Metin Akdülger: “Esas olan hikayeyi anlatmak, ne şekilde olursa olsun”

     Metin Akdülger: “Esas olan hikayeyi anlatmak, ne şekilde olursa olsun”

    Bu Metin Akdülger röportajı, Episode’un Ekim 2020 dijital özel sayısında yayımlanmıştır.

    Doğrusu, yerli dizilerle aram hiç çok sıkı fıkı olmadı. Yalnız, polisiyeleri ve tarihsel yapımları hep takip etmeye çalıştım. Metin Akdülger de ilk kez işte böyle bir yapımda, Muhteşem Yüzyıl: Kösem’de, IV. Murad rolüyle karşıma çıktı. Ondan sonra kendisini Şahsiyet gibi harika bir yapımda da izleyince, yer aldığı tüm yapımlara karşı merakım iyiden iyiye cezboldu… 

    Derken öğrendim ki kendisinin iki arkadaşıyla (Mehmet Can Erdek, Burak Yeşildurak) beraber bir müzik grubu da varmış: Journers. Üstelik gayet iyi müzik yapan bir grupmuş. Bunun üzerine yaz aylarında Plak Mecmuası için Journers ile internet üzerinden bir araya geldik ve bir röportaj gerçekleştirdik. Bu şekilde tanıştık Metin Akdülger’le ve gördüm ki kendisi tabiri caizse şeker gibi bir insan! Böylesine yetenekli ve çok yönlü bir sanatçının bir de iyi insan olması ayrıca sevindirdi. İşte, birazdan okuyacağınız bu röportajı da bu sevinçle yaptım. 

    Keyifli ama keyifli olduğu kadar uzun ve yorucu bir fotoğraf çekiminin ardından bıkmadan, yorgunluğunu hiç hissettirmeden her sorumu cevapladı Metin Akdülger. Oyunculuğa nasıl başladığını, Muhteşem Yüzyıl: Kösem’den Atiye’ye yer aldığı dizileri, filmlerini ve tiyatro oyunlarını konuştuk. Benim için çok keyifli geçen bu röportajdan dilerim siz de aynı keyfi alırsınız. İyi okumalar!

    “Verili gerçeklikten pek hoşlanmadığım için arkadaşlarımın yarattığı dünyalarda onlarla beraber yer alıyorum ya da kendi dünyamı yaratıp onlarla paylaşıyorum”

    Öncelikle, tuhaf bir ilkbahar geçirdik. Karantina günlerin nasıl geçti ve yeniden işe dönmek nasıl hissettirdi? 

    Büyürken izlediğimiz filmlerde gördüğümüz post-apokaliptik dünyayı yaşamak garip bir heyecan yaşattı başlarda. Fakat zaman geçtikçe ve olayın gerçekliğiyle karşı karşıya kalınca heyecan, yerini endişe ve korkuya bıraktı biraz. Pandemi döneminde ilk set tecrübem ise Tunç Şahin’in BluTV’ye çektiği İnsanlar İkiye Ayrılır filmi için oldu. Şimdilerde film festival yolculuğuna başladı sanıyorum…  Ben, figüran olarak yer aldım filmde.

    Figüranlık mı? 

    Evet. Küçük bir sahneye destek olarak gittim. Birkaç yıl önceden tanıyorum Tunç’u. Benden böyle bir ricada bulundu, ben de hem saygı duyduğum hem de kıymet verdiğim birinin setinde bulunmaktan mutlu oldum. Bu şekilde, aylar sonra setlere figüran olarak dönmüş oldum. (Gülüyor) 

    Uyum sağlayabildin mi?

    Sağladım sanıyorum. Bu yazı yayınlandığı sıralarda, Netflix’te yayınlanan Atiye’nin üçüncü sezonu için sette çalışıyor olacağım. O zaman daha da uyum sağlamış olurum diye tahmin ediyorum.

    Şimdi, epey zaman öncesine gidelim. Sen aslında Uluslararası İlişkiler mezunusun, tiyatro eğitimini dışarıdan almışsın. Çocukluğunda da oyunculuğa merakın var mıydı? 

