The Young Pope  |  Esra Koçak

 The Young Pope  |  Esra Koçak

Yazı: Esra Koçak

“Eli, Eli, lama sabachthani? // Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?’’

İncil, Matthew 27:46

Tam da yeni sezonu yaklaşmışken ve derginin bu sayısına kapak olmuşken ilk sezonuyla mutlak dini gücün harika bir tahlilini yapmış olan The Young Pope hakkında yazmak uygun olacak sanıyorum. İlk sezonun üzerinden 3 yıl geçmiş olsa da izleyicileri, gerek yönetmenliği, gerek oyunculuğu gerekse sinematografisiyle dizi dünyasının en ilginç işlerinden birini sergileyen The Young Pope’u unutmamışlardır, eminim. The Young Pope, hem dünyanın en güçlü kurumlarından biri olan Vatikan ve bir milyarın üstünde Katolik’in dini liderliğini yapan Papalık pozisyonu hakkında eleştirel bir bakış sağlıyordu hem de bir öksüzün hikâyesi ve dünyayı algılama şekli hakkında bir hikâye anlatıyordu bize. Ve yönetmen Sorrentino’nun yeteneği sayesinde bu iki öğeyi birbirinin içine yedirerek hem dramatik hem de mizahi şekilde izletiyordu seyirciye.

Dizinin açılışında genç papamız Lenny Belardo’nun çeşitli tabloların önünden geçtiğini görürüz. Bu tabloların her biri özgün anlamlar içeren ve diziye dair ipuçları barındıran eserlerdir. İlk tablo, Hazreti İsa’nın doğumunu betimleyen “Çobanların Hayranlığı”dır. Lenny kendisini seçilmiş olarak görür. Seçilmesini Tanrının takdiri addeder. Kendisini bu açıdan İsa ile özdeşleştirir. Tablodaki hayran çobanlar gibi onu yakından gören herkes ona hayran hayran bakmaktadır. Gençliği, yakışıklı yüzü, sarı saçları ve yeşil gözleri ile yaşlı kardinallerin içinde ışıldamaktadır. Rüyasındaki bir bebek yığınının içinden çıkmayı başaran Lenny, papa olmuştur. İkinci tabloda yani “Delivery of the Keys”te resmedilen Havari Peter gibi cennet krallığının anahtarının onda olduğunu hisseder, Tanrının kelamına dair yetki artık ondadır.

Lenny, papa olur olmaz, çevresine bekledikleri gibi biri olmadığını gözlerine sokarcasına anlatır. Haleflerinin âdetlerinin üzerini hızla ve sertçe çizer. Devasa kahvaltılar yerine vişneli diyet kola  içer, sigarayı bırakmayı düşünmediği gibi Vatikan Sarayı’nın içinde de içer, ondan beklenilen görevlerin hepsini erteler, kardinallere onları hor gören bakışlarla bakar, yüzünü halka ya da medyaya göstermeyi şiddetle reddeder. Lenny o kadar katı, o kadar muhafazakâr bir pozisyon alır ki tüm kardinalleri şaşkınlığa uğratır. Lenny liberal olan, eşitlikçi her edime karşıdır.  Uzun süre beklenen halka açık ilk konuşmasında bir gölgeden ibarettir. Kimse onu göremez, yalnızca bir karaltıdır. Son derece tutucu hatta radikal bir dini tutum içeren bir konuşma yapar. “Eğer zihninizde sürekli olarak ve sadece Tanrı yoksa O’nun da sizinle bir işi olmayacak,” der. Lenny, annesi ve babası tarafından henüz küçük bir çocukken bir Katolik yetimhanesine terk edilmiştir. Onun zihnindeki temel çatışma olan bu terk edilmişlik duygusu, dünyaya bakışını kökten etkiler. Bu öylesine ezici ve yoğun bir duygudur ki terk edilmesinin üzerinden neredeyse 40 yıl geçmesine  rağmen duygusunun yakıcılığı içinde taptazedir. Lenny başa çıkması zor bu terk edilmişlik duygusunu halka yaptığı ilk konuşmada projekte eder. Onların Tanrı tarafından terk edilmiş hissetmelerine ve yansıttığı bu duyguyla özdeşim kurmalarına neden olur. Yansıtmalı özdeşim denilen savunma mekanizması, kişinin tahammül edilemez duygularını karşıdakine yansıtmasıyla, karşıdakinin de bu duyguyla özdeşim kurmasıyla karakterize bir mekanizmadır. Bu sert konuşma ve halkta yarattığı etki sonucunda, zaten onun tuhaf tutumlarından ve hor gören tavırlarından rahatsız olan ve Vatikan’ı yıllardır el altından yöneten Kardinal Voiello, Vatikan’ın bekasını öne sürerek Lenny’yi alaşağı etmek için bir komplo kurar; İsviçreli Muhafızlardan birinin eşinden, Esther’den Lenny’yi baştan çıkarmasını ister. Ancak Lenny hem bunu reddeder hem de gebe kalamayan Esther için Meryem Ana’ya dua ederek bir mucize gerçekleştirir. İşte bu noktada, girişteki üçüncü tablo olan Caravaggio’nun “Şam Yolunda Dönüşüm”ündeki hikâyesinin karşılığı gerçekleşir. Daha sonra Paul adını alacak olan ve Hazreti İsa’yı yakalamaya çalışan Saul, bir mucizeyle İsa’nın sesini zihninde duyar ve buna inanmaya başlar, tıpkı Voiello ve onunla işbirliği yapan diğer kardinallerin Lenny’nin saf bir ruh olduğuna inanması ve komplo kurmaktan vazgeçmesi gibi.

