İnceleme: “Kidding” | Esra Koçak

 İnceleme: “Kidding” | Esra Koçak

“Kendilik, dünyanın en az umursadığı ve bir insanın sahip olmasının en korkutucu bulunduğu şeydir. 

Dünyadaki en büyük tehlike, kişinin kendiliğini yitirmesidir ve bu çok sessizce, sanki hiçbir şey olmuyormuşçasına gerçekleşebilir. Başka hiçbir kayıp böyle sessiz gelişmez; bir kolun, bir bacağın, beş doların ya da bir eşin kaybı muhakkak fark edilir.”

Kierkegaard

Michel Gondry ve Jim Carrey’nin ilk ortak çalışması Eternal Sunshine of the Spotless Mind 2004’te gösterime girdiğinde hem Gondry’nin yönetmenlik becerisi hem de Carrey’nin oyunculuğuyla film birçoğumuzun “en sevdiğimiz filmler” listesinde yer almıştı.

Filmde iki sevgilinin aşk hikâyesini anlatırken hikâyenin içinde bir başka oda açarak bizlere hafızayı, hatırlamayı ve insanın hikâyesinin nasıl oluştuğunu düşündüren Gondry’nin ilk dizi yönetmenliği denemesi Kidding’de de dizinin hikâyesinde farklı odalar açılmış ve çok boyutlu bir işe imza atılmış. 

Kidding, bir adamın hayat ve yas öyküsü üzerinden çok farklı altmetinler sunuyor

Başroldeki Jim Carrey, seneler önce sinema seyircisinin karşısına mimikleri ve beden diliyle çıkmış olsa da dramatik oyunculuğu da en az fiziksel oyunculuk kadar iyi yaptığını Kidding’de de gösteriyor bize. Çok dramatik bir konuyu hem naif hem de çok karanlık şekilde işleyen Kidding, bir adamın hayat ve yas öyküsü üzerinden çok farklı altmetinler sunuyor.

Jim Carrey’nin canlandırdığı Jeff Pickles, televizyonda yayınlanan bir çocuk programının yıldızı. Tüm ülkenin tanıdığı ve sevdiği bir karakter olan Mr. Pickles iyi kalpli, sevecen, hayata olumlu bakan bir kahraman. Jeff ile Mr. Pickles arasındaki çizgi o kadar silik ki bazen orada bir çizgi olup olmadığını bile anlayamıyoruz.

Aslında belki de böyle bir çizginin varlığını hiç anlayamayacaktık; Jeff’in ikiz oğullarından biri bir trafik kazasında hayatını yitirmemiş olsaydı Jeff gerçek dünyada da Mr. Pickles olarak yaşamaya devam edebilirdi. 

Bir insan için en büyük kayıp olan evlat yitimini yaşayan Jeff’in hayatı ve duyguları -bekleneceği üzere- sarsılmıştır. Neredeyse iyicil bir fantezi dünyasında yaşayan Jeff’in, ismi bile kendi ismiyle uyumlu karısı Jill bu kayıp sonrası evlilikten uzaklaşmış ve eşiyle ayrılmıştır. 

Çocuk yitiminden sonra eşlerin birbirinden uzaklaşması ve hatta boşanması sık dinlediğim bir hikâye. Yas çok bireysel bir süreçtir, herkes kendi özgün sürecini yaşar. Yasın ilerleme ve acının dinme hızı her insanda birbirinden farklıdır.

Çocuk yitiminde anne de baba da evlat kaybı yaşar ama kendi özgün süreçleri elbette birbirlerinden farklıdır. Bu durum, zaman zaman birbirlerine öfke duymalarına ve birbirlerinden uzaklaşmalarına neden olur. 

Bir ebeveynin acısı daha geç dinerken öbür ebeveynin hayatına devam edecek noktaya daha erken gelmesi, yeterince acı çekmemek ya da hayattan kaçınmak gibi karşılıklı suçlamalara zemin hazırlar. Örneğin dizide, Jeff’in, oğlunu öldüren kazadaki diğer taraf olan kamyon şoförüne maddi destek vermesi Jill’i çileden çıkarmıştı.

Oysa kazanın sorumlusu kamyon değil, bozuk ışıklardı ve kamyon şoförü de mağdurdu, ancak Jill bu yitime öfkeli yanıt verir ve kendisi gibi kızgın olmayan eski eşine de öfke duyar. 

Jeff, yasını ölüm mefhumuna tutunarak ama bu durumu olumlayarak aşmaya çalışıyor.

Eşlerin uzaklaşmasının bir nedeni de birbirlerine yası süreğen olarak anımsatmaları. Ölen çocuğun anne-babası olarak var olurken çocuğun yitiminden sonra anne, baba birbirlerine her baktıklarında, her yemek masasına oturduklarında o yası anımsıyorlar. Bazı eşler için bu acılı duygu, birbirlerine bağlılıklarından ve sevgilerinden üstün geliyor ve Jeff ile Jill gibi yollarını ayırıyorlar.

