Kalben, ‘Queen’s Gambit’i Yazdı: Bir Kadın Olmak

     Kalben, ‘Queen’s Gambit’i Yazdı: Bir Kadın Olmak

    Kalben imzalı bu Queen’s Gambit incelemesi,, Episode’un 23. sayısında yayımlanmıştır

    Modern satrancın temelini 1490’da atan ve bu alanda öncü eser olan Göttingen Yazmaları’nda bahsi ilk kez geçen vezir gambiti (queen’s gambit), devam yollarının çeşitlenmesine yol açan ve oyunu sadece beyazın değil, siyahın da şekillendirmesine alan tanıyan bir açılış. Walter Tevis’in 1983 tarihli romanından uyarlanan yedi bölümlük Netflix mini dizisi The Queen’s Gambit ise daha önce Azınlık Raporu ve Wolverine gibi gişe rekorları kırmış filmlerin senaristliğini yapan Scott Frank’in 60. doğum gününü bizlerle kutladığı renkli bir parti gibi… 

    Satranç kelimesini ciddiyet, üstün zekâ, katı disiplin ve zorluk kavramlarıyla eşleştiren ve sıkıcı yahut nerdy bulmaya programlanmış bir toprağın çocuğuyum. Haliyle diziyi izlemeye başlamadan önce aklımdan geçenler, “Ya anlamazsam? Takip edemezsem?” tadında düşünceler… 

    Fakat Paris’te bir otel odasında, göz kalemi akmış, parlak kızıl saçları dağılmış ve önemli bir şeyi unutarak dağıtmış olduğunu belli eden haliyle apar topar uyanıp yeşil haplarını ve votkasını yuvarlayıp asansöre atlayıveren; arkasında duran küçük, tatlı kız çocuğunu ondan sakınan babadan daha fazla kendinden utandığı ancak geceden kalmalığın etkisiyle utancını kibirle sakladığı için beni oracıkta yakalayıveren Beth Harmon karakteri, maceranın düşündüğümden farklı olacağını ivedilikle belli ediyor fazla uğraşmadan. 

    Moses Ingram’ın kalenderlikle ve umarsızlıkla harmanladığı oyunculuğu sayesinde bayıldığım Jolene karakteri, Beth’ten dokuz yaşında bir bağımlı yarattığının farkında değil elbette başlarda

    Beth rolündeki Anya Taylor-Joy’u Witch ve Split filmlerindeki kusursuz performanslarından hemen hatırlıyorum. Dizinin finaline doğru döneceğimiz açılış sahnesinden hemen sonra, on sene öncesine ışınlanıyoruz. Isla Johnston’ın canlandırdığı Beth Harmon’ın çocukluğu, Kentucky’de bir yetimhanede geçiyor. 

    Babası tarafından terk edilmiş ve annesinin intiharıyla gezegende yapayalnız kalmış bir çocuğun yas tutan halini ustalıkla betimliyor Isla Johnston. Kankası Jolene’in tavsiyesi üzerine devlet eliyle dağıtılan sakinleştiricileri her gün düzenli içmek yerine, biriktirmeye ve farkında bile olmadan uyuşturucu bağımlısı haline gelmeye başlıyor. Moses Ingram’ın kalenderlikle ve umarsızlıkla harmanladığı oyunculuğu sayesinde bayıldığım Jolene karakteri, Beth’ten dokuz yaşında bir bağımlı yarattığının farkında değil başlarda. Bu kasvetli ve ruhsuz okulda ufak bir eğlence önerisi gibi düşünüyor hapları. Ne yazık ki annesinin ölümünden kendini sorumlu tutan zeki ve yalnız bir çocuk sözkonusu olduğunda haplar, basit bir eğlence olmaktan çıkar. 

    O sırada, karatahta fırçalarını temizlemek için gönderildiği bodrum katında kendi kendine satranç oynayan hademe Bay Shaibel’i tabiri caizse “darlayarak” masanın diğer ucuna oturmayı beceren Beth, onu başarıya, zenginliğe, şöhrete ve çöküşe götürecek yolun başlangıcını işaretlediğinden habersiz satranç öğrenmeye, geceleri tavanda satranç tahtasının halüsinasyonlarını görmeye ve uykusunda bile taşları hareket ettirmeye başlıyor. 

    Kalben

    Yeni evinde, kendine ait bir odası olduğunu öğrenince Virginia Woolf’u gururlandıracak bir hafiflemeyle yatağına atlayan Beth’in yeni lisesinde kızlar tarafından dışlanması, satranç kulübü arayıp bulamaması ve Alma’dan turnuvalara katılabilmek için para çalmasıyla devam eden süreç, turnuvalarda başarıya ulaşmasıyla onu başka bir seviyeye taşıyor.