Lenny, Vatikan’daki yalnızlığını hafifletmek için yetimhanede onunla ilgilenen Rahibe Mary’yi danışmanı olarak Vatikan’a çağırır. Rahibe Mary onun için bir anne temsilcisidir ancak daha yetimhaneye gelir gelmez ona sorduğu, “Sana anne diyebilir miyim?” sorusuna, “Hayır!” diyen bir anne. Oysa en yakın arkadaşının bu sorusuna evet demiştir Rahibe Mary. Lenny bir anne ikamesi bulmuştur bulmasına ama onun da seçtiği çocuk olamamıştır. Lenny’nin öksüzlüğü ve reddedilmişliği, çocukluk hikâyesinde çeşitli şekillerde yineleyerek onun zaten kırılgan olan kendiliğini zedeledikçe Lenny oluşturduğu narsisistik kabuğu pekiştirir. 

Narsisizm, erken çocukluğun doğasında mevcut olan bir durumdur. Çocuk, kendisini evrenin merkezi olarak görmeye meyleder çünkü yaşı gereği dünyaya karşı talepkârdır ve ancak bu taleplerin yerine getirilmesi durumunda hayatını idame ettirebilir. Bir bebek dünyaya geldiğinde bakımverene tamamen bağımlı bir canlıdır. Yatağın üstüne koyduğunuzda sağdan sola bile dönemez, o derece çaresizdir hayata karşı. Ancak yenidoğan bu çaresizliği fark edemez. Onun ihtiyaçlarını karşılayan anne, henüz algıları gelişmemiş yenidoğana bir tümgüçlülük fantezisi içinde yaşama şansı verir. Hatta öyle bir fantezidir ki hayatının ilk aylarında yenidoğan, annesini kendisinin bir uzantısı olarak algılar. Acıktığı anda gelen memeyi annesinin değil, kendisinin bir parçası zanneder. Yani dünyası kendisinden ibarettir ve evreninin tamamı annesini de  dahil ettiği kendisidir. Bu narsisistik evren, zaman geçtikçe ve bebeğin ihtiyaçları ilk günlerdeki kadar süreğen ve anında karşılanmadıkça kırılmaya uğramaya başlar. Ve çocuk -eğer sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisi mevcutsa- bu kırılmalarla baş ederek erken çocukluğun bitiminde birincil narsisizm denilen bu evreyi tamamlar.

Ancak bu dönemde duygusal talepleri yeterince karşılanmamış çocuklarda özdeğer sarsılır, çocuk iyi ve kötüyü ikiye bölerek, iyi alımları kötü ile kirlenmekten korumaya gayret ederken kendilik ve dünya algısı yüceltme ve değersizleştirme arasında dalgalanmaya başlar. Çocuk, ebeveynlerinden beklentisi karşılanmadıkça ve hayal kırıklığı süreğenleştikçe idealizasyonlarıyla kendisine bir fantezi dünyası yaratır. Hayal kırıklığına uğradığında kaçtığı bu fantezi dünyası ile gerçeklik arasındaki çelişiklik giderek artar ve kişi bilinçdışı düzlemde, büyüklenmeciliğin ve hak sahibi olmanın hüküm sürdüğü fantezi dünyasında yaşama kararı alır.