Jeff, yasını ölüm mefhumuna tutunarak ama bu durumu olumlayarak aşmaya çalışıyor gibi gözüküyor. Programda ölümü işleyip bunu çocuklara yardımı olacak bir konuya çevirmek istemesi, kamyon şoförünü maddi açıdan desteklemesi, eşinden ayrıldıktan sonraki ilk ilişkisini birkaç aylık ömrü kalan bir kadınla yaşaması ona ölümü ve yası anımsattığı gibi bir yandan da olumlu yönleri olan olaylar. 

Jill ise çocuğu varken kurguladığı yaşamı neredeyse tamamen terk ediyor. Kocasından ayrılıyor, eski kocasına hiç benzemeyen bir sevgili ediniyor, daha önce kocası gibi benimsediği sade yaşamdan sıyrılıp bir spor araba alıyor; arzularına göre yeni bir yaşam kurguluyor kendisine. Bu, belki de onun yası atlatma yolu ama görüldüğü üzere Jeff ile çok farklı yollar izliyorlar yas sürecinde.

Jeff genel olarak öfkesini çok bastıran, yutan, yok etmeye çalışan bir adam gibi gözüküyor. Agresyonun ufak bir göstergesi olan kötü kelimelere bile yer yok, hep olumlu kelimeler kullanılmalı.

Bir sahnede, çocukluğunda kendine saha kenarından bağıran babası Seb’i duyup buz hokeyi pistinde yüzünden kan getirene kadar yumrukladığı bir çocuğu gördüğümüzde aslında ne kadar inhibe yani ruhsal olarak bastırılmış bir adam olduğunu fark ediyoruz.

Kendine ait bir alanı yok, saçının bile kontrolü kendisinde değil. Saçını tam ortasından kazıyarak ortaya koyduğu agresyonunu, oraya eklenen küçük bir perukla yutmak zorunda kalıyor. Eski eşinin ve oğlunun yaşadığı evin tam yanındaki evi alıyor ve fırının gazını açıp evden çıkıyor. İçinde biriktirdiği korkunç bir agresyon var ama bunu ortaya koyacağı alan yok. 

Jeff’in yas süreciyle karşılaştığı ölüm, onun için dönüştürücü oluyor. Ölümle karşılaşan insan, hayatla ilgili muhasebe yapmaya başlar. Ölüm, sonluluğu anımsatarak elde olan hayatın nasıl yaşanması gerektiği üzerine düşünmeyi sağlar. 

Sistemin sundukları, kişinin kendisi için değil, sistemin bekası için uygun olanlardır. 

Ölüm fikrini düşünmeye hiç yanaşmayan insanlar kendine sunulanı yaşar ama hayattan keyif alıyorlar mıdır bilinmez çünkü sistemin sundukları, kişinin kendisi için değil, sistemin bekası için uygun olanlardır. İnsanın kendisine özgü bir hayat tasarımı için tefekkür ve muhasebe gerekir.

Belki bu yas sürecinde bütün bunları ve şunu fark ediyor: Mr. Pickles dışında bir varoluş alanının olmadığını ve her ne kadar iyi kalpli bir adam olsa da Jeff olarak da var olmak istediğini. Aldığı pahalı ayakkabı kendi patterninin o kadar dışında ki kredi kartı iptal ediliyor. Zaten onu asıl mutlu eden şey herkese yemek ısmarlamak ama belki nadiren de olsa kendisi için de para harcayabileceğini görmek istiyor.

Sistemse bunu gerek kredi kartını iptal ederek gerekse sistemin somutlaşmış hali olan duygusuz, neredeyse kalpsiz denebilecek bir adam ve Jeff’in antitezi olan babası Seb’in kontrolcü tutumlarıyla engellemeye çalışıyor.

Babası ve Jeff arasındaki bu kontrast, dizinin altmetnini oluşturuyor. Babası Seb, kapitalizmin vücut bulmuş hali gibi. Torununun ölümüyle başa çıkmakta zorlanan oğlunun bu yası işlemesi için ona fırsat vermiyor. Ve Jeff için çok önemli olan, kalbini verdiği televizyon şovunu da onun elinden alıp bambaşka bir şeye çevirmek için uğraşıyor.

Çünkü para tüm değerlerden önemli bir kavram Seb için. Dizinin kahramanı Jeff ise kapitalist akışın neredeyse dışında bir adam. Son derece varlıklı olmasına rağmen çok eski bir telefon, sıkıcı bir araba kullanıyor; küçücük, karanlık bir apartman dairesinde oturuyor. Metanın onun için hiçbir önemi yok. Antikapitalistten de öte, bu denklemin tamamen dışında bir insan gibi Jeff. 

Eskiden antagonist olan psikopat, sadist, narsisist karakterlerin artık protagonist olduğunu görüyoruz. 

Diziyle ilgili en ilginç bulduğum nokta belki de bu. İyicil, metaya ve güce hiç önem vermeyen, sıkıcı bir günlük hayatı olan, sıkıcı giyinen bir adam; ahlaki normları var, insanlara karşı cömert, cinsel olarak kadınları sömürmekten imtina ediyor, çok parası olduğu halde onu genellikle iyilik için harcıyor ve saçının korkunç bir modeli var.

