Aleyna Alkan Ağustos sayımızda ünlülerin kırmızı halıdaki İngilizcelerine bakıyor.
Kabul edelim, hepimiz aynı anı bekliyoruz. Bir festival, bir lansman, bir yurtdışı röportajı. Muhabir mikrofonu uzatır, soru İngilizce gelir ve o iki saniyelik boşluk oluşur. Sonra ilk cümle. Ve biz evde, kanepede, telefon elimizde anında jüri koltuğuna kuruluruz.
Ertesi gün klip dolaşmaya başlar. Yorumlar ikiye ayrılır: “Aksanı çok belli,” ya da “Ay ne kadar temiz konuşuyor ama.”
İşin komik tarafı, iki taraf da haklı. Çünkü aynı şeyi konuşmuyorlar bile.
Aksan bir kusur değil, bir renk.
Şöyle düşünün: Aksan, anadilinizin konuşmanıza bıraktığı parmak izidir. Fransız’ın vardır, Hint’in vardır, İskoç’un vardır. Kimse çıkıp onlara, “Yanlış konuşuyorsun,” demiyor. Telaffuz ise bambaşka bir mesele. O, doğruluk işidir. Sesin doğru yerden çıkması, vurgunun doğru heceye düşmesi, cümlenin doğru ritimle akması. Yani aksan renk katar; anlamı taşıyan telaffuzdur. Biz de tam bu yüzden ekrandaki performansları sürekli yanlış puanlıyoruz.
Peki, neden bazıları kulağa bu kadar “doğru” geliyor?
Kıvanç Tatlıtuğ’un modellik yıllarından kalma rahatlığını düşünün ya da Beren Saat’in bir dönem yurtdışında yaşamış olmasının konuşmasına yansıyan sakinliğini. Tuba Büyüküstün’ün uluslararası jürilerde, festival sahnelerinde konuşurken takındığı o telaşsız tavrı. Serenay Sarıkaya’nın, Hande Erçel’in, Çağatay Ulusoy’un dolaşıma giren röportaj kliplerini. Bir de İtalyan Lisesi çıkışlı Can Yaman gibi dil değiştirmenin refleks haline geldiği isimleri ekleyin. Ya da Eurovision sahnesinde bütün Avrupa’ya İngilizce şarkı söylemiş Sertab Erener’i.

Ortak noktaları ne?
Aksansızlık kesinlikle değil. Türkçe’nin izi hepsinde duruyor, durmalı da; kimse kendi sesini silmek zorunda değil. Onları ayıran şey çok daha sessiz bir ayrıntıda saklı: Kelimeler doğru yerinden kırıldığında, cümlenin melodisi yerine oturduğunda karşıdaki insan hiç zorlanmadan anlıyor.
Bütün sır şu ritimde saklı:
Türkçe hece zamanlı bir dil yani heceleri aşağı yukarı eşit uzunlukta söylüyoruz. İngilizce ise vurgu zamanlı: Vurgulu heceler uzuyor, aradakiler eziliyor, hatta yutuluyor. Bu farkı yakalayamayan biri bütün sesleri kusursuz çıkarsa bile kulağa robot gibi geliyor. Tersi de doğru: Ritmi oturmuş biri, birkaç sesi Türkçe söylese bile son derece doğal duyuluyor. Ekranda gıpta ettiğimiz o akıcılık aslında burada saklı.
Bizi ele veren o küçük şeyler
Dil öğretenlerin listesi hep aynıdır: Ünsüzlerin arasına ünlü sıkıştırmak (street yerine “sitreet”), kelime sonunu sertleştirip bad ile bat’ı karıştırmak, think ile sink’i aynı torbaya atmak, very ile wery arasında gidip gelmek. Dördü de aksan meselesi değil ve dördü de öğrenilebilir.
Aslında mesele hiç aksan değildi
İngilizceyi bugün dünyada en çok, anadili İngilizce olmayan insanlar konuşuyor. Yani hedef bir Londralı gibi konuşmak değil, anlaşılır olmak. Kimse kimseden kendi kimliğini bırakmasını istemiyor; istenen tek şey, karşıdakinin sizi ilk seferde anlaması. Ünlülerin avantajı da tam burada: Yıllarca kamera karşısında konuşmuş, kendi sesini duymaya alışmış bir beden. Çünkü en çok konuşurken utandığımız zaman hata yapıyoruz. Ve o klibin altına yorum yazanların çoğu, aynı mikrofon kendilerine uzansa tek kelime edemeyecek durumda.
Ekranda hayran olduğumuz şey aksansızlık değil;
Cesaret.
