Ender Ballıkaya, Ağustos sayımızda Christopher Nolan’ın çok tartışılan filmi The Odyssey‘i inceledi.
Daha vizyona girmeden önce tartışılmaya başlayan, vizyona girdikten sonra ise tartışmaları daha da büyüyen bir film The Odyssey. Kimi için sinemanın uzun zamandır görmediği ölçekte bir başyapıt, kimi içinse Homeros’un ruhundan fazlasıyla uzak, gösterişin hikâyenin önüne geçtiği bir uyarlama. Filmi çok seven de var, hiç sevmeyen de. Üstelik tartışma yalnızca seyirciler arasında değil; eleştirmenler, akademisyenler ve Homeros uzmanları arasında da büyüdü. Peki, The Odyssey neden bu kadar konuşuldu? Belki de cevap, filmin kendisinde saklı. Öyleyse gelin, bu kadar konuşulan Odysseus’a biraz daha yakından bakalım.
Film tartışmalarına girmeden önce, Nolan’ın bu büyük destanı beyazperdeye taşımak için nasıl bir mücadelenin içine girdiğine bakmak gerekiyor. Çünkü The Odyssey yalnızca anlattığı hikâyeyle değil, yapılma biçimiyle de başlı başına büyük bir iş. Nolan’ın bu büyük destanı çekerken en belirgin tercihlerinden biri, Homeros’un dünyasını mümkün olduğunca gerçek dünyanın fiziksel koşulları içinde kurmaktı. Ana çekimler 91 gün sürdü ve film Fas, Yunanistan, İtalya, İzlanda, İskoçya ve ABD olmak üzere altı ülkede çekildi. Nolan, Homeros’un dünyasını bilgisayar ekranında kurmak yerine, mümkün olduğunca gerçekten inşa etmeyi ve oyuncularını da o dünyanın içine yerleştirmeyi tercih etti.

PEKİ, BÜTÜN BU ÇABA EKRANA GERÇEKTEN YANSIYOR MU? BENCE EVET
The Odyssey’nin en büyük başarılarından biri, bizi aynı anda hem fantastik hem de son derece gerçek bir dünyanın içine sokabilmesi. Tanrıların hükmettiği, deniz yaratıklarının ve tek gözlü devlerin yaşadığı, büyücülerin ve mitolojik varlıkların dolaştığı bir dünyadayız; ama bütün bunlara rağmen izlediğimiz dünya hiçbir zaman yapay hissettirmiyor. Filmde deniz gerçekten deniz, mağara gerçekten mağara, rüzgâr gerçekten rüzgâr.
Odysseus’un gemisinin gerçek denizde yol alması, oyuncuların gerçekten kürek çekmesi ve yelken açması, Polyphemus’un mağarasının gerçek bir mağara olması, Truva’nın gerçek bir coğrafyada kurulması; bütün bu tercihler fantastik olanı fiziksel bir gerçekliğin içine yerleştiriyor. Hollywood’un giderek daha fazla dijital dünyalara, sanal setlere ve bilgisayar üretimi görüntülere yaslandığı bir dönemde bu tercih, The Odyssey’yi görsel olarak farklı bir yere taşıyor. Nolan’ın yaptığı şey yalnızca “gerçek mekân kullanmak” değil; fantastik olanı gerçek olanın içine yerleştirmek. Bu hissin oluşmasında filmin tamamen IMAX kameralarla çekilmesinin de büyük bir payı var.
Fakat Nolan’ın bu iddialı tercihi beraberinde başka bir tartışmayı da getirdi: Bu filmi gerçekten Nolan’ın istediği şekilde kaç kişi izleyebilecek? The Odyssey binlerce salonda gösterime girse de filmin çekildiği format olan 70 mm IMAX deneyimini sunabilen salonların sayısı oldukça sınırlı. Dünya genelinde yalnızca 41 salon bu formatta gösterim yapabiliyor ve bunların 25’i ABD’de bulunuyor. Türkiye’de ise 70 mm IMAX film projeksiyonu yapan bir salon bulunmuyor.