    Her çocuk gibi oyunculuğa ve oyunlara merakım hep vardı. Gerçeklikle bağın başkalarına nazaran biraz daha kendi kafanda şekilleniyorsa, bu tip varoluş biçimleri seçmek daha doğal oluyor. Ben de öyle yaptım. Resim, müzik, tiyatro olabilir… Verili gerçeklikten pek hoşlanmadığım için arkadaşlarımın yarattığı dünyalarda onlarla beraber yer alıyorum ya da kendi dünyamı yaratıp onlarla paylaşıyorum, sanırım bu çocukken de böyleydi. 

    Tiyatroculuğa nasıl başladın?

    “Şu an oyuncu oldum,” diye kesin bir zaman veremem. Hep oyuncu olmak istiyordum ama biraz çekiniyordum bunu itiraf etmeye. Üniversite için İstanbul’a Koç Üniversitesine geldiğimde ikinci yılımda rahmetli Yıldız Kenter’in William Shakespeare üzerine verdiği kuramsal bir dersi aldım. Shakespeare nasıl okunmalıdır, onun için sahne nedir gibi konuları işlediğimiz teorik bir tiyatro dersiydi. O derste Yıldız Kenter’in asistanı oldum. Altı ay kadar sürdü bu asistanlık ve o dönemde çok görüştük. Beni oyunculuk konusunda yüreklendiren ve özgüvenime artıran sanırım Yıldız Kenter’di. 

    Yıldız Kenter’in seni çok etkileyen bir nasihatı oldu mu? 

    Çok araştırdığım ve yetersiz hissettiğim bir dönemdi onun asistanlığını yaptığım dönem. Sürekli oyunlara gidiyor, arkadaşlarımdan ve Yıldız hanımdan bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Bir sürü de kitap almıştım tiyatroya ve oyunculuğa dair. Konstantin Stanislavski’nin, Eric Morris’in, Stella Adler’in kitapları… Tiyatro konusunda en çok bilinen eserlerden birkaçı yani. Yıldız Kenter bunu gördü, “Bu kitapları sakın şimdi okuma. Şimdi okursan sahnede düşünmeye başlayan bir oyuncu olacaksın. Sen keşfederek, yaparak öğrenen birisin. Git bir tiyatro grubu bul. Tiyatronun ne olduğunu tecrübe ederek anlamaya çalış,” dedi bana. Ben de öyle yaptım. Hiç unutamadığım, beni çok etkileyen ve belki hayatımı değiştiren bir nasihatti bu.

    Sanatla uğraşan hemen herkesin başlarda kendine idol bellediği biri vardır. Senin idollerin kimlerdi? 

    En başta Daniel Day Lewis’di. Mel Gibson’ı da çok severdim ama sonra magazin üzerinden özel hayatına dair öğrendiklerimden dolayı çok üzülmüştüm. Sevmiyorum oyuncuların özel hayatlarıyla ilgili bilgi sahibi olmayı.

    Braveheart etkisi mi acaba Mel Gibson sevgin? Braveheart sonrası Türkiye’de herkes çok sevdi galiba Mel Gibson’ı…

    Hayır. (Gülüyor) Braveheart’ı da çok severim tabii ki ama Mel Gibson’ın birçok işi yapabiliyor olması beni etkiliyor. Braveheart’ın da hem yönetmeni hem yapımcısı hem de oyuncularından biri… Bütün bunları yaparken, adamın oynamaktan ne kadar keyif aldığını gözlerinde görüyorsun. İlham verici bir şey bu. Charlie Chaplin de bende benzer bir heyecan yaratır hep ya da Ricky Gevais.

    Senin de yönetmen olma gibi bir arzun var mı?

    Yönetmen olma arzum yok ama olmam gerekirse olurum. Yönetmenlik benim için “Bunu yapmayı arzuluyorum ve yapacağım,” denecek bir iş değil. Çünkü benim aklımda bazı hikayeler var, sürekli yazıyorum, onları gerçekleştirmeye çalışıyorum. Eğer o projelerden birinin yönetmeni olmam hikayeyi daha iyi anlatmamı sağlayacaksa, projeyi ileri götürecekse yönetmenlik yaparım. Benden daha iyi yapacak biri varsa da ona bırakırım. Benim için esas olan hikayeyi anlatmak, ne şekilde olursa olsun.

