Episode Dergi Temmuz sayısında Nevra Öner, ekranlarda trajedi ve komediyi birleştiren yapımları inceliyor.
Son yıllarda platformlar arasında gezinirken fark ettiğim bir şey var: Dünya olarak acı çekmeye, ekrana bakıp sinir krizi eşiğinde gezinirken, “Yok artık, bu kadarını da yapmazlar!’ demeye garip bir bağımlılık geliştirdik.
Bir çıktısı olduğunu düşündüğüm distopyalar, politik entrikalar ve kasvetli atmosferler entelektüel egomuzu fazlasıyla beslese de insanlık ekonomik ve sosyokültürel çöküşü kaldırmakta zorlanıyor.
Neyse ki imdadımıza her zaman, trajediyi komediyle yıkayıp önümüze koyan, izlerken hem “Bu aynı ben!” dedirten hem de “Neyse ki onun yerinde değilim!” diye şükrettiren çokça eser ve yapım çıktı.
Modern hayatın absürtlükleri karşısında sinir bozukluğundan kahkahayı basmaya hakkımız var diye düşünüyorum. O yüzden bazı hatırlatmalar ve güncel yapımlar eşliğinde ekranın o çok özlediğimiz zeki, matrak ve biraz da nihilist tarafına bir selam çakmak istedim.
Keyifli bir okuma dilerim.
“YOZLAŞTIK DA BİR SOR NEDEN YOZLAŞTIK”
Ekranın ve perdelerin zamansız anlatıcıları var ki onlar paranın, gücün ve statünün insanı nasıl absürt bir karikatüre dönüştürdüğünü, “güç zehirlenmesi ve vizyonsuzluk” temasına hiçbir zaman yabancı olmadığımızı, aksine zaten modern insanın tam merkezinde durduğunu gösterir.
Ultra zenginlerin ya da gücü elinde tutanların hayata dair en temel mantık yürütme becerilerinden bile yoksun oluşu, muazzam bir katarsis sunar. Koca bir servetin ya da iktidarın içinde boğulurken aslında varoluşsal bir hiçliğin ortasında çırpınmak modern topluma atılan en keyifli tokatlardan biriydi.
MOLIERE’DEN YEŞILÇAM’A ORADAN DİJİTALE: BEDELİNİ ÖDEDİYSEN SENİNDİR, YOKSA BİR HİÇSİN!
Tiyatro sahnelerinin Moliere’in ölümsüz eseri Cimri oyununda, başkarakter Harpagon’un paraya tapma hali, serveti elinde tutma hırsının insanı nasıl tek boyutlu, acınası ve bir o kadar da komik bir yaratığa dönüştürdüğünün en klasik kanıtıydı.
Türk sinemasının başyapıtlarından Çöpçüler Kralı ise meselenin salt bir “komedi” olmadığını daha bize o zamanlar anlatmıştı. Şener Şen’in o devleştiği Zabıta Şakir karakterinin mahalledeki o üç kuruşluk resmi yetkisiyle kurduğu tahakküm, sırf üniforması var diye Çöpçü Apti’ye kan kusturması. Bir apartmanın, Türkiye’nin sosyoekonomik mikrokozmosu olarak kurgulandığı o evrende gücü ve statüyü temsil eden Şakir’in o nobran, empati yoksunu halleri, güç hiyerarşisinin insanı nasıl karikatürleştirebileceğinin en acımasız özetiydi.

“PARAYI BULDUK DA GEÇ BULDUK”
Televizyon tarihimizin Görgüsüzler yapımında, bir gecede gecekondudan köşke geçen o bağırış çağırış içindeki Pembe ve ailesinin ani sınıf atlama çırpınışları, sonradan görmeliğin ve paranın satın alamadığı tek şeyin “kültür” olduğu gerçeğinin grotesk yansımasıdır.
NİHİLİST AMA MATRAK; HEPİMİZİN BİR PRENSİ VARDIR
Bugün dijital platformların yükselişiyle hikâyeler kabuk değiştirdi, prodüksiyonlar büyüdü ama o “güçlü ama bomboş” insan prototipi yerli yerinde duruyor.
