Yağmurdan Önce’den Sonra

 Yağmurdan Önce’den Sonra

İki bin beş yılının ikinci yarısında izlediğim, bin dokuz yüz doksan dört yapımı bir film, Yağmurdan Önce (Pred Dozhdot). Filme vuruldum, film beni vurdu, hangisi doğru anlatıyor oradaki duyguyu bilemiyorum. Hâlâ bilemiyorum.

Senaryo, anlatı, görüntü yönetimi, karakterlerin şahaneliği, müzikleri, hatta mottosu: “Zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir.” İlk gençliğin yakın zamanda yaratılmış en etkileyici sanat eseriyle karşılaşması… Şahaneydi. Defalarca izlendi, tekrar tekrar. Ve hatta yıllar boyu.

Akıl defterine de not düşüldü; ölmeden yine bu şahanelikte bir film izlenebilecek mi? Abartıyorsun be oğlum, denilebilir.
Densin. Ama gerçek bu. Kimsenin ilk sırasında değildir belki bu film ya da belki ilk onun da bile değildir. Olsun.

Bir sanat eseri ile ilk karşılaşma anının biricikliği… Öyle ya da böyle bir derecelendirme yapmaksızın herkesin, karşılaşma anında, ben vurulduğu diyorum ama derinden etkilendiği demek daha yazı dili sanki, vurulduğu bir eser vardır. Kimi için bir şarkıdır, kimi için bir kitaptır, resimdir, heykeldir, şiir dizesidir…

O ilk karşılaşma anında sanki eserin üreticisinin anahtarı, sanat alıcısının bilgiselinde ve/veya duygusalında birtakım kilitleri açıveriyor da kişi karşılaştığı o gizli kalmış, hiç bilmediği şeylerin etkisinden kurtulamıyor. Dizlerinin bağı çözülüyor, kalbi hızlanıyor, zihni parıldıyor sanki ve yerinde duramıyor ve/veya olduğu yere çakılıp kalıyor. Çok acayip bir an.

Filmle karşılaşmak buna benzer bir andı.

Bir fotoğrafçının yıllar sonra eve dönme arzusu. Bir savaş fotoğrafçısı. “Kameramla birini öldürdüm.” Sessizlik yemini etmiş bir rahip ve âşık olunca çözülen dili. Kocaman bir şehirde yaşayan köksüz bir kadın ve ideal olanla olan savaşı. Ve fonda Yugoslavya iç savaşı.

Yönetmen, kâğıt üzerinde de kameranın arkasında da kurgu masasında da o kadar iyi iş çıkarmıştı ki size kalan iyi bir sanat eseriyle karşılaşmak sadece.

Üç bölüm
Kelimeler, Yüzler, Fotoğraflar…

Bölümlerin birbirinin içinde saklı parçaları, merak duygunuza saldırmadan sizi içine alışı… Çok başarılı. M.Manchevski’nin en iyi filmi. Zaten sonraki filmleri asla aynı başarıya ulaşamadı. Hoş, burada önemli olan bir sanat eseri ve onun yaratıcısının başarısını ya da başarısızlığını değerlendirmeye almak değil, eserin bizde ne yaptığı… Her zaman çok ilgi çekici gelmiştir çünkü, iyi (o ne demekse işte) bir sanat eseriyle karşılaşınca bize olan o şey’i anlamaya çalışmak. Fikrimin inceliği kadar. İşin feylesofu değilim, hoş.

Normalin bozulduğu ve yeni normallerin kendini yarattığı şu zamanlarda bu karşılaşma anlarına ne olacak diye merak etmeden duramıyorum. Hoş, sadece duruyorum da ama işte düşünmeden olmuyor, durulamıyor. Çünkü burada ve dünyanın geri kalanında bir durmak hali baskın. Duruyoruz. Deneyseline ve deneyselin deneyimlenmesine katıksız mecbur olan sanatsal yaratımın yaratıcıları temel ihtiyaçlar noktasında bir durağanlıkta nasıl deneysel olacaklar ve/ veya ne kadar deneysel kalabilecekler? Durarak deneysellik mi olur? Hoş, olmuştu sanki. Ama o sayılmaz. Fazla mı siyasi kaçar? Kaçar. Ama zaten her şey siyasidir dememiş miydi William De Vere? Neyse onu The Globe düşünsün.

Manchevski diyordum…

Bu arada yönetmen tam bir domates sever. Fetiş mi demeliyim? Hemen her filminde illaki varlar. Domatesler yani. Zaten üçüncü filminde, ki ikinci filmi Dust Türkiye’de hiç vizyona girmedi, açılış sahnesi de bir domates karesiyle selamlar sizi. Benim de kızarmalarını heyecanla beklediğim domateslerim var sayın yönetmen, yani, varlar onlar da.

Sonra bir de oyunlar var. Oyunlarla yaşayanlar… Ne olacak mesela oralarda? Harika bir sanat eseri sahne almışken onlarca, yüzlerce kişi seyir halinde ne zaman karşılaşacak? O biricikliği onca insan aynı anda ne zaman yaşayabilecek? Bak, bu önemli!

Sonra bir de şarkılar var. Hep kulağımızda çalan… O şahane şarkıyla sahnede canlı canlı karşılaşma anı yeniden ne zaman olacak? Ne zaman? Al sana kocaman bir durgunluk. Duruyoruz da durmadan aynı sorularla duruyoruz. Bir sonraki soruya da geçilemiyor ki! Nasıl geçilsin? Geçilemez. Geçilemiyor.

Birlikteliğin gücü önemli. Yalnızlık yalnızlıktır. Sevgi sevgidir. Ve bu bir etkileşim içinde var olur. Aynı salonda aynı şakaya gülen yüzlerce insanın, aynı perdeye bakıp içindeki coşkunun tüm salona yayıldığını hissetmenin, aynı şarkıda binlerce insanın tuttuğu ritmin harikalığı… Hiçbir dijitalin erişemeyeceği o yer ve şahane bir sanat eseriyle karşılaşmanın biricikliğinde duygusalın ve bilgiselin coşkusuna kapılmak ve o coşkuyla sarılmak sana hayatı anlamlı kılan her ne ise işte ona.

Mancevski’nin son filmi Willow ile karşılaşmanın bu durmanın içinde mecburen bir başka bahara kalması da kaçınılmaz son.

*Hakan Atalay’ın yazısı Episode derginin 21. sayısında yayımlanmıştır.

Benzer İçerikler