    “Sahnede ya da sette olan bitenler değil, onun dışındaki dünya bıktırıyor beni daha çok”

    Geçen gün senin hakkında bir yorum okudum, “binbir suratlı, meğer birçok dizide izlemişim ama o kadar farklı rolleri başarıyla kotarıyor ki aynı kişiyi izlediğimi fark etmemişim” demiş biri. Sahiden, şimdiye kadar padişahtan gazeteciye pek çok farklı rolde karşımıza çıktın. Hepsinin de kişiliği birbirinden farklıydı. Ama hep sarışın ve zengin çocuğu oynadığına yönelik genel bir algı da var sanki… 

    Yazan arkadaşa incelikli, güzel yorumu için teşekkür ederim. Evet, özellikle gazeteciler arasında sarışın, zengin, kötü adamı oynadığıma yönelik genel bir algı var. Beni ‘meşhur’ eden proje karakterimin kötü olarak yaftalandığı, sosyal sınıf olarak zengin ve renk olarak sarışın olduğu bir projeydi. (Gülüyor) Sanırım diğerlerine nazaran daha ticari işlerde böyle bir eğilim oluyor beni konumlandırırken… Yapımcılar ticari işlerde risk almak istemeyince öyle rollerde görmek istiyorlar beni, yakın hissediyorlar sanırım. Ben de kabul ediyorum bazen.

    Şimdiye kadar canlandırdığın karakterlerden sana en keyif veren hangisiydi? 

    Kaset oyunun canlandırdığım Vince ve Maşenka oyununda canlandırdığım Ganin karakterleri. Bir de en son tek kişilik bir oyunda oynamıştım: Baldan Karanlık. O karakteri birlikte çıkarmıştık yazar ve yönetmen ile. Kendimden çok fazla şey vermiştim, o yüzden canlandırdıklarım arasında bana en yakın karakter o oldu. Belki biraz fazla da verdim kendimden… İnsanların önünde samimi acılar yaşamam gerekiyordu ve bunun için kendi mağduriyetlerim ve acılarım üzerinden bir performans sergilemiştim. Bir sokak köpeğiyle aramda çok da fark olmadığını fark etmiştim. Sonu da acı oldu biraz. Keyif demiştin ama… Hayat. (Gülüyor)

    Bir tiyatro, bir sinema, bir dizi… Son yıllarda farklı farklı ve çok iş yaptın. Yapmaya da devam ediyorsun. Hiç zorlandığın, yorulduğun ya da bıktığın oluyor mu?

    Ne zorlandım ne de bıktım. En azından oyunculuktan… Bazen çokça yoruldum ama beni zorlayan ya da bıktıran şey, oyunculuk değil; başka dinamikler oldu hep. Gizli ajandalar, anlayamadığım hesaplar, karakter dengesizlikleri, adaletsiz anlaşmalar falan… Hiçbir karakteri canlandırırken zorlanmadım. Sahnede ya da sette olan bitenler değil, onun dışındaki dünya bıktırıyor beni daha çok.

    Dijital platformların ortaya çıkmasıyla beraber oyuncuların ve set emekçilerinin çalışma şartlarının biraz daha iyileşeceğine dair bir beklenti oluştu. Bu beklentinin gerçekliği var mı? Bir oyuncu olarak daha rahat ya da özgür hissediyor musun kendini? 

    Daha özgür hissetmiyorum ama daha rahat hissediyorum. 12 saat kuralı önemli bir kural ama Türkiye’de ne kadar sürdürülebilir emin değilim. Çünkü Türkiye’de dizi sektörünün son zamanlarda bu kadar büyümesinin sebebi yaptığımız ürünlerin niteliği değil, niceliği. Biz çok fazla dakikalarda belirli bir standardın üzerinde işler çıkartabildiğimiz için yurt dışına çok dizi satabiliyoruz. Bunun mümkün kılan şey ise işin emekçileri olan bizlerin çalışma süreleri ve koşullarının yapımlar için yarattığı avantajlar oluyor çoğu zaman. Dengeli bir denetim mekanizması olmadığı için de rekabet içinde daha da sertleşebiliyor bu durum.