Yabancı yapımların günümüzde milyar dolarlık şirket krizlerinde anlattığı o vizyonsuzluğu, bugün bizim dijital dünyamızda Prens dizisi şahane bir absürtlükle ekrana taşıyor. Bongomya Hanedanlığı’nın başındaki Prens; gücün tam merkezine doğmuş, devleti ve tarihi sadece kendi anlık hevesleri, bencilliği ve can sıkıntısı üzerinden yöneten bir modern zaman arızası.
Onun, krallığın çöküşünü bile, “Aman ne olacaksa olsun!” diyen o saf, umursamaz nihilizmiyle karşılaması, iktidar ve şımarıklığın yarattığı yozlaşmayı övülecek kadar zekice bir mizahla paketliyor.

ŞİMDİ DÜŞÜNÜNCE İÇİMDEKİ BOŞLUK İYİ Kİ ÇOK BÜYÜKMÜŞ!
Ancak tüm bu temaları, “her şeye sahip olup hiçbir şey hissedememe” trajedisini dijital dünyada en kusursuz, en acımasız ve en evrensel dille anlatan tek bir yapım var: BoJack Horseman.
Aynı hikâyenin, birbirinden tamamen farklı dillerde ve formatlarda nasıl işlenebileceğinin en uç noktası bu dizi. Hollywood (“Hollywoo”) tepelerindeki malikânesinde, kazandığı milyonlarca doların ve şöhretin ortasında kendi karanlığında boğulan bir animasyon at! Günümüz televizyonundaki pek çok kanlı canlı insandan daha “insan”.
BoJack, statü ve paranın getirdiği mutluluk illüzyonunu bir balyoz gibi parçalayan modern bir başyapıt. Dizinin asıl dehası ise sinematografik yapısında gizli. Ekranda son derece parlak, cıvıl cıvıl, görsel şakalarla dolu 2D bir animasyon dünyası akarken metin sizi öyle ağır bir varoluşsal krizin, klinik depresyonun ve nesiller boyu aktarılan travmaların içine çekiyor ki, o renkli dünya klostrofobik bir zihnin yansımasına dönüşüyor.
Özellikle suyun altında geçen, tek bir kelimenin bile edilmediği o dâhiyane “Fish Out of Water” bölümü, iletişimsizliğin ve yalnızlığın görsel bir senfonisidir. Ya da tam zıddı, tek bir karakterin 20 dakikalık kesintisiz cenaze monoloğundan ibaret olan “Free Churro”… Bunlar sadece animasyon tarihi için değil, görsel hikâye anlatıcılığı ve televizyon yayıncılığı için de ders niteliğinde cesur adımlar. Zenginler, ünlüler, krallar ya da asilzadeler ağlıyor, evet ama BoJack bize gücün zirvesindeki o ağlamanın sadece komik olmadığını, aynı zamanda korkunç derecede boş, çaresiz ve yıkıcı olduğunu kanıtlıyor.
SONUÇ: İSTER ZABITA ŞAKİR OLSUN ISTER HOLLYWOOD TEPELERİNDE BİR AT
Televizyon ve sinema, bize aynayı bu kez yüzümüzü buruşturmamız için değil, kendimizle ve yarattığımız bu tuhaf, kaotik dünyayla dalga geçebilmemiz için tutuyor. İster bir apartman merdiveninde Zabıta Şakir’in düdüğünden çıksın, ister Bongomya sarayından, isterse de Hollywoo tepelerindeki milyon dolarlık bir malikâneden… Gücün ve paranın yarattığı o devasa boşluk, ekranın bize sunduğu en lezzetli kara komedi olmaya devam ediyor.
Rejide, stüdyoda, plazada ya da evde koltukta… Nerede olursak olalım, her şeyin bu kadar hızlı tükendiği bir çağda akıl sağlığımızı korumanın tek bir yolu var: İyi bir espri yakalamak ve ekrandaki o güce tapan absürt karakterlere bakıp halimize şükretmek.