Lenny’nin ebeveynleri hippidir, çocuğu yetimhaneye bırakırken Venedik’e gideceklerini söylerler rahibelere. Bu ebeveynler çocuğu bıraktıklarında bu kadar hiçe sayarken, öncesinde onu nasıl bir yere koymuşlardır peki? Bunu dizinin senaryosundan anlayamasak da çocuğundan kendi hayalleri için vazgeçmiş bir anne babanın, çocuğun birincil taleplerini gerçekleştirmemiş ve onu daha yetimhaneye bırakmadan önce de çok kez hayal kırıklığına uğratmış olmaları çok muhtemeldir. Tüm narsisistler gibi Lenny’nin içinde, bütün o büyüklenmeci, benmerkezci kabuğun içinde çok kırılgan ve güdük kalmış bir kendilik parçası vardır.

Lenny bir sahnede kardinallerden birisiyle konuşurken ona çocukluğunda ne olmak istediğini sorar. Kardinal, hikâyesini anlattıktan sonra aynı soruyu yöneltir Lenny’ye. Genç Papa’nın yanıtı hem yürek burkar hem de Papa’nın kaprisli davranışlarına bir açıklama getirir: “Ben çocukken, çocuk olmak istiyordum,” der Papa. 

Çocukluk ihtiyaçları karşılanmayan ve narsisistik kişilik örüntüsü geliştiren kişiler erişkinlik hayatlarında, özellikle duygusal stres altına girdiklerinde ya da böyle bir imkân bulduklarında çocuk gibi davranabilirler. Lenny de hem Papa olmanın getirdiği gücün hem de bilinçdışı büyüklenmeci fantezilerinin gerçek dünyada karşılık bulmasının sonucunda regrese olur ve iyice çocuklaşır. 

Gerileme yani regresyon yaşayan bireylerin tümgüçlülük duyguları kabarır ve güç konusundaki algıları çarpılır. Ötekilerin duygu ve düşüncelerine kıymet vermedkleri gibi onlara karşı nobran, kibirli, toleranssız, kaprisli hatta sadistik tutumlar sergiler, paranoyaya meylederler. Koşulsuz hayranlık ister, kendilerini gündüz düşleri içinde bulabilirler. 

Papa, kardinallere yaptığı konuşması için dünyanın diğer ucundan şataraftlı bir Papalık tacı getirtir. Son derece abartılı bir tören kıyafetinin üstüne üç katlı tacı takar, tahtını insanların elleri üstünde taşıtarak neredeyse tanrısal bir figür olarak kardinallerin onu beklediği salona girer. İntrodaki dördüncü tablodaki “İznik Konsülü” tablosunun bir benzerini görürüz bu sahnede. Din adamları, önderleri eşliğinde toplanır, kararlar alınır. Ancak burada Papa, o olmak istediği ve olamadığını düşündüğü çocuk  olmuştur adeta. Öfkeli, düşüncesiz, nobran bir konuşma yapar, hiçbir hoşgörü emaresi yoktur yüzünde ve kardinallere sırayla ayağını öptürür.

Beşinci tablo olan “Keşiş Peter’ın Başlattığı Haçlı Seferleri” gibi Papa da dini onun arzuladığı gibi yaşamayan herkese savaş açar. Kilisenin eski tümgüçlü haline özlem duyan Lenny’nin kendi Haçlı Seferi başlamıştır ve tablo buna atıf yapmaktadır.

Bütün bu karmaşanın içinde kardeşi gibi gördüğü ve aynı zamanda anne ikamesi olan Rahibe Mary’nin sevgisi ve onayı için çocukluğundan beri rekabet ettiği Dussolier ve baba ikamesi olan ve Mary’den sonra onu yetiştirip kardinal yapan Kardinal Spencer peş peşe ölürler. Altıncı tablo olan “Aziz Francis’ in Elindeki İki Stigmata” Lenny’nin iki büyük kaybına denk gelmektedir. 

Kayıplar ve tepkilerin üzerine Papa, Afrika’daki Katolik faaliyetlerini yerinde görmek için isteksizce seyahate çıkar.  Yedinci tablo olan “Aziz Thomas’ın Yardımseverliği”, Afrika’daki Katolik yardımseverliğini sembolize eder. Ancak dizinin, dini inanç ve gücün çarpık ilişkisine ilk bölümünden itibaren yaptığı yoğun eleştiri burada da sürer. Dini konum ve bundan kaynaklanan güç, elinde tutanı hızla yozlaştırmaktadır. İnanç sistemleri bu yozlaşmaya engel olabilecek bir bariyer oluşturmadığı gibi dinin ve dini figürlerin sorgulanamaz pozisyonu bu yozlaşmayı kolaylaştırır bile. Rahibe Antonia su üzerinden elde ettiği gücü, insanları kendi amaçlarına alet etmek için kullanan yozlaşmış bir din insanıdır.