    Jolene ile aralarında ırklarından, renklerinden, yaşlarından ve tiplerinden üstün bir bağ oluşsa da Beth’in 15 yaşındayken alkolik Alma ve mesafeli kocası tarafından evlat edinilmesiyle “kız kardeşlik romantizmi” sona eriyor. Hikâyenin bu noktasında Beth, çoktan satranç dehasını keşfetmiş, başka bir okulda erkek öğrencileri mahvetmiş ve cinsiyetinden bağımsız başarılar elde etmiş vaziyette. 

    Yeni evinde, kendine ait bir odası olduğunu öğrenince Virginia Woolf’u gururlandıracak bir hafiflemeyle yatağına atlayan Beth’in yeni lisesinde kızlar tarafından dışlanması, satranç kulübü arayıp bulamaması ve Alma’dan turnuvalara katılabilmek için para çalmasıyla devam eden süreç, turnuvalarda başarıya ulaşmasıyla onu başka bir seviyeye taşıyor. Elbiselerinden, tipinden ötürü ona kabadayılık eden kızların arasında kendi kazandığı parayla aldığı şık siyah elbisesi ve deri ayakkabılarıyla oturmuş, Amerika’nın dört bir yanında kazandığı başarıların keyfini sürmek üzereyken oğlanlarla alakalı sorulara doğru dürüst cevap veremeyince yine dışlanmış hissediyor, eve dönüyor ve satranç oynuyor. 

    Beth, tam bir underdog, bir tutunamayan

    Beth, tam bir underdog, bir tutunamayan. Life dergisine verdiği röportajda izolasyonunu, tuhaf hissedişini ve yalnızlığını ele veriyor: 

    “Satranç benim güvenli alanım. Burada her şeyi kontrol edebiliyorum. Kaybedersem de tek sorumlusu benim.”

    “Bir kadın olarak” satrançta böyle büyük başarı göstermesine her seferinde şaşırılması yahut bunun vurgulanması Beth’i rahatsız ediyor ve bunu izlemek bana keyif veriyor. Bir erkeğe gidip “bir erkek olarak” başarmanın nasıl bir his olduğunu sormayan sistem, kadınları sürekli zihinsel yahut fiziksel engelleri varmış, ikinci sınıf insanlarmış gibi konumlandırarak bilinçaltımıza kadınların her şeyi yapamayacağını kodlayıp duruyor çünkü ve hepimiz bundan çok sıkıldık. Beth daha o senelerde sıkıntısını belli ediyor. 

    Annesiyle ilgili bir hatıra sahnesinde, annesi ona erkeklerin her şeyi bildiklerini sandıklarını ve ona sürekli bir şeyleri nasıl yapması gerektiğini anlatacaklarını (ki buna günümüzde mansplaining deniyor, gelin, Türkçesini bulalım ve Dişil Sözlük’e ekleyelim) bunları ciddiye alır gibi görünüp kafasının gittiği yöne gitmesinin en doğrusu olacağını anlatıyor. 

    Kalben
    ‘The Queen’s Gambit’te Beth’in annesiyle, koruyucu annesi ve ilk menajeri Alma ve Jolene ile kurduğu güzel, feminist hikâyeler var ancak anlamlar bütünlükle çerçevelenmiyor

    Beth’in çocukluktan genç kızlığa, oradan da kadınlığa yolculuğunu takip etmek, bağımsız iradesiyle aldığı kararların aslında bağımlılığı sebebiyle zarar gördüğünü idrak edip temizlenmesini izlemek ve erkek egemen bir alanda şık elbiseleri ve topuklu ayakkabılarıyla yılmadan yürüdüğünü görmek umut verici ve izlenmeye değer.

    The Queen’s Gambit’te Beth’in annesiyle, koruyucu annesi ve ilk menajeri Alma ve Jolene ile kurduğu güzel, feminist hikâyeler var ancak anlamlar bütünlükle çerçevelenmiyor. Zaten dizi boyunca bağımlılık, zihinsel hastalık, yas tutma pratikleri, ölüm gibi gerçekleri daha derinlemesine irdelemek yerine Hollywoodvari bir âlemde dolaşıyoruz. Las Vegas’tan Moskova’ya uzanan akıllıca çekilmiş, stilize satranç maçlarına eklenen Sovyetler Birliği paranoyası klişesi, LGBTİ+ hakları, ırkçılık, kadın-erkek eşitsizliği gibi önemli mevzulara ayrılması gereken alanı kaplıyor.

    Olsun, romandan diziye uzanan yolda taş dizen tüm beyler yine de bu mevzuları anlamayı, anlatmayı ve görünür kılmayı deniyorlar. Şimdilik bununla idare edebiliriz.

    Benzer İçerikler