Episode Dergi Haziran sayısında Ayşe Özyılmazel kapak konuğumuz, yeni sezonuyla Disney+‘ta olanThe Bear‘i değerlendiriyor.
Hayat dersi: Bazı şeyler tamir olmaz. Düzeltmeye çalıştıkça sonunda bozduğun sen olursun.
Ve mükemmeliyetçilik yaşamı ıskalamanın en kestirme yoludur.
Kapak konumuz The Bear. 2022 Haziran sonunda kaotik mutfak sahneleri, yakın plan çekimleri, seyircinin kopamadığı hikâyesi ve Jeremy Allen White’ı en seksi erkekler listelerine zirveden sokmasıyla dizi âlemine bomba gibi düşen Christopher Storer işi. İzlerken insan düşünmeden edemiyor; başarılı travmatik çocuklar görünürde şahane işler yaparken neden kendilerini öldürüyor?
Pandoranın kutusu tabii ki çocuklukta. Ah, bu çocukluklar ve yakamızdan düşmeyen travmaları.
Bu yazıyı okuyorsanız zaten mevzuyu biliyorsunuz. Carmy, abisi Mike ile çocukluklarından beri mutfakta yemek yapıyor. Abisine hayran bir erkek kardeş. Çalkantılı aile hayatlarında güveni mutfakta buluyor yani. Eh, mutfak evin en zararsız alanı değil mi?

Bir gün Mike’ın onu restorandan kovmasıyla aidiyet duygusunu yitiren Carmy, madem öyle ben de gider en iyi eğitimlerden geçer, en zorlu mutfaklara girerim ve bu uyduruk aile işletmesini aşar, hepinize ne kadar değerli olduğumu gösteririm diyor. Motivasyon gibi motivasyon.
Esas isteği unutmak tabii; derindeki acılarını, bir türlü elde edemediği onaylarını… Ve fakat hayat her zamanki gibi, yükselen şef Carmy’ye de sürprizini çakıyor. Abisinin intiharı sonrası Chicago’ya dönüp darmaduman haldeki restoranları “The Beef”in başına geçmek zorunda kalıyor ve iştahımızı açmaktan çok bizi sorundan soruna, oradan kafamızda kendimizle ilgili bin bir soruya sürükleyen The Bear başlıyor.
The Bear sadece bir mutfak hikâyesi değil. Dağılmış ailenin, ne yaparsan yap kurtulamadığın sırtta taşınan bağların, zamanında yapamadığın acı konuşmaların, kaçışın, kaçıngan bağlanan aşkın, ekip ruhunun, karmaşadaki büyünün, bağımlılıkların, kovaladıkça uzaklaşan hayallerin hikâyesi. Tam bir modern insan analizi.
Mükemmeliyetçiliğin peşinde koşarak geçmişini düzeltebileceğini ve her şeyi kontrol altında tutabileceğini zanneden Carmy’nin sezonlar boyu tatminsizliği ve mutsuzluğu öyle bir hale geliyor ki, ekrandan elini sokup silkelemek istiyorsun. Sevdiği kadını harcayacak, beş dakikalık sigara molası vermemek için sigarayı bırakacak, sonra da tek başına saç baş dağınık yere oturup ağlayacak kadar deli bir hal bu. Evini temiz tutarsa, her şey yerli yerinde olursa kocasıyla ilişkisini de sabit tutacağına inanan bir kadın gibi.
Peki, ne oluyor? Açılış gecesi buzdolabında kilitli kalıveriyorsun işte. Annene ya da babana dönüşmemek için çabalarken önüne geleni devirerek onların bir kopyası olup çıkıyorsun işte.

Oysa mesela tatlıcı Marcus ve alaylı sous chefliğe yükselen Tina kusursuzluğa kafayı takmadıkları ve öğrenme coşkularını kaybetmedikleri için nasıl da yükseliyorlar, hem insan hem de şef olarak gelişiyorlar değil mi?
Ve o günlerce düşünülmüş, kan ve gözyaşıyla hazırlanmış, yıldız bekleyen tabakların dört malzemeli domatesli makarnaya yeniliyor.
Noma krallığının bile yıkıldığı, psikolojik ve fiziksel şiddet içeren mutfakların alkış toplamadığı günümüzde hâlâ yaşamın aslından uzak, mutfak dışında elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen şefler var. Vay, yemeğin iyileştirici, birleştirici, şifacı gücünü kaybedenin haline!
Çünkü hayat değişirken aslında tek bir şey değişmiyor. Kusursuzluk kaybetmeye mahkûm oluyor. Mike’ın domatesli aile makarnası ise daima bütün gerçek yıldızları topluyor.
Şeflerin sanatına saygımı gönderirken kusurlu ama paha biçilemez yaşam sanatının önünde eğiliyorum. Final sezonunda bakalım Carmy kendini bulabilecek mi?
Ne dememişler ama şimdi diyorum; hayat sana domatesler verirse elbette makarna yapacaksın.
They Say… Let It Rip.