Sekizinci tablo, Papa 4. Pius’a Aziz Peter Bazilikası’nı sunan Michelangelo’yu tasvir eder. Bazilika’nın son halinin yapımı için harcanan olağanüstü para, Katolik Kilisesi’nin mali gücünü inanç sisteminden uzak şekilde harcadığını gösterir. Tarihte Protestan mezhebinin doğuşu, bu tutumların bir sonucu olarak değerlendirilir. Dokuzuncu tabloda ise Aziz Bartholomew Günü Katliamı tasvir edilir. Katolikler, Protestanları toplu halde öldürür. Dinin getirdiği gücün, insanın eline verildiğinde nasıl korkunç bir yozlaşma yaşayabildiğini tasvir eden bu tablolar dizinin son bölümlerinde bu yozlaşmanın bir başka sonucu olan çocuk tacizine işaret ediyor olabilir. New York’taki güçlü bir kardinalin dini gücünü sapkınlığına nasıl alet ettiğini görürüz. 

İntrodaki son eser olan ve yakın zamanda duvara bantlanmış muz eseriyle gündeme oturan Cattelan’ın “Dokuzuncu Saat”idir. Üzerine düşen meteorla yere yığılan Papa 3. Jean Paul, dizinin final sahnesinde yere yığılan Papa’ya bir atıf. Bu düşüş neyi sembolize ediyordu tam olarak bilemesek de benim aklıma Katolik Kilisesi’nin yüzlerce yıllık tarihinin yozlaşma ile yere yığıldığını anlatıyor olabileceği geldi. Lenny’ye gelince, onun için temel baba sembolü olan Tanrı ile ilişkisi bir dargın bir barışık sürerken ve aynı zamanda kendi kişisel hikâyesinin dramatik içeriği ile mücadele ederken bir nebze de olsa büyümüş  ve finalde Tanrıyla ve halkla daha olumlu bir ilişki kurmayı başarmıştır.

Tanrı, baba, devlet ve yasa zihinde birbiriyle ilişkili kavramlardır. Lenny babası tarafından terk edilmiş, hippi ebeveynleri tarafından yaşam tarzlarının tam tersi istikamette bir yere, bir Katolik yetimhanesine bırakılmıştır. Babasının yerine koyduğu Tanrı ile çatışmalı bir ilişkisi olması bu yüzden şaşırtıcı değildir. Tanrıya bir inanır bir inanmaz, bir yaklaşır bir uzaklaşır Lenny. Dizi boyunca defalarca karşısına geçip baktığı, bir bebeği emziren sakallı bir kadını tasvir eden tablo da Tanrı ve kilise ile ilişkisine dair bir ipucu gibidir. Lenny’nin zihnindeki baba, Tanrı; zihnindeki anne ise kilisedir. Babasına bir yaklaşıp bir uzaklaşırken, annesi olan kilise ile de hem arzu hem de öfke dolu bir ilişki kurar Lenny. Hem kiliseye korkunç bir bağlılık içerisindedir hem de kilisenin kardinaller, rahibeler gibi öğelerine karşı patlayıcı ve dur durak bilmez bir öfkesi vardır. Tıpkı hayranlıkla hatırladığı ama onu bırakmasına karşı duyduğu öfkesini yatıştıramadığı annesi ile ilişkisi gibi.

The Young Pope hem kurumsal bir din eleştirisi yaparak hem de bir çocuğun ebeveyni ile ilişkisi üzerinden Tanrı kavramıyla ilişkisini anlatarak, gündüz düşleriyle süslü bir masal anlatıyor bize.  Bir yandan insan ruhunun yaralarının dış dünyayla kurulan ilişkide nasıl görüntüler sergilediğini anlatıyor, diğer yandan din mefhumunun insan elinde neye dönüşebildiğini ve insanın içinde neye denk geldiğini hikâyelendiriyor. Mitler, hikâyeler, inanç sistemleri bize dışarıdan gelen, anlatılan ve bazen dayatılan olgular gibi gözükseler de aslında hepsinin insanın içinde bir yere karşılık gelen bir yanı vardır. Bütün inançlar ve ritüeller insanın içindeki çatışmaların, arzuların, dürtülerin, korkuların görünümleridir. The Young Pope da inancın ve iç dünyanın içiçe geçmiş öyküsünü bize anlatırken hem kendimiz hem de inançlarımız hakkında incelikli bir aynalama yapıyor biz izleyicisine.

Benzer İçerikler