Psikanaliz: ‘The Good Place’

     Psikanaliz: ‘The Good Place’

    Esra Koçak’ın The Good Place incelemesi, Episode’un 21. sayısında yayımlanmıştır.

    “İnsanlık, cennet ve cehennem fikrinden bağımsız bir iyi-kötü sistemi geliştirmediği sürece medeniyeti kurtarması imkansızdır.” –George Orwell

    Komedi, yazması ve oynaması en zor janrlardan biri. Bunun en önemli nedeni kaliteli bir iş çıkarmak için gereken derinlik ile insanı güldürecek içeriğin yan yana bulunmasının güçlüğü. Karakter derinliği ve hikâyenin akışının insanı çarptığı diziler ya da filmler düşünüldüğünde,  insanın aklına ilk başta dramaların gelmesinin nedeni de bu: Üzüntü ile derin temaları bir araya getirmenin, tüylerimizi dramayla diken diken etmenin komediye göre daha kolay oluşu. Bu yıl finalini yapan The Good Place ise türünün sıkça bir araya getiremediği iki unsuru, kahkahayı ve derinliği bir araya getiren nadide bir diziydi. Dizi, basit bir hikâyeyle başlıyordu. Yanlışlıkla cennete, namı diğer Good Place’e gelen Eleanor Shellstrop’un orada kalmak için verdiği mücadele üzerinden ilerleyen öykü, karakterleri tanıdıkça ve hikâye katmanlandıkça enteresan bir yere ilerledi. Good Place’in yöneticisi Michael, Michael’in yardımcısı, her şeyi bilen yapay zekâ Janet, felsefeci Chidi, yüksek sosyetenin renkli siması Tahani ve Budist bir rahip sanılan eski suçlu Jason karakterleri üzerinden doğru, yanlış, iyi, kötü, suç ve ceza kavramlarını felsefi ve psikolojik düzlemden bize düşündürdü The Good Place

    Good Place’deki tüm karakterler hikâye içinde olumlu birer karakter arkını tamamladı. Dizi Eleanor ile başladığı için biz de onunla başlayalım anlatmaya.

    The Good Place

    Dersler ilerledikçe Eleanor’daki iyileşme hali, bilginin önemini düşündürse de hikâyenin ilerleyen bölümlerinde iyileşme ve dönüşüm arkının içine girmesini sağlayan şeyin öğrendikleri değil, bu öğrenme sürecinde başta Chidi olmak üzere öteki insanlarla kurduğu ilişki olduğunu anlıyoruz.

    Eleanor, öldüğünde kendini cennette bulması neredeyse imkânsız bir karakter. Dünyadaki yaşamında bencil, empati yoksunu, yalan söylemekten imtina etmeyen, kaba bir kadın Eleanor. Kendini Good Place’de bulduğunda da dünyada kullanmaya alışık olduğu manipülatif becerilerini kullanıp Michael’ı kandırarak orada kalmaya gayret ediyor. Good Place’de ruh eşi olarak ona tanıştırılan son derece ahlaklı ve doğruyu yapma konusunda takıntılı bir adam olan, etik ve felsefe profesörü Chidi ile bu bilgiyi paylaşıyor ve ondan yardım istiyor. Chidi de ona ahlak ve etiği öğretme görevine soyunuyor. Dizi bu noktada bize şunu sorduruyor: Kötü insanların sorunu ahlaki değerleri bilmemek midir yoksa bunları umursamamak mı? Sorun, Eleanor’un doğru ve yanlışı ayırt edememesi midir yoksa onları ve ötekini umursamaması mı?