    Türk dizilerinde aynı tarz hikayelere çok sık rastlamamız da bundan mı? Sanki hikaye bakımından bir tıkanıklık yaşıyoruz…

    Tabii ki. Nihayetinde bu bir iş. Bu işe yatırım yapan insanlar riski azaltmak istiyorlar. Uzun süreleri doldurmak zorundalar ve bu bir yerden sonra özgün hikayeler çıkmasına engel olabiliyor. Anlatılacak şeyin zamanı uzun ama anlatmak için olan zaman kısa… Akşam sekizde başlayıp gece on ikide biten diziler var, ortalama beş günde hazırlanıyor bu işler. O şablonun içerisinde senaryo ve hikaye anlamında özgün olmak zor. Güvenilir ve risksiz şablonlar  üzerinden ilerlemek zorunda hissediyor arkadaşlar kendilerini. Çok beylik bir laf olacak belki ama o işleri yazan arkadaşlara çok büyük saygı duyuyorum ve sabırlar diliyorum. 

    Konvansiyonel dizi oyunculuğuyla dijital olan arasında teknik açıdan bir fark var mı? 

    Var. Her şeyden önce, hazırlanmam için verilen vakit dijitalde biraz daha fazla olabiliyor. Dijitalin ön-prodüksiyon aşamasını daha düzgün yapması açısından herkese faydası var. Ama aylar öncesinden tüm senaryo ve hikayeye ulaşmak gibi bir şey henüz mümkün olmadı ne yazık ki. Biraz daha düzgün şartlar var diyebilirim genel olarak. Teknik olarak ise ritim ve zamandan ötürü farkları olabiliyor oyunculuk biçiminin.

    “Muhteşem Yüzyıl: Kösem için neredeyse beş aylık bir hazırlık süreci geçirdim”

    Senaryo önüne gelince nasıl bir hazırlık süreci geçiriyorsun? 

    Canlandıracağım karakterin ve hikayeye etki eden diğer karakterlerin eylemlerine bakıyorum öncelikle, anlatılan ve vaat edilenlerle ne derece tutarlılar diye. O eylemlerin nasıl oluştuğunu ve gösterildiğini inceliyorum. Onun üzerinden bir şema belirliyorum ve benim ona yorumum ne olabilir diye düşünüyorum. Eğer yorumumun arkasında durabiliyorsam bunları yönetmenle konuşuyorum ve onun perspektifini anlamaya çalışıyorum. Çünkü aynı senaryoyu çok başka perspektiflerden anlatmak mümkün olabiliyor. Karşılıklı fikir alışverişi sonunda anlaştıysak ve sahnelemeye geçmeye karar verdiysek, gün geldiğinde bunları çok düşünmeden özgürleşmeye çalışıyorum. 

    Muhteşem Yüzyıl: Kösem’de tarihsel bir kişiliği canlandırdın. O kişiye, IV. Murad’a dair bir ön araştırma yaptın mı? 

    Yaptım, çok yaptım hem de. Neredeyse beş aylık bir hazırlık süreci geçirdim ki televizyon dizilerinde çok zordur bu daha önce söylediğim gibi… Bazı şeylerden feragat etmem gerekti tabii bunun için… ama benim için bazı şeylerden çok daha önemliydi o hazırlık dönemi. Yaklaşık dört ay binicilik eğitimi aldım mesela ama sadece at binmeyi öğrenmekten ibaret bir eğitim değildi bu. Aynı zamanda at üzerinde geçen bir hayatı anlamaya çalıştım… At sırtında geçen bir hayatın varsa yürüyüşünden beslenmene yaşantının birçok alanı farklı olabiliyor. Beslenme biçimimi de değiştirmiştim o dönem. Ayrıca Osmanlı ve devlet yapısına dair, IV. Murad dönemine dair birçok kaynağa ulaştım ve onları okudum. Biraz fazla kaçırdığımı düşündüğüm zamanlar dahi oldu. Dizinin senaristiyle çok fazla fikir ayrılığına düşüyorduk ve bazen aramızda küçük çatışmalar çıkıyordu.  

