Eda Akça, Muhtemel Aşk‘ın yönetmeni Altan Dönmez ile dizi için kurulan dünyayı konuştu.
Romantik komediyle dramı aynı hikâyede buluşturan Muhtemel Aşk, Defne ve Kadir’in ilişkisini idealize edilmiş bir aşk anlatısından çok, kendi geçmişleri, değerleri ve vazgeçmek istemedikleri hayatları arasında şekillenen bir ihtimal olarak ele alıyor. Dizinin yönetmeni Altan Dönmez de kurdukları dünyayı “romantik ama idealize edilmemiş, sıcak ama gerçekçi” sözleriyle tanımlıyor.
Altan Dönmez ile Muhtemel Aşk’ın tonunu, Defne ve Kadir’in farklı dünyalarını, Ayça Ayşin Turan ile Ekin Koç’un ekran uyumunu, hikâyedeki zaman atlamasının yarattığı dönüşümü ve oyuncuların güvenli alanlarının dışına çıkmasına imkân tanıyan yönetmenlik yaklaşımını konuştuk.
Muhtemel Aşk’ın senaryosuyla ilk karşılaştığınızda sizi bu hikâyenin parçası olmaya ikna eden neydi? Dizinin dünyasını zihninizde ilk nasıl şekillendirdiniz?
İlk okumada işin enerjisi ve neşesi çok iyi geldi. Özlenen bir türdü. Tür size bir çerçeve belirliyor. Biz de onu gerçek kılabilmek için önce karakterlere ve onların dünyasına odaklandık; ardından türün gerektirdiği renk, müzik ve sıcaklık üzerine çalışmaya başladık. Her projede olduğu gibi büyük bir ekip, güçlü bir yapım şirketi ve yapımcıyla birlikte bu dünyayı oluşturduk. Romantik ama idealize edilmemiş, sıcak ama gerçekçi bir dünya kurmak istedik.

Dizi ilk bakışta bir aşk üçgeni etrafında şekillenen romantik komedi izlenimi verse de aile, geçmiş ve coğrafya üzerinden daha sert bir dramatik dünya da kuruyor. Siz yönetmen olarak bu iki farklı tonu nasıl dengeliyorsunuz?
Hayatın doğal akışında kalmaya çalışıyoruz. Komediyle dramın kaynağı aslında aynı: karakterlerin yaşadığı durum. Oyuncuya “komik ol” ya da “duyguyu yükselt” demek yerine karakterin ne istediğine odaklanıp onu birlikte ortaya çıkarıyoruz. Bazen bir çaresizlik komik, küçük bir sessizlik ise çok dramatik olabiliyor.
Kadir, romantik komedilerde görmeye alıştığımız şehirli ve kusursuz erkek karakterlerden oldukça farklı. Doğduğu coğrafyanın kültürünü, konuşma biçimini ve aile bağlarını İstanbul’daki hayatına taşırken, güçlü ve sert görünümünün altında aşk karşısında kırılgan bir taraf da barındırıyor. Karakterin bu çok katmanlı dünyasını nasıl kurdunuz?
Kadir güçlü ve sert biri ama Defne’yle karşılaştığında alıştığı düzen sarsılıyor. Sertliğinin altındaki kırılganlığı daha çok bakışları ve susmalarıyla görüyoruz. Koruyan, kollayan, söylemden çok eylemle kendini ifade eden bir erkek. İş dünyasında çok net etik kuralları var ve bunlardan taviz vermiyor. Aile ve aidiyet duygusu da karakterinin en güçlü taraflarından biri.
Defne, kariyerinin başında kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan genç bir avukat. Onun aşk hikâyesinin ötesindeki bireysel dünyasını nasıl oluşturdunuz?
Defne bireysel özgürlüğüne düşkün, sınırları olan ve bu sınırları sonuna kadar savunan bir kadın. Kariyerini planlayan, ayakları üzerinde duran, çoğu zaman mantığıyla hareket eden biri. Ama elbette onun da hayalleri, korkuları ve gururu var. Onu yalnızca bir aşk hikâyesinin kadın karakteri olarak değil, kendi hayatı olan bir insan olarak ele almak istedik.
Başrolleri paylaşan Ayça Ayşin Turan ve Ekin Koç’un daha önce birlikte çalışmış olmalarının getirdiği bir uyum var. Bu uyumun Defne ile Kadir’in ilişkisine nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?