Böyle bir adamın bir dizinin ana karakteri oluşu, sanki karşımıza yeni bir tür antikahraman koyuluyor hissi yaratıyor. Popüler kültür ürünlerine, özellikle son on yılın dizilerine ve filmlerine baktığımızda, eskiden antagonist olan psikopat, sadist, narsisist karakterlerin artık protagonist olduğunu görüyoruz. 

Günümüz kültürü ahlaksızlığı, güce tapmayı, amaca ulaşmak için her yolu mübah gören makyavelist kahramanları seviyor, onları başrole soyunduruyor. Jeff Pickles ise bunların tam tersi bir karakter olarak, neredeyse popüler kültür içinde bir antikahraman oluyor Kidding’deki kişiliğiyle. 

Jim Carrey’nin son yıllardaki politik duruşu düşünülünce canlandırdığı Jeff Pickles, Carrey ile paralellikler gösteren, belki de kendi hikâyesine yakın bir hikâyeyi canlandırmasını mümkün kılan bir karakter. Carrey yıllar içinde, abartılı fiziksel oyunculuk sergileyerek canlandırdığı komik karakterlerin içinden çıktı ve son dönemde Hollywood’un istediği adam olmayacağını çeşitli söyleşilerinde gösterdi. 

Geçen yıl bir moda gösterisinin kırmızı halısında yaptığı bir söyleşide “gidebileceği en anlamsız gösteriye gitmeye karar verdiği için orada olduğunu” söylüyordu, popüler kültürün anlamsızlık ve sahtelikten ibaret olduğunu vurguluyordu. 

Özgünlük ve genel kabulün dışına çıkmak insanların düşündüğünden çok daha zor görülür hale geldi.

Altın Küre Ödülleri’ndeki konuşmasındaysa kendisini “iki kere Altın Küre almış Jim Carrey” diye tanımlarken dinleyiciler ona gülüyordu ama belki de Jeff’in yapmaya gayret ettiği şeyi yani Mr. Pickles dışında da var olabilmeye çalışıyordu, kendisi ve “Jim Carrey” arasındaki çizgiyi belirginleştiriyordu. Ve belki bundan da önemlisi kapitalizmin dayattığı yeni gerçekliğe direnmeye ve kendi gerçekliğini oluşturmaya çalışıyordu. 

Kafamızı kaldırıp dünyaya baktığımızda hepimiz tek tipleşmenin etkilerini görebiliriz; benzer insanlar, benzer giysiler, benzer fotoğraflar, benzer şehirler, benzer sinemalar, benzer kitapçılar. Özgünlük ve genel kabulün dışına çıkmak insanların düşündüğünden çok daha zor görülür hale geldi.

Dünyada bireyleşme ve özgürlükçülük artıyor gibi gözükse de bize ayrılan alanlar öylesine daraldı ki elimizde özgürlüğümüzle gittiğimiz sinema, tüm salonları birbirinin tıpatıp aynısı olan bir sinema zincirinin üyesi olabiliyor ancak. 

Jeff Pickles’ın ahlaki duruşu izleyiciye tuhaf gelebiliyor.

Narsisizmin ve makyavelizmin yüceltilişi, güçlü olanın kazanacağı fikrinin pompalanması, insanların üzerine basarak yükselmenin mubah hale gelmesi, benmerkezciliğin olumlanışı da başka bir modern dünya alt katmanının şekillendiricileri oluyor.

Bunların bir sonucu da hasbelkader genel akışın dışına çıktığınızda yaftalanmanız veya iyiliğin, hoşgörünün, özverili davranışların hor görülmesi. Örneğin Jim Carrey’nin genel kabulün dışına çıkan röportajlarını dinleyenler onunla ilgili “delirmiş” yorumunu yapabiliyor ya da Jeff Pickles’ın ahlaki duruşu izleyiciye tuhaf gelebiliyor. 

Kidding bize farklı bir perspektif sunuyor, inhibe bir karakteri kahraman haline getiriyor, sıkıcı olabilen diyalogları bize dinletirken bunların içine bilgelik dolu iki satır ekleyip bizi şaşırtıyor, bazen absürd bulduğumuz iyilik edimlerini neden absürd bulduğumuzu düşündürüp modern dünyanın eleştirisini yapıyor. 

İnternet çağında modern kültürün öylesine içindeyiz ki tüm dünya aynı dizileri izliyor, aynı mesajları dinliyor, aynı fikirlere kulak veriyor. Bence Kidding, bütün bunların yani popüler kültür ürünlerinin bizi ve hayata bakışımızı ne kadar güçlü şekillendirdiğini bize göstermek istiyor ve bu amacıyla içinde bulunduğu kültürün dışına çıkmayı, farklı olmayı, bizi düşündürmeyi başarıyor.

Episode’un 12. sayısında yayımlanmıştır. 

Benzer İçerikler