Episode Dergi olarak Ocak 2026 sayımızda French Oje’nin Bridgerton ve Emily in Paris üzerinden dizilerdeki aşk hikâyelerinin bizi kime dönüştürdüğüne dair düşüncelerine yer veriyoruz.
Bridgerton’da acı, keder, hüzün, depresyon ve kavuşamama gerçek aşkın temelini oluştururken, Emily’nin aşk hayatında yapmak istediği iş ve yaşamak istediği şehir yani kendisi öncelikliydi. Kolayca veda etti. Üzüldü ama devam etti. Yabancısı olduğu bir şehirde hep aldatılan, üzülen bir kurban yerine, her şeyi bir kenara bırakıp işini düşünen bir profesyonel olmayı seçti. O, aşkı bu kadar hafif yaşarken biz de notlarımızı aldık: Kendini merkeze almayı Emily’den, erkek seçimlerindeki kriterleri ise Bridgerton kadınlarından öğrendik.”

Bugün konumuz diziler, dizilerdeki aşklar ve bunları izleye izleye geldiğimiz hal. Türk dizilerine hâkim olmadığım için izlediğim yabancı aşk hikâyelerini birbiriyle kıyaslayacak, kazananı da kendimize itiraf edeceğiz.
Diziler, aşkta dönüştüğünüz kişiden tamamen sorumlu. Hangi tarz dizileri izlerseniz öyle bir aşk arıyor ya da bulduğunuz aşkı tam da o şekilde yaşıyorsunuz. İzlediğim en uzun dizi Bizimkiler. Galiba ilişkilerde heyecansızlığı güvenli bulmamdan sorumlu olan tek kişi, Şükrü Bey’in karısı Nazan.
Geçmişi şimdilik bir kenara bırakıp şu anki popüler yapımlara odaklanırsak iki güçlü rakibi değerlendirmek isterim: Aşkı gururun gölgesinde yaşayan utangaç Bridgerton’lar ve aşkta kimi istediği tam anlaşılamayan, hiçbir aşk defterini tam olarak kapatmayan ya da açmayan özgür ruh Emily’ye karşı. Hangisini daha çok izlerseniz ona dönüşüyorsunuz. Dizilerin, aşkı nasıl yaşayacağımızdan hangi tip erkeği arzulayacağımıza kadar birçok şeyi belirlediği aşikâr. Dünyada da etkisi o kadar büyük ki, gey olduğu herkes tarafından bilinen Jonathan Bailey, 2025’in en seksi erkeği seçildi. Peki, hepimiz onu nasıl tanıdık? Bridgerton’daki kararlı âşık rolüyle. Soylu, zengin, sorumluluk sahibi, yakışıklı ve yaramazdı. Bu yaramazlık, sadece diğer özellikler sayesinde seksiliğine seksilik kattı; hayatımızda böyle bir partner görmeyi hayal ettik. Gerçek hayatta gey olması ise sadece bir teferruata dönüştü.
Emily ise sezonlarca hiçbirimizin onaylamadığı, bir Bridgerton soylusunun yakınından bile geçmeyen şef Gabriel’e âşık kaldı. Bunu onaylamadık ama Emily’den öğreneceğimiz çok önemli bir şey vardı: Bridgerton’da acı, keder, hüzün, depresyon ve kavuşamama gerçek aşkın temelini oluştururken, Emily’nin aşk hayatında yapmak istediği iş ve yaşamak istediği şehir yani kendisi öncelikliydi. Kolayca veda etti. Üzüldü ama devam etti. Yabancısı olduğu bir şehirde hep aldatılan, üzülen bir kurban yerine, her şeyi bir kenara bırakıp işini düşünen bir profesyonel olmayı seçti. O, aşkı bu kadar hafif yaşarken biz de notlarımızı aldık: Kendini merkeze almayı Emily’den, erkek seçimlerindeki kriterleri ise Bridgerton kadınlarından öğrendik.

“Türk dizileri aşktaki seçimlerimizin neresinde yer alıyor?” diyenlere, izlediğim son dizinin Kayıp Şehir (2012) olduğunu itiraf etmek zorundayım. Bizim ülkemiz bir akrep ülkesi. Bizde aşklar tatlı ve huzurlu yaşanmaz; toksik, sert, gururlu, öfkeli ve gizemli olur. Dümdüz bir WhatsApp konuşması bile intikamsız bitmez. Tüm diziler, aşkı yaşama tarzımıza göre yazılır, izleyenler de tam öyle bir aşkın peşine düşer. “Aşiret paket” erkeklere ilgi duyan kadınlar, durduk yere mi hayallere dalıyor sanıyordunuz? Bizim dizilerimize göre en tutkulu aşklar doğulu erkekler tarafından yaşatılıyor.
Peki, ya aşkı yaşarken merkeze kendinizi koymanız mümkün olur mu bir gün? Bizim dizilerde de, hayatımızda da aşkın merkezinde sadece “elâlem” olur. Peki, ya bir Bridgerton soylusu bizimle aşk yaşamak istese senaryo nasıl olur? Bence canımız biraz acı, biraz fazla tutku, bol bol kavga çeker, dizi de ilk haftadan ekranlara veda eder.