    Öyleyse IV. Murad’ı canlandırdığın süreç zor bir süreçti senin için…

    Tabii, kolay bir iş değil. Sonuçta tarihsel bir kişiliği canlandırmak söz konusu. Üstelik Türkiye gibi tarihini kutsalı gören bir ülkede, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok önemli hükümdarlarından birini canlandırdığım için 

    ayrıca dikkat etmek zorunda hissediyordum kendimi. Dönemi araştırırken öğrendiğim şahsiyetlere karşı da bir minnet ve sorumluluk hissediyordum her zaman.

    Kösem’i kariyerinin mihenk taşlarından biri olarak görüyor musun? Yurtdışında sana epey tanınırlık kazandırdı…

    Yurt dışında tanınırlık kazandırdı ama Türkiye’de çoğu kişi benim Kösem’de oynadığımı bilmiyor. Beni tanıyanlar Medcezir’den ve eğer izlediyse Şahsiyet ile Atiye’den tanıyorlar. O açıdan Kösem’i kariyerimin mihenk taşlarından biri olarak tanımlamam. Yurtdışı tanınırlığı benim için çok bir şey ifade etmiyor açıkçası, gerçekliğini sorguladığım bir şey hatta bu. Ben hiçbir etkisini görmedim en azından. Ben Kösem’in son sezonunda oynadım ve o sezon reytinglerde çok düşük kalmıştı, açıkçası bu konuda bir mihenk taşı olabilir. Rakamsal başarısızlığın verdiği özgürleşme ve yalnızlık benim için etkileyici bir tecrübeydi. Daha da sahiplenmiştim öyle olduğu için; benim için bir şeylere rağmen ayakta kalıp, adaletsizliklere karşı savaşmak gibi temel hayat dersleri öğreten bir iş oldu. Sevenlerine selam olsun buradan.

    “Sanatçının politik baskıları bahane etmesine gerek yok. Politikacılar tarih boyunca hep bir şeyleri dikte etmişler ve sanatçılar üzerinde etkili olmaya çalışmışlardır. Sanatçılar yeri gelmiş buna karşı da söz söylemiş, o baskı ortamından sanatlarını doğurmuşlar”

    Şahsiyet dizisinde canlandırdığın Ateş Arbay karakterini ben çok heyecan verici bulmuştum. Türkiye’deki birçok idealist gazetecinin kaderini paylaştı… Senaryo eline ilk geldiğinde Ateş Arbay’ın seni en çok heyecanlandıran ve onu canlandırmak için cezbeden özelliği neydi?

    Biz Ateş Arbay’ı Onur (Saylak) ile ilk konuştuğumuzda mesleki bir durum üzerinden değil de Ateş’in eskiye duyduğu özlem üzerinden konuşmuştuk. Burada eskiye duyduğu özlemden, nostaljik bir özlem kastetmiyorum. Ateş, üniversiteden mezun olduğunda kısa sürede çok iyi yerlere gelmiş, çok büyük potansiyele sahipmiş ve ideallerini gerçekleştirmek için çok çalışmış ancak sonra bir şeylere boyun eğmek zorunda kalmış ve o potansiyelini ezmiş. Bu durumu fark ettiğinde ise bu durumdan kaçmış ve bir süre sonra kendini ciddiye alamaz hale gelmiş. Mesleğinden soğumuş, gece hayatı ve performans odaklı daha anlık bir iş olarak DJ’lik yapmaya ağırlık vermiş… Ateş Arbay karakteri bana en çok bu yönüyle çekici gelmişti. Türkiye’deki birçok gazetecinin yaşadığı bir şey çünkü bu. Fakat Ateş sonra Nevra’yla tanışıyor ve potansiyelini hatırlıyor. Potansiyeli sayesinde çok önemli şeyler öğreniyor, belki çok yukarılarda birilerini koltuğundan edecek bir şeyler… Bu öğrendikleri yüzünden de havaya uçuruluyor. Ebabil uçarken uyur ne de olsa.