    Dersler ilerledikçe Eleanor’daki iyileşme hali, bilginin önemini düşündürse de hikâyenin ilerleyen bölümlerinde iyileşme ve dönüşüm arkının içine girmesini sağlayan şeyin öğrendikleri değil, bu öğrenme sürecinde başta Chidi olmak üzere öteki insanlarla kurduğu ilişki olduğunu anlıyoruz. Eleanor’un geçmiş hikâyesine küçük flashbackler ile göz attığımızda duygusal anlamda ihmal edilmiş bir çocuk olduğunu görürüz. Annesi ve babası onu neredeyse hiç umursamamakta, ona duygusal bir yatırım yapmamaktadır. Eleanor hep yalnızdır, hatta bunun üstüne zaman zaman ebeveynlerine ebeveynlik yapmak zorunda kalmıştır. Bu duygusal yoksunluk ve bağ kuramama hali tüm erişkinlik hayatını imlemiştir. Dünyadaki yaşamında son derece korkunç bir karakter olan Eleanor’un çocukluk hikâyesi bize şunları düşündürür: Sevilmeyen bir çocuk sevmeyi bilebilir mi? İlgi görmemiş bir çocuk, erişkinliğinde başkalarına ilgi gösterebilir mi? Şefkatten yoksun büyümüş bir insan ötekine şefkat duyabilir mi? Eleanor etik ve ahlak kavramlarını teorik olarak öğrendiği için iyileşmez, sevildiği ve onaylandığı bir ortamda, güvenebildiği insanlarla etkileşim içine girerek bağ kurmayı, sevmeyi, fedakârlık yapmayı öğrenir. 

    Chidi ise görüntüde Good Place’e yakışan bir karakterdir. Tüm hayatını ahlaki ve etik olanı yapmak üzerine kurgulamıştır. Ancak Chidi bu amaca öylesine odaklanmıştır ki hayatının merkezine doğruyu yapmayı koymuş ve hayata dair önemli birçok detayı es geçmiştir. Eleanor dünyayı kendisi üzerinden kurgular, ötekini unutmuştur. Chidi ise dünyayı öteki üzerinden kurgular, kendini unutur. Doğruyu yapma obsesyonu yüzünden dünyadaki yaşamında aldığı bir köpeğe isim koyamaz çünkü en doğru ismin peşinde koşar. Ev sahibinin yeğenine telefonuyla ilgili bir konuda yardım sözü verdiği için annesinin ameliyatını kaçırır çünkü verdiği sözü tutması gerektiğine inanır. En doğrunun peşinde koşarken bir türlü karar veremez ve hayatındaki insanları küstürür, bıktırır. Yanlış yapmaya karşı duyduğu korkunun esiri olur. Çocukluğunda doğruyu yaparsa sorunları çözebileceğini düşündüren birkaç önemli anısı vardır. Anne babasının boşanmasını “çok doğru yerlere vurgu yapan” bir konuşmayla engellediğini düşünür. Oysa anne babası, ilişkilerini terapiyle düzeltmiştir ama Chidi bunu bilmez, doğruyu yapan çocuk olmanın bir yıkımı engellediğine inanır ve ailesinin anlatısı ve beklentileri de inancını pekiştirir. Konunun her zaman doğruyu bilmek ya da neyin doğru olduğu değil, yaşamak, hissetmek olduğunu ona Eleanor öğretir. Good Place’deki tekrarlarda yaşadıkları bir alternatifte Eleanor ile özel bir ilişkileri olmaz ve Chidi gelişip olgunlaşamaz, bildikleri aynıdır ama etkileşim farklıdır. Chidi’nin karakter arkındaki olgunlaşma, ötekilerle temasıyla ve bu sayede dönüp kendi arzularına bakabilmesiyle sağlanır.

    The Good Place

    Tahani’yi tanıdıkça onun davranışlarının sorunlu yanlarını görürüz, kendini ötekinin gözünden görmeye ve nasıl göründüğünü düşünmeye saplanıp kalmıştır.

