Baby Reindeer‘ın ardından Half Man ile yine sarsıcı bir hikayeye imza atan Richard Gadd; yazar, yönetmen ve oyuncu kimliğiyle sınırları zorlamaya devam ediyor.
BBC VE HBO ortak yapımı olan dizideki fiziksel ve ruhsal dönüşümünü, yaratım sürecindeki yoğun set trafiğini ve bir karakteri iliklerine kadar yaşamanın bedelini, bu samimi röportajda tüm çıplaklığıyla anlatıyor.
Richard Gadd için “multi-talent” (çok yönlü yetenek) kavramını kullanmak, onun ortaya koyduğu işin derinliğini tanımlamak için oldukça isabetli bir seçim; zira Richard Gadd, sadece bir oyuncu değil, yarattığı dünyanın tüm mimarisini senaryosuyla, dramaturjisiyle ve prodüksiyon süreciyle bizzat kontrol eden, kendi “yaratıcı evrenini” inşa eden bir sanatçı.
BBC ve Half Man, ekran karşısında nefes kesen, izleyiciyi adeta sarsan bir deneyim sunuyor. Öyle ki, her bölümün finalinde izleyici, bir sonraki bölüme geçmeden önce yaşadığı o yoğun duygusal yükü sindirmek ve kendine gelmek için bir anlık duraksamaya ihtiyaç duyuyor. Richard Gadd’in sunduğu anlatım o kadar saf ve gerçekçi bir sarsıcılığa sahip ki; diziyi izlemek sadece bir seyir eylemi değil, adeta maskülenliğin en karanlık dehlizlerine yapılan zorlu bir yolculuğa dönüşüyor.
Half Man: Maskülenliğin Karanlık Yüzüyle Yüzleşme

Half Man tek kelimeyle bir başyapıt; gerçekten çok güçlü bir drama, bunun için teşekkür ederiz. Çalışmalarınızın izleyici üzerinde çok güçlü ve samimi bir etkisi var. Eminim anlatacak çok hikayeniz vardır. Peki, Half Man fikri nasıl doğdu? Sizi “Bu hikayeyi, bu maskülenlik konusunu tam şu an anlatmalıyım” dedirten kırılma noktası neydi?
Aslında bir sosyal sorumluluk projesi ya da belirli bir sosyopolitik sorunu çözmek gibi bir niyetle yola çıkmadım. Aklımda, yetişkin hayatlarında kırılmalar yaşamış iki erkeğe dair bir fikir belirdi. Çocukluklarına dair flashback’ler, o noktaya nasıl geldiklerini anlamlandırmanıza yardımcı oluyor. Bu fikir tamamen bir anda aklıma geldi; muhtemelen İngiltere’de erkekler ve erkek şiddetinin kaynağı üzerine yapılan yoğun kamusal tartışmaların bir yansımasıydı. Bir fikir kıvılcımı çaktı ve üzerine gittim. Benim ana dürtüm asla sosyal bir misyon değil, beni rahatsız eden, keşfetmemi gerektiren bir fikir olmasıdır. Half Man‘de de tam olarak bu oldu.
Kesinlikle katılıyorum; bu kesinlikle yapılması gereken bir konuşma ve bu mücadeleyi mükemmel bir şekilde yakalamışsınız. Dizideki gerilim ve şiddet içgüdüsel hissettiriyor; sanki mideye atılmış bir yumruk gibi. Peki, hem yazarı hem de Reuben karakterini canlandıran bir oyuncu olarak, günün sonunda o karanlığı nasıl üzerinizden atıyorsunuz? Bu kadar ağır sahneleri çektikten sonra nasıl dekompresyon yapıyorsunuz?
Dürüst olmak gerekirse, setlerde o kadar çok farklı “şapka” takıyorum ki, dekompresyon yapmaya vaktim olmuyor. Bir sahneyi bitirdiğim an, kameranın arkasına geçiyorum; monitör başındayım, sürekli bir tartışma içindeyiz: “O sahnenin en iyi halini nasıl çıkarırız? Başka ne yapabiliriz?” Sonra tekrar kamera önüne geçiyorum.
Yani, saf oyunculuk yapsam belki bir süreç gerekirdi ama benim işim set bütünüyle ilgilenmek. Bazen kamera önünde ağlıyor, bağırıyor, vuruyor ya da kırıyorum; sonra “kes” deniyor ve ben hemen yönetmen şapkamla ekip arkadaşlarıma dönüp o günkü hedeflerimizi, pratik sorunları nasıl aşacağımızı konuşuyorum. Kendi kendime “dekompresyon” yapmaya vaktim yok, sürecin içinde akıp gidiyorum.

Bu adanmışlığı görmek harika. Bu adanmışlık, fiziksel dönüşümünüzde de net bir şekilde görülüyor. Kas meselesi; bu rol için standart bir hazırlık mıydı, yoksa Reuben’in o agresif “alfa” dış görünüşünü kendi cildinizde hissetmek için bir çeşit “metot oyunculuğu” muydu?
Kesinlikle dönüşmem gerektiğini hissettim. Reuben rolünü kabul ettiğimde, Baby Reindeer‘ı çekerken 68,8 kiloydum. İzleyicinin, benim maskülenliğin vücut bulmuş hali olduğuma inanması için onları zorlu bir yolculuğa çıkaracağımı biliyordum. Reuben’den çok farklı biri olduğum için değişmem gerektiğinin farkındaydım.
Spor salonuna girdim, bir beslenme uzmanı ve kişisel antrenörle çalıştım. Bir şef, kalori hesabı yapılmış öğünlerimi İskoçya’ya gönderdi. Çekim boyunca beslenme ve antrenman düzenimden bir kez bile sapmadım. Bu dönüşüm süreci, karaktere bürünmemde büyük bir yardımcıydı.
Ayrıca çekimler sırasında belirli “playlist”ler kullandığınızı duydum. Müzik, sahnelerin duygusal ritmi için bir plan işlevi mi görüyor? Örneğin Ruben için gergin bir anı yazarken, müzik size sahnenin nasıl “nefes alması” gerektiğini söylüyor mu?
Yazarken müzik dinlemem. Yazarken daha çok, yazma aralarında ruhunu yansıtan müzikler dinleyip playlistler oluştururum. Bu playlistler, karakterin kalbini ve ruhunu yansıtır. Koşuya çıktığımda ya da spor salonundayken bu playlistleri dinlerim; bu, yaratıcı bir ilham kaynağıdır. Şaşırtıcı olan ise, bu playlistlerdeki birçok şarkının diziye girmesidir; çünkü şarkılar aslında sahneyi yazarken hissettiğim o fikirleri tetikleyen unsurlardır.
‘Half Man’in Genç Yüzleri – Özel Röportaj