Birbirlerinin ritmini bilmeleri büyük bir avantaj. Küçük bakışlar ve duraksamalarla birbirlerini anlayabiliyorlar. Bu uyum Defne ve Kadir’in ilişkisini de daha doğal kılıyor.

Dizinin adı “muhtemel” bir aşka işaret ediyor; daha başlangıçta kesinleşmiş, idealize edilmiş bir ilişki vadetmiyor. Sizce hikâyedeki aşkı “muhtemel” kılan temel çatışma nedir?
Mesele yalnızca birbirlerini sevmeleri değil. İkisinin de bir geçmişi, karakteri, savunduğu değerleri, kendi hayatı ve vazgeçmek istemediği şeyleri var. Bazen aşkın önündeki engel bir insan değil, hayatın kendisi oluyor.
Romantik komedide oyuncular arasındaki kimya kadar mizahın ritmi de belirleyici oluyor. Bu doğallığı ve ritmi yakalamak için oyuncularla nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz?
Mizah senaryonun içinden, karakterlerin zıtlıklarından ve yanlış anlaşılmalardan kendiliğinden çıkıyor. Bazen bir bakış ya da yarım kalan bir cümle yeterli oluyor. Yazılmış bir espriyi oyuncu özellikle “komedi” olarak oynamadığında, çoğu zaman çok daha etkili hale geliyor.
Defne’nin şehirli hayatıyla Kadir’in ailesinden ve yetiştiği coğrafyadan taşıdığı kültür, hikâyeyi klasik romantik komedinin sınırlarının dışına çıkarıyor. Karakterlerin ait oldukları farklı dünyaları mekânlar üzerinden nasıl anlatıyorsunuz?
Mekân benim için yalnızca dekor değildir; karakterin bir parçasıdır. Yaşadığı yer, kullandığı eşyalar, hatta o mekânın düzeni bile karakter hakkında bir şey söyler. Defne’nin dünyası daha bireysel, Kadir’inki ise aile ve aidiyet üzerine kurulu. Bu iki dünyanın zamanla birbirine yaklaşması da ilişkinin bir parçası.
Dizideki zaman atlamasıyla birlikte hem karakterlerin hayatlarında hem de ilişkilerinde önemli değişimler yaşandı. Bu yeni dönemin görsel ve duygusal dünyasını nasıl kurdunuz?
Değişimi yalnızca kostüm ve mekânla değil, oyuncularımızın ve karakterlerin dönüşümüyle anlatmak istedik. Eskiden hemen tepki veren birinin artık susması bile zamanın geçtiğini gösterebilir. Işık, atmosfer ve karakterler arasındaki mesafelerle de bunu destekledik.
Uzun yıllardır farklı türlerde ve geniş izleyici kitlelerine ulaşan projelerde çalışıyorsunuz. Bu süreçte yönetmenlik anlayışınız nasıl değişti? Anlatım dilinizin şekillenmesinde size ilham veren yönetmenler ya da yapımlar oldu mu?
İlham almamak için özellikle yönetmen takip etmem. Benim için önemli olan son yaptığım işin bir öncekinden daha iyi olması. Aslında derdim ve yarışım daha çok kendimle. Aynı şeyi tekrar etmemek üzerine. Bu yüzden her projeyi kendi dünyası içinde ele almaya çalışıyorum. Gerçeklik adına, “doğru”yla “güzel” arasında kaldığımda doğruyu seçmek sanırım yıllar içinde yönetmenlik anlayışımı en çok değiştiren düşüncelerden biri oldu.
Bir sahneyi çekmeye başlamadan önce sette mutlaka yaptığınız bir hazırlık ya da vazgeçemediğiniz bir alışkanlığınız var mı?
Sahneyi önceden kafamda kurarım ama sette değişime açık olurum. Sahne kurulurken oyuncularla üzerinden geçeriz. Oyuncularım denemekten, farklı yorumlamaktan endişe duymazlar. Ben hep şuna inanırım: Her oyuncunun içinde sizinle oynamaya hazır bir çocuk vardır. Eğer endişe duyarsa sizinle oynamaz, yalnızca söylediklerinizi yapar. İçeriden gelecek olana izin vermez ve güvenli alanda kalır. Oysa yaratıcılık güvenli alandan çıkınca başlıyor. Bu çalışma biçimi yalnızca oyuncularla değil, projedeki bütün yaratıcı ekiplerle ilişkimde de aynıdır.
‘Muhtemel Aşk’: Karakterlerin Hikâyesini Anlatan Makyajlar
