Episode Dergi Temmuz sayısında Ender Ballıkaya güçlü Emmy adaylarını inceliyor.
Emmy adayları açıklandı. Ödüllerin her zaman kusursuz bir ölçü olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak her yıl olduğu gibi bu yıl da aday listesine baktığımda beni sevindiren bir ayrıntı vardı. Bu yıl boyunca hayranlıkla izlediğim dört dizi de aynı listede yer alıyordu: Beef, DTF St. Louis, Widow’s Bay ve A Knight of the Seven Kingdoms. Açıkçası Half Man’i de bu listede görmeyi beklerdim.
Bu dizileri seçmemin nedeni Emmy adaylıkları değil. Ancak adaylıklar, iyi işlerin ve yaratıcı cesaretin hâlâ fark edildiğini gösteriyor. Bu dört yapımı ortak noktada buluşturan şey türleri değil; karakterlerinden sinematografilerine, atmosferlerinden anlatım dillerine uzanan yaratıcı yaklaşımları.
İlk bakışta birbirleriyle hiçbir ortak noktaları yokmuş gibi görünen bu yapımların aslında aynı yaratıcı refleksi paylaştığını düşünüyorum.
HEPSİNİN ORTAK BİR CESARETİ VAR: SEYİRCİYİ HAFİFE ALMAMAK
DTF St. Louis, bu cesaretin en etkileyici örneklerinden biri. HBO Max’te yayınlanan, Steve Conrad’ın yazdığı ve yönettiği, Jason Bateman, David Harbour ve Linda Cardellini’nin başrollerini paylaştığı dizi ilk bakışta eğlenceli ve yer yer absürt bir komedi gibi görünse de bölümler ilerledikçe bambaşka bir hikâyeye dönüşüyor. Birbirinden tamamen farklı karakterlerin yollarını beklenmedik bir olay etrafında kesiştiren dizi, kurduğu gizemi büyük sürprizlere ya da kolay ters köşelere yaslamadan, son derece doğal bir akış içinde büyütüyor. Hikâye ilerledikçe mizah yerini duygusal yoğunluğu giderek artan bir anlatıya bırakıyor.
Beni en çok etkileyen tarafı bunu yapma biçimi. Dramatik ve zaman zaman absürt olayları hiç bağırmadan anlatıyor. Seyirciyi yönlendirmeye çalışmıyor.

Belki de dizinin en büyük başarısı, finalinde ulaştığı duyguda saklı. Aklınızda olaylardan çok, karakterler ve onların seçimleri kalıyor. Kimseyi tamamen haklı ya da tamamen haksız göremiyorsunuz; sizde bıraktığı etki beklemediğiniz kadar sarsıcı oluyor.
Ve tam o anda dizi, cevabını vermeye çalışmadığı o soruyu sessizce zihninize bırakıyor: Karşılıksız iyilik gerçekten mümkün mü?
İyi hikâyeler yalnızca karakterleriyle değil, kurdukları dünyayla da seyirciye güvenir. Widow’s Bay, bunu en iyi başaran dizilerden biri.
Apple TV+’ta yayınlanan, Katie Dippold’un yarattığı, Matthew Rhys’in başrolünde yer aldığı Widow’s Bay, küçücük bir adada neredeyse herkesin birbirini tanıdığı bir topluluğun içine davet ediyor seyirciyi. İlk bakışta eğlenceli bir kara komedi gibi başlayan hikâye, ilerledikçe korku, dram ve gizemi aynı potada eritiyor. Bunu yaparken de merak duygusunu bir an bile kaybetmiyor.
Türler arasında sürekli gidip gelmesine rağmen hiçbir geçiş yapay hissettirmiyor. Kara komedi, korku ve dram birbirinin önüne geçmeye çalışmıyor; tam tersine aynı dünyanın doğal parçaları gibi var oluyor. Ortaya çıkan şey yalnızca başarılı bir tür karışımı değil, başından sonuna kadar temposunu koruyan, seyircisini sürekli merak içinde tutan son derece eğlenceli bir seyir deneyimi.