    Bir diğer ana karakter olan Tahani, Good Place’deki varlığı anlaşılabilir bir kadın. Balolar düzenleyerek insanlara mali kaynak yaratıp yardım ettiği bir hayat sürmüş. Tahani’yi tanıdıkça onun davranışlarının sorunlu yanlarını görürüz, kendini ötekinin gözünden görmeye ve nasıl göründüğünü düşünmeye saplanıp kalmıştır. Bu görüntüyü pekiştirmek için süreğen olarak başarılarından, ne kadar popüler olduğundan, hangi önemli kişileri tanıdığından bahsedip durur, çevresindekileri statülerine göre değerlendimeye ve hor görmeye meyillidir. Neredeyse süreğen olarak kıyaslamalar yapar zihninde. Tahani’nin çocukluğunu öğrenince bunun nedenini anlarız; sürekli kız kardeşinin gölgesinde kalmış, ailesinin onayının peşinde bir ömür geçirmiş ama bir türlü onların sevdiği, beğendiği bir evlat olamamıştır, ne yaparsa yapsın… Tahani’nin çatışması da budur, sevilmek için bir çıtayı tutturması gerektiğine ve o koşulda sevileceğine inanmak. Good Place’de kendisiyle apayrı dünyalardan insanlarla duygudaşlık edebildiğini, yanlışlarıyla da sevilebildiğini görür ve çatışmasını böyle çözer, Eleanor ve Chidi gibi, ötekilerle bağ kurarak.

    Jason, Eleanor gibi farklı birisi zannedilerek Good Place’de bulunan, dünyadaki yaşamında küçük çaplı suçlar işleyen bir adamdır. Jason’ın immatür hali, tamamen haz odaklı yaşaması bir çocuğu andırır. Jason’ın sorunu bu immatür haldir, iyicil bir karakter olsa da hikâye akışında etik ikilemler geliştiğinde kendisi için iyi olanı seçmeye meyleder, olayları ahlaki bir teraziye koymaktan yoksun gibidir. Onun geçmişi de şu anını imlemektedir. Çevresindeki herkes suç işler, örneğin kendi babasıyla suç ortağıdır ve ahlaki değerlerden yoksun biçimde, herkesin kendisi için yaşaması gerektiğini öğrenerek büyümüştür. Jason kuralları ve sınırları öğrenmemiştir, Good Place’deki hayatı ve arkadaşlıkları ona farklı bir dünya sunar, fedakârlığı öğretirler. Özellikle kendisinin neredeyse tamamen zıt kutbundaki, salt bilgiden ibaret bir karakter olan yapay zekâ Janet ile ilişkisi ona farklı bir pencere açar. Birisi salt bilgiden, diğeri salt dürtüden ibaret olan bu iki karakter bir araya gelip birbirini yumuşatır, dengeler. Karakterinin arkı Jason’ı dönüştürmez ancak olgunlaştırır.

    Michael ise dizideki en büyük dönüşüm arkını tamamlar. Kötüden iyiye evrilir. Bulunduğu pozisyon gereği insanları cezalandırılacak, kötü varlıklar olarak imlemiş ve hiçbir zaman onlarla gerçek bir ilişki kuracağı bir durumda bulunmamıştır. Kötü öteki olarak gördüğü insanlarla onlara eziyet etmek için kurguladığı sahte cennette gerçek ilişkiler kurar. Onların düşündüğü gibi varlıklar olmadığını anlar. Temas onu da iyileştirir, ahlak ve etiği kurduğu duygusal bağ ile öğrenir.

    Dizide Good Place defalarca yeniden başlatılır. Kahramanlarımız tekrar tekrar benzer hatalar yapar, benzer sorunlar yaşarlar. Bu döngü bana nevrozun örüntüsünü hatırlattı. Nevrotik birey de geçmişindeki çerçevelerin dışına çıkamaz, benzer çatışmaları tekrar tekrar yaşar. Kişinin kendi nevrozu, cehennemi haline gelir. Nedense sorunlar onu bulur, sevgiliden yana şanssızdır, başka şehre gitse belki sıkıntıları bitecektir… Gerçek dünyada ancak nevrotik çatışma çözülünce başka ve yeni bir hikâye yazılabilir. Karakterlerimiz de gerek Good Place’de gerekse gerçek cennette yaşadıkları döngülerde nevrotik çatışmalarını yineler dururlar. Zaman geçtikçe ve yaralarına deva olan insan ilişkileri geliştikçe çatışmalarını çözerler. Nevrozun hikâyesi de böyledir. Değişimin ve iyileşmenin sağlanması için hem bireyin kendi dönüşümü hem de sağlıklı bir ortam gerekir. İnsanın nevrotik çatışmasını kendi başına çözmesi imkânsızdır, bu çatışma ancak bir bağ ile çözülebilir. Terapistle ya da sağlıklı bir ötekiyle kurulan bir ilişki, onarıcıdır, Good Place’de olduğu gibi…