    Bir sanatçı olarak üzerinde politik baskı hissediyor musun? 

    Türkiye’de özellikle gazeteciler üzerinde ciddi bir baskı var, bunu kimse yadsıyamaz ama bu yeni bir şey değil. Ben günümüzde asıl baskı unsurunun kapital baskı olduğunu düşünüyorum. Bugün kelimenin tam anlamıyla rakamlar yönetiyor dünyayı. Gündelik politikadan dolayı çok baskı altında hissetmiyorum kendimi. Bir de sanatçının politik baskıları bahane etmesine gerek yok. Politikacılar tarih boyunca hep bir şeyleri dikte etmişler ve sanatçılar üzerinde etkili olmaya çalışmışlardır. Sanatçılar yeri gelmiş buna karşı da söz söylemiş, o baskı ortamından sanatlarını doğurmuşlar. Asıl mesele senin kendini ifade etmek isteyip istemediğin… Artık insanlar bunu istemekten kendi istekleriyle vazgeçiyor. 

    Şahsiyet’e dönelim. Çok parlak bir kadroyla çalıştın o dizide. Yönetmen Onur Saylak, senarist Hakan Günday, oyuncu kadrosunda Haluk Bilginer gibi bir usta var… 

    Haluk Bilginer ile iki projede yer aldım, ikisinde de karşılıklı bir tek sahnemiz yok. (Gülüyor) 

    Seninki de talihsizlik!

    Talihsizlik tabii. Haluk Bilginer çok büyük bir isim. Şahsiyet’in galasının çıkışında gazeteciler nasıl hazırlandığını sormuştu, herhalde “Gittim katil olmanın anatomisini çıkardım, işte demans ve alzheimer hastalarını inceledim,” falan demesini beklediler… Ama o sadece “Senaryoyu okudum,” diye cevap verdi. Kendine ve araçlarına o kadar hakim hale gelmiş ki başka bir şeye ihtiyacı yok. “Sinek öldürdünüz mü hiç? İşte katilsiniz.” demişti hatta. Kendine ve oyunculuğa dair damıtılmış bir perspektifi var sanırım. Metin üzerinden yürüyor ve okuduğunu kendi yaratıcılığıyla çok başka yerlere taşıyabiliyor. Haluk Bilginer, bir süre sonra ekol olarak anılacak bir adam bence. 

    Peki ne öğrendin Şahsiyet’ten? Senin için dönüştürücü bir proje oldu mu?

    Oldu. Şahsiyet, kendimi bir oyuncu olarak kıymetli hissettiğim ilk projeydi. Onur ve Hakan bana gerçekten vakit ayırdılar ve çok fazla sorumu cevapladılar. Normalde yönetmenlere ve senaristlere o kadar çok soru yöneltemezsin, seni çok kaale de almazlar zaten. Alamazlar, daha doğrusu, o kadar vakitleri yoktur. Fakat Onur da Hakan da çok önemli ve numunelik diye tabir edilebilecek insanlar; kolektif bir yaratımda olduğumu hissettirdiler bana sağolsunlar. Karşılıklı diyaloğa çok açıktılar. Ayrıca, beni özgür bıraktı Onur. En başta söylemesi gerekenleri söyledi ve “Bu karakteri sen çıkaracaksın,” dedi. Bana böyle bir sorumluluk vermesi kıymetli hissetmemi sağladı. 

    “Sevişmek ya da öpüşmek yaşamın en doğal parçalarından biri, hayata bu şekilde geliyoruz!.. (Gülüyor) Bu artık çok büyük bir tabu olmamalı gibi geliyor bana”

    Yakın zamanda bir filmde de oynadın: Yarına Tek Bilet. İlk Netflix orijinal yapımı Türk filmiydi. Epey de ilgi çekti. Diğer sinema deneyimlerinle karşılaştırdığında bir Netflix yapımında rol almanın daha kolay ya da daha zor bir yanı var mıydı?