İyi kurulmuş bir dünya, güçlü bir hikâye anlatmanın önemli parçalarından biri. Ama bütün bunları unutulmaz kılan, o dünyanın içinde yaşayan karakterler. İşte Beef, tam da bu noktada devreye giriyor.
Netflix’te yayınlanan, Lee Sung Jin’in yarattığı, Oscar Isaac ve Carey Mulligan’ın başrollerini paylaştığı Beef, ilk sezonuyla büyük beğeni topladıktan sonra ikinci sezonunda tamamen yeni karakterler ve yeni bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor. Kaliforniya’daki seçkin bir country club’ın kapalı dünyasında geçen hikâye, küçük gibi görünen bir olayın giderek güç ilişkilerini, sınıf ayrımlarını ve insan doğasının en karanlık yönlerini ortaya çıkaran bir çatışmaya dönüşmesini anlatıyor. İşte tam bu noktada Beef, benzerlerinden ayrılıyor.
Hikâyesini yalnızca güç, para ya da statü üzerine kurmuyor; hayaller ile hayatın dayattıkları arasındaki gerilim üzerine inşa ediyor. Her karakter daha iyi bir hayat kurmaya, sahip olduklarını korumaya ya da ait olmak istediği dünyada kalmaya çalışıyor. Attıkları her adım, onları kendi ideallerinden biraz daha uzaklaştırıyor.
Beef, karakterlerini seyirciyi şaşırtmak için değil, insan oldukları için çelişkili yazıyor. Tutkular, hırslar ve arzular sözkonusu olduğunda insanın ne kadar ileri gidebileceğini cesurca sorguluyor. Belki de en rahatsız edici tarafı bu. O karakterler bizden farklı insanlar değil; sadece aynı seçimlerle bizden önce karşılaşmış insanlar.
Karakterler, dünya ve hikâye… Bütün bunlar ne kadar güçlü olursa olsun, iyi bir yapımı unutulmaz kılan son bir unsur daha var: Onu nasıl anlattığınız. A Knight of the Seven Kingdoms, tam da bu yüzden bu listenin son halkasını oluşturuyor.

HBO Max’te yayınlanan, George R. R. Martin’in The Hedge Knight novellasından uyarlanan, Ira Parker’ın yaratıcılığını üstlendiği, Peter Claffey’in başrolünde yer aldığı A Knight of the Seven Kingdoms ilk bakışta küçük bir yol hikâyesi gibi başlayan anlatısını, bölüm bölüm büyüterek Westeros’un en etkileyici destanlarından birine dönüştürüyor.
Dizi boyunca dikkat çeken sinema dili, özellikle beşinci bölümde zirveye ulaşıyor. Çatışma sekansları, yalnızca iyi koreograflanmış aksiyon sahneleri değil; kamera kullanımı, kurgu ritmi ve yönetmenlik tercihleriyle son yıllarda televizyonda izlediğim en etkileyici çatışma sahnelerinden birini ortaya koyuyor. Rahatsız edici ölçüde gerçekçi ama tam da bu yüzden gözünüzü ekrandan ayırmanız neredeyse imkânsız.
Sezon finali geldiğinde geriye tek bir his kalıyor: “Bu hikâyeyle henüz vedalaşmak istemiyorum.”
Elbette bu dört yapım, yılın en iyi dizileri olduğu iddiasını taşımıyor. Eminim listeme ekleyebileceğim, henüz izleyemediğim ya da gözümden kaçan başka yapımlar da vardır. Ama ortak bir noktaları var: Hiçbiri seyirciyi hafife almıyor. Hikâyelerine, karakterlerine ve anlatım biçimlerine güveniyorlar.
Emmy adaylıkları bana tam olarak bunu hatırlattı. Ödüller her zaman kusursuz bir ölçü olmayabilir. Ama iyi yazılmış, özenle üretilmiş ve seyircisine güvenen işlerin hâlâ karşılık bulabildiğini görmek umut verici. İyi işler yine de mümkün.