OYUNCU SEÇİMİ VE TEMSİL TARTIŞMASI
Lupita Nyong’o’nun Helen rolünü oynaması ise film daha gösterime girmeden yoğun bir tepkiye neden oldu. Eleştiriler yalnızca Helen karakteriyle de sınırlı kalmadı. Antik Yunan dünyasında farklı etnik kökenden çok sayıda oyuncunun yer alması, bazı izleyiciler tarafından Homeros’un dünyasına ait olmayan; günümüzün temsil anlayışını yansıtan ve ideolojik ya da politik saiklerle yapılmış bir tercih olarak değerlendirildi.
Eleştirilerin önemli bir bölümü bunu tarihsel veya metinsel gerçekçilik üzerinden tartıştı; karşı tarafta ise Homeros’un anlattığı dünyanın tarihsel bir belge değil, mitolojik bir anlatı olduğu ve Helen’in fiziksel görünümüne dair modern algının metnin kendisinden çok, sonraki yorumlardan kaynaklandığı savunuldu.
Öte yandan Homeros’un dünyasında farklı etnik kökenden insanların bulunmasını tarihsel gerçeklikten kopuk bir tercih olarak görmeyenler de var. Bu anlayışa göre Bronz Çağı’nda Ege coğrafyası; Anadolu, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika arasında yoğun ticaretin ve insan hareketliliğinin yaşandığı bir bölgeydi. Dolayısıyla Homeros’un dünyasını tek etnik kimliğe sahip insanlardan oluşan kapalı bir coğrafya olarak düşünmek de tarihsel gerçekliği fazlasıyla basitleştirmek anlamına gelebilir. Kendi açımdan ise bu tercihlerin hiçbirinin tek başına filmi bozduğunu düşünmüyorum.

Ancak bir arada düşünüldüğünde Homeros’un dünyasının içine günümüzün temsil anlayışının biraz fazla belirgin biçimde girdiği hissine kapıldım. Özellikle film, başka alanlarda tarihsel ve fiziksel gerçeklik duygusunu kurmak için bu kadar büyük bir titizlik gösterirken bu oyuncu seçimleri bana yer yer zorlama ve politik bir tercih gibi göründü.
Fakat The Odyssey’nin asıl tartışması, bütün bu görsel ihtişamın ötesine geçtiğimizde başlıyor. Filmin en çok övülen tarafı ölçeği, görüntüleri ve fiziksel prodüksiyonu. Buna karşılık bazı eleştirmenler, bu görsel büyüklüğün karakterler ve dramatik yapı tarafından aynı ölçüde taşınmadığını düşünüyor. Yani film inanılmaz görünüyor ancak bu görsel deneyimin karşılığını hikâyede aynı yoğunlukta bulmak mümkün olmuyor.
BENCE FİLMİ BİR BAŞYAPITIN EŞİĞİNDE BIRAKAN TEMEL NEDEN DE BU
Nolan, Odysseus’un suçluluk duygusunu, Truva’daki zaferin sonuçlarını ve yaşadığı dönüşümü zaman zaman doğrudan karakterlerin ağzından anlatmayı tercih ediyor. Oysa Nolan’ın önceki filmlerinde alışık olduğumuz, seyirciye boşluk bırakan ve bazı duyguları görüntüler ya da dramatik eylemlerden çıkarmasına izin veren anlatım burada daha sınırlı kalıyor.
Filmin bir blockbuster olduğunu kabul etmek bu tercihi bir ölçüde anlamlandırabilir. The Odyssey yalnızca Homeros’u bilen ya da Nolan sinemasına aşina seyirciye değil, mümkün olduğunca geniş bir izleyici kitlesine ulaşması hedeflenen büyük bir Hollywood prodüksiyonu. Bu nedenle Truva’da yaşananlar, Penelope’nin içinde bulunduğu durum, Telemakhos’un hikâyedeki konumu ve Odysseus’un neden yıllar boyunca eve dönemediği gibi bazı noktaların kolayca takip edilebilmesi için daha açıklayıcı bir anlatım tercih edilmiş gibi görünüyor. Bu durum filmi daha anlaşılır kılıyor ancak senaryonun bazı bölümlerindeki gizemi ve dramatik derinliği de azaltıyor. Seyircinin keşfetmesine bırakılabilecek bazı duygular ve ilişkiler doğrudan açıklanıyor.

