu kadar ‘erkek egemen’ bir dünyada bu kabul edilebilir değildi ve ondan sonra Justin Fashanu’nun hayatı tepetaklak oldu. Arkadaşları ona sırtını döndü. Notthingam Forest’tan uzaklaştırıldı, sonra gittiği takımda ağır bir sakatlık yaşadı. Tekrar toparlanmaya çalışadursun, çıktığı her maçta homofobik taraftarların hakaretlerine maruz kalıyordu. Bir noktada İngiltere’de futbolu noktalamaya, Amerika’ya gitmeye karar verdi. Fakat çok sürmedi, orada da 17 yaşında bir çocuğu taciz etmekle suçlandı. Suçlamaların pek bir dayanağı yoktu ancak Justin Fashanu, eşcinsel bir siyahi olarak adil yargılanmayacağını biliyordu. Birkaç gün tutuklu kaldıktan sonra salıverildiğinde takvim sayfaları Mart 1998’deydi. Fashanu daha fazla dayanamadı, sadece bir ay sonra canına kıydı.

    Bu trajik öykü, 2017’de Netflix tarafından Forbidden Games: The Justin Fashanu Story belgeselleştirildi. Bir belgesel film olarak ne kadar başarılı, belki tartışılır; ancak anlattığı hikayenin çok önemli ve trajik olduğu su götürmez bir gerçek.

    Senna

    Motor sporlarına hiç merakım olmadı. Sadece, küçükken Colin McRae Rally oyununu oynamayı çok severdim. Bir de F1 2011 oyunuyla epey vakit geçirmiştim çünkü o yıl bu belgeseli, Senna’yı izlemiştim.

    Adından da anlayacağınız üzere belgesel, Formula 1 tarihinin efsanevi ismi Ayrton Senna’yı konu alıyor. 80’lerin ortasından 1994’e dek Fransız Formula 1 pilotu Alain Prost’la müthiş bir rekabete giren Brezilyalı pilota olan sevgi motor sporu meraklılarını aşmıştır. Senna, Brezilya’nın yoksul halkı için bir halk kahramanı olmuştur. İkilinin rekabeti Formula 1’e altın çağını yaşatırken, rekabetin sonunu ise Formula 1 yönetiminin skandal kararları getirmiştir. 1 Mayıs 1994’te, San Marino Grand Prix’inde motor yarışları tarihinin en acı ve göz göre göre geliyorum diyen kazalarından birinde, Aytron Senna hayatını kaybetmiştir.

    Netflix üzerinden izleyebileceğiniz 2010 yapımı Senna belgeseli, insanı motor sporlarıyla ilgilensin ilgilenmesin ekran başına kitliyor.

    Benzer İçerikler