    Dizi iyi ve kötü kadar ödül ve ceza kavramlarına da vurgu yapar. Michael insan ırkını Yüce Hâkim’in karşısında savunurken şöyle der: ‘’İnsanlar dışarıdan sevgi ve destek aldıklarında gelişir ve iyileşirler. Bunlardan mahrum oldukları için onları suçlayabilir miyiz?’’

    The Good Place

    Sartre, “Cehennem başkalarıdır,” der. Oysa The Good Place’de cehennem kişilerin kendi nevrotik çatışmalarıdır, kendileri, seçimleri ve eylemleridir. Good Place’deki arkadaşlık ve sevgi yani başkaları, cehennem değildir; cehennemi/sahte bir cenneti gerçek bir cennete dönüştürmeyi başarır.

    İnsanları değerlendirirken kararları kadar koşullarını değerlendirmemiz gerektiğini, kötü koşullarla başlayan hikâyelerin iyi şeylerle sonuçlanmamasına şaşırmamak gerektiğini hatırlatır bize Michael. Ancak dizi, insani sorumluluğumuzu göz ardı etmez, bu koşullar sağlandığında insanın kendini aşma çabasının ne kadar güzel meyve verebileceğini de gösterir bize. İnsanın iyiliği  ya da kötülüğü sadece kişinin kendisiyle değil, çevresiyle de ilgilidir. Cennet ya da cehennem gibi dikotomik bir ödül-ceza sistemi bu yüzden insanı tartmak için yetersizdir işte.

    Sartre, “Cehennem başkalarıdır,” der. Oysa The Good Place’de cehennem kişilerin kendi nevrotik çatışmalarıdır, kendileri, seçimleri ve eylemleridir. Good Place’deki arkadaşlık ve sevgi yani başkaları, cehennem değildir; cehennemi/sahte bir cenneti gerçek bir cennete dönüştürmeyi başarır. Gerçek dünyada da ben ve ötekinin etkileşimi cennet ya da cehennem yaratabilir. The Good Place bu fikri son derece güzel şekilde işlemiş; insanı insan yapan, iyiyi iyi, kötüyü kötü yapan olguları irdeleyerek ahlak ve etik üzerine çok güzel bir düşünme fırsatı yaratmış. Hem izleyene olumlu duygular hissettiren, güldüren, hem zaman zaman hüzünlendiren, gözlerimizin dolmasına neden olan hem de çok temel insani kavramlar üzerine fark ettirmeden bu kadar derin şekilde düşündüren yapım az bulunur. Final bölümünde ölüm ve sonluluk üzerine söyledikleriyle harika hikâyesini yine harika şekilde bitirir The Good Place. Chidi son bölümde artık son kapıdan geçerek evrene karışmak ister, bunu Eleanor’a anlatırken söyledikleriyle bitireyim yazımı:

    ‘’Okyanusta bir dalga hayal et. Görebiliyorsun, boyunu ölçebiliyorsun, içinden geçen güneş ışığının kırılma şekline bakıyorsun ve işte, orada bir dalga olduğunu açıkça görebiliyorsun. Sonra kıyıya vuruyor ve yok oluyor. Oysa su hâlâ mevcut. Dalga, suyun farklı bir varoluş şekli, kısa bir süreliğine de olsa. Dalga okyanusa geri döner. Geldiği yere. Olması gereken yere.’’

    Benzer İçerikler