The Odyssey, görsel dünyasında gösterdiği cesareti ve özgüveni hikâye ve senaryosunun her anında aynı ölçüde gösteremiyor. Belki de bütün etkileyiciliğine rağmen onu bir başyapıtın hemen eşiğinde bırakan şey tam olarak bu.
Filmin oyunculuk tarafında ise özellikle iki performans öne çıkıyor. Matt Damon’ın Odysseus’u ve Anne Hathaway’in Penelope’si, filmin dramatik yükünü büyük ölçüde taşıyan iki güçlü performans. Damon, Odysseus’u yalnızca kurnaz ve yenilmez bir kahraman olarak değil, savaşın ve verdiği kararların ağırlığını taşıyan yorgun bir adam olarak canlandırıyor. Anne Hathaway ise Penelope’nin yıllar süren bekleyişinin altında biriken yalnızlığı, öfkeyi ve kırgınlığı güçlü bir şekilde hissettiriyor. Robert Pattinson ise filmde daha sınırlı görünmesine rağmen kısa sürede etkisini hissettiren isimlerden biri. Karakterine kattığı enerji ve farklı ton, ekranda kaldığı anları daha akılda kalıcı hale getiriyor.
Filmin bir diğer güçlü tarafı ise Ludwig Göransson’un müzikleri. Göransson’un müzikleri, filmin mitolojik ve tekinsiz atmosferini güçlendirirken özellikle yolculuk ve deniz sahnelerinde görüntülerin yarattığı etkiyi daha da büyütüyor. Filmin görsel dünyasıyla birleştiğinde müzikler, The Odyssey’nin sinemasal gücünü belirleyen en önemli unsurlardan biri haline geliyor.
Bütün bu tartışmaların sonunda The Odyssey, yapımcısını fazlasıyla memnun edecek bir gişe başarısına da ulaştı. Film, yazının hazırlandığı tarih itibarıyla dünya genelinde yaklaşık 1,36 milyar dolar hasılat elde ederek Christopher Nolan’ın kariyerinin en büyük gişe başarısına dönüştü. Ama The Odyssey’yi yalnızca bu rakamlarla değerlendirmek mümkün değil. Aylardır konuşulmaya devam eden, hakkında fikir sahibi olmanın neredeyse başlı başına sosyal bir meseleye dönüştüğü etkileyici bir filmle karşı karşıyayız. Odysseus’u, Homeros’u ya da filmi bilmeyenlerin bile bir noktada bu konuşmanın dışında kalmış gibi hissedebildiği bir dönem yaşandı. Bu haliyle bile film, çağımızda sinemanın hâlâ ne kadar büyük bir kültürel etki yaratabileceğini göstermesi açısından önemli.
Sinema şaşaalı günlerini yeniden ararken The Odyssey bu arayıştaki en güçlü örneklerden biri gibi duruyor. İnsanları yalnızca aynı salonda bir araya getiren değil, sinemadan çıktıktan sonra da filmi konuşmak, tartışmak ve üzerine düşünmek için bir araya getiren büyük bir yapım. Belki de filmin en önemli başarısı tam olarak burada yatıyor. Bütün kusurlarına ve tartışmalı yanlarına rağmen The Odyssey sinemadan çıktığınızda zihninizde dolaşmaya devam ediyor. Ve bugün, bir filmin bunu başarabilmesi küçümsenecek bir şey değil.
Sonuç olarak The Odyssey, bütün kusurlarına ve hikâye tarafındaki eksiklerine rağmen mutlaka görülmesi gereken muhteşem bir destan. Belki Nolan’ın en kusursuz filmi değil, belki de yarattığı büyük görsel dünyanın karşılığını senaryoda her zaman aynı ölçüde bulamıyor ama sinemada deneyimlenmesi gereken, etkisi salondan çıktıktan sonra da devam eden büyük bir film.
