Mercedes Ron’un dünya çapında milyonlarca okura ulaşan Marfil romanından uyarlanan Prime Video filmi Drawn Together’ın yıldızı Hugo Diego Garcia ile Ibiza’da bir araya geldik.
Eski bir boksör ve boks antrenörü olmasının getirdiği fiziksel disiplini, kamera önünde derinlikli bir oyunculuğa, kamera arkasında ise keskin bir yönetmenlik vizyonuna dönüştüren Hugo Diego Garcia ile tanışın. Yazıp yönettiği Tony ile uluslararası festival yolculuğunda adından övgüyle söz ettiren Fransız-İspanyol aktör, son dönemin en merak edilen yapımlarından Drawn Together’da canlandırdığı Sebastian karakteriyle dikkatleri yeniden üzerine çekiyor. Sadece fiziksel performansıyla değil, sanata dair özgün fikirleriyle de fark yaratan Hugo Diego Garcia, yönettiği ödüllü kısa filmler, yazarlık tecrübesi ve boks geçmişiyle modern sinemanın en dinamik ve çok yönlü figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Drawn Together filmi seyirciyle buluştu. Şu an nasıl hissediyorsunuz?
Çok heyecanlıyım. Emeğimizi ortaya koyduk; artık filmin seyirciye ulaşması ve insanların bundan keyif almasının zamanı geldi.

Bize canlandırdığınız karakteri tanıtabilir misiniz? Sizin gözünüzde onu benzersiz kılan şey nedir?
Canlandırdığım Sebastian karakteri hem klasik hem de modern ögeler taşımasıyla özel bir yere sahip. Bir yandan maskülen ve korumacı bir yapıdayken, diğer yandan hassas ve derinlikli bir karakter. Bence onu özgün kılan şey bu dengesi.
Marfil, oldukça popüler bir kitap serisinin uyarlaması. Kitabın hayran kitlesinin beklentileri rolünüz için ek bir baskı yarattı mı?
Açıkçası her zaman en iyisini umarsınız ama insanların beğenip beğenmeyeceği üzerinde bir kontrolünüz yok. Özellikle film yayınlanmadan önce yargılanmak biraz haksızca olabiliyor. Ancak tüm uyarlamalarda bu süreç yaşanır; insanların zihninde zaten bir imaj vardır ve siz buna uymazsanız tepki verirler. Sonunda onları haklı ya da haksız çıkarırsınız. Biz elimizden gelenin en iyisini yaptık, karaktere sadık kaldık. Seyircinin de beğeneceğine inanıyorum.
Peki bu projeye katılmanızda en belirleyici etken neydi?
Uluslararası bir yapımda yer almayı ve bir korumayı canlandırmayı çok istiyordum. Kevin Costner’ın The Bodyguard filmine ve o tarza hep hayranlık duymuşumdur. Ayrıca Esther Acebo, Oscar Casas ve Amazon ekibiyle çalışmak; Mercedes Ron’un yarattığı bu evrene dahil olmak harika bir fırsattı.
Rol arkadaşınız Esther Acebo ile set ortamındaki kimyanız nasıldı?
Mükemmeldi. Esther harika bir oyuncu ve son derece profesyonel. İkimiz de işimize karşı oldukça tutkuluyuz. Senaryo üzerinde birlikte çalıştık, sınırları zorladık ve yönetmenlerle sürekli iletişim halinde olduk. Karakterlerimize kendimizden çok şey kattık. Bu ortak vizyon aramızda güçlü bir bağ kurdu.
Siz aynı zamanda yazar ve yönetmensiniz. Oyunculuk, yazarlık ve yönetmenlik rolleriniz hayatınızda birbirini nasıl besliyor?
Hepsi birbirini tamamlıyor. Oynarken yazmayı ve yönetmeyi, yönetirken de oyunculuğu öğreniyorsunuz. Maalesef bu kavramlar sık sık birbirinden ayrılıyor ama aslında hepsi birbiriyle bağlantılı. Kendi yarattığım bir karakteri yönetmek bana çok daha doğal ve kolay geliyor; başka biri tarafından yönlendirilmekten bile daha rahat hissettirebiliyor.
Sizce hangisi daha zor; yönetmenlik mi, oyunculuk mu?
Hiçbiri kolay değil ama oyunculuk daha odaklanmış, tek bir göreve yoğunlaştığınız uzmanlık gerektiren bir alan. Yönetmenlik ise geminin kaptanı olmak gibi; her yerde olmak ve her detayı kontrol etmek zorundasınız. Bu açıdan yönetmenlik çok daha karmaşık ve zorlayıcı.
Genç yetişkin (YA) içeriklerinin ve romantik yapımların günümüzde bu kadar popüler olmasının sırrı nedir sizce?
Bu türlerin belirli bir formülü var. Duygu, aksiyon, gerilim ve hızlı tempo bir araya geldiğinde ortaya başarılı bir iş çıkıyor. Günümüz dünyasında telefonlar, sosyal medya ve uygulamalar yüzünden romantizmin biraz gerilediğini hissediyorum. İnsanlar nesiller değiştikçe bu duyguya daha çok özlem duyuyor. Bu tür yapımlar da seyircinin o romantizm ihtiyacına cevap veriyor.
Bir sanatçı olarak yapay zekanın (AI) sinema sektöründeki gelişimi sizi korkutuyor mu?
Korkutuyor dersem yalan olmaz. Yapay zekayı nükleer enerjiye benzetiyorum; harika bir araç olabilir ama insanlığı tehdit edecek potansiyele de sahip. İçerik ve formül üreten sistemler bir robot tarafından kolayca kopyalanabilir. Yakında “seçkin/gerçek sanat” ile robotların ürettiği “tüketim içerikleri” arasında büyük bir uçurum oluşacak.