    Filmi çekerken Netflix’e çektiğimizi bilmiyordum ki. Daha Netflix yoktu ortada, sinemaya çekiyorduk. Ozan (Açıktan)’ın tutku projesiydi o, dört yıl önce bahsetmişti bana. “Filmi çekiyoruz, oynar mısın?” dediğinde de son senaryoyu okuyup hemen kabul ettim. Bir yönetmenin bir projeye öylesine bir tutkuyla yaklaşması oyuncuyu her zaman iştahlandırır. Daha çok güvenirsin yönetmene. Ben de Ozan’a bıraktım kendimi, onun hayalinin içinde bir oyuncu olmaktan mutluydum. İş sonra Netflix Orijinal oldu. Ben öyle bir şey beklemiyordum. Çok da mutlu değilim öyle olmasından açıkçası. (Gülüyor)

    Bir ara büyük yönetmenlerin de dahil olduğu bir tartışma çıkmıştı, film illa sinema da mı izlenmelidir sorusu üzerinde. Senin bu konuda keskin çizgilerin var mı? 

    Keskin çizgilerim yok, sinemaya dair en azından. Stanley Kubrick’in Barry Lindon’ını sinemada izlemeyi isterim mesela. Ama film izlemek için illa da sinemaya gitmek lazım diye bir düşüncem yok. Zaten günümüzde, böyle bir düşüncenin çok anlamı da yok. Sinema, pandemi bu şekilde devam ederse biraz daha niş bir sanata dönüşebilir. Günümüzdeki opera gibi.

    Yarına Tek Bilet’te Dilan Çiçek Deniz ile oynadınız, çok da uyumluydunuz ama koca filmi iki kişi, tek mekanda götürmek güç olmadı mı? Üstelik film canlandırdığınız karakterlerin ilişkisi üzerine kuruluydu, yani aranızdaki en ufak bir uyumsuzluk filmi mahvedebilirdi. 

    Olmadı, zaten yapmamız gereken başat şey buydu. Bunlar hep bir kendine meydan okuma gibi geliyor bana ve canlı tutuyor beni. Oyunculuğun güzel taraflarından biri bu. 

    Önceden tanışıyor muydunuz Dilan Çiçek ile? 

    Bir yerde karşılaşmıştık ama birbirimizi Yarına Tek Bilet ile tanıdık. 

    “Mağdur biri Ozan ama bu mağduriyeti kendi seçmiş. Sevgi konusunda cahil, itaat konusunda alim, yaşamak konusunda ise isteksiz”

    Gelelim Atiye’ye. İkinci sezon nihayet geçtiğimiz günlerde yayınlandı ve bu iki sezon epey ilgi topladı. Üçüncü sezon çekimlerine başlarken üzerinde bir baskı hissediyor musun? 

    Biraz hissediyorum ama ilgiden dolayı değil, daha iyisini yapmam gerektiğini düşündüğüden. Ekibe, kendime, izleyiciye ve yaptığımız işe duyduğum saygıdan doğan bir baskı… Baskı demek de doğru değil aslında. Sadece, elimden gelenin en iyisini yapmak ve her seferinde yaptığımın ilerisine gitmek için çaba gösteriyorum.

    Peki dizinin gördüğü ilgi seni şaşırttı mı yoksa bekliyor muydun?

    Şaşırtmadı. Sonuçta bir Netflix projesi. Türkiye’de yeni yeni yapılıyor bunlar. Zaten Beren (Saat) ve Mehmet (Günsür) çok büyük isimler. Melisa (Şenolsun), Civan (Canova) abi, Meral (Çetinkaya) hanım, Tim (Seyfi) ve Başak’ta (Köklükaya) öyle… Sonra, Göbeklitepe’yi anlatıyor olması da izleyiciyi içine çekiyor. Biraz turizme katkı olarak da algılanıyor galiba. İnsanların merakla izlemeleri için tasarlanımş bir proje bu.

    Türk dizi sektörü için fantastik kurgu çok alışıldık bir tür değil. Güçlü bir fantastik edebiyatımız da yok… Bu durum fantastik kurgu yazan senaristlerimizi zorluyor mu sence?

    Zorluyor. Dediğin gibi, alışık olmadıkları bir şey. Ama zorlanma gerekli bir şey, zorlanmazsan gelişemezsin. 

    Oyuncu olarak fantastik bir dizide rol almak seni zorluyor mu peki? 

    Çok değil. Ama biraz çocukluğuna dönmen, çocukken oynadığın yaratıcı oyunları ya da kurduğun hayalleri hatırlaman gerekiyor. Bu yüzden de daha eğlenceli bence. Ben çok gerçekçi dünyalardan daha çabuk sıkılıyorum.

    İki sezondur sezonlar yayınlandığı gün sevişme sahneleriniz gündem oluyor. Metin Akdülger ile bilmem kim acayip sevişti falan diye üst üste haberler çıkıyor. Halbuki sevişen aslında iki kurgusal karakter ve bu da koca hikayede kısa bir an sadece. Türk izleyicisinin kurguyla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsun?

    Anlamakta zorlanıyorum. Ama beni asıl rahatsız eden, sektörün içinde olan ve mesleğimizin gerçeklerini bilen insanların da bazen bu çeşit yorumlar yapması… Dediğin gibi, o haberde adı geçen insanların çevrelerini, mesleki durumlarını, özel yaşamlarını hesaba katmadan, vicdansızca yapılmış bir sürü haber çıkıyor her seferinde. Bugün cinsiyet eşitsizliğinden, kadın cinayetlerinden dem vuruyor herkes ama ilk adımların bunlardan geldiğini bilmiyorlar ya da bildikleri halde popülist kazanç kaygılarıyla bu yollara başvuruyorlar… İnsanlığa ve çalıştığım çevreye inancımı kırıyor bu tür haberler açıkçası. Ayrıca şunu ekleyeyim: Sevişmek ya da öpüşmek yaşamın en doğal parçalarından biri, hayata bu şekilde geliyoruz!.. (Gülüyor) Bu artık çok büyük bir tabu olmamalı gibi geliyor bana. Saygı duyalım kendimize ve nefsimizi kendimiz kontrol edelim derim.

    Dizide canlandırdığın Ozan karakterini birkaç cümleyle anlatacak olsan nasıl anlatırsın ve Ozan’ı kendine yakın buluyor musun?

    Kendime yakın bulduğum yerleri az var. Mağdur biri Ozan ama bu mağduriyeti kendi seçmiş. Sevgi konusunda cahil, itaat konusunda alim, yaşamak konusunda ise isteksiz.

    Dizi ve filmlerin yanı sıra tiyatroya da devam ediyordun. Özellikle 2017 ve 2018 yıllarında oynadığın Baldan Karanlık oyunu epey beğenilmişti. Sonra kitabı da çıktı. O oyun devam edecek mi?

    Yok, o hem seyirci için hem de benim için ilginç bir deneyimdi ama o oyunu bir daha oynamayı düşünmüyorum açıkçası.

    Salgından sonra tiyatro namına yeni projelerin olacak mı?

    Olacak ama henüz pek net değil… Sadece, tiyatroda olmayı sürdüreceğimi söyleyebilirim. 

    Seni sosyal sorumluluk projelerinde de sık sık görüyoruz. Yakın zamanda Anadolu Meraları ve Kiss The Ground ile beraber onarıcı tarım meselesine dair bir çalışmaya imza attın. Bize bu çalışmadan bahseder misin ve “onarıcı tarım” nedir? 

    Kiss The Ground Vakfı’nın bir video şablonu var, onu her dilde yayıyorlar. İnsanları karbon ve tarım ile ilgili bilinçlendirmeyi amaçlamışlar ve bence çok güzel bir şey yapıyorlar. Ben de bunun Türkçe versiyonunda seslendirme yaptım. Anadolu Meraları’yla ortaklaşa bir projeydi. Anadolu Meraları’yla da birkaç yıl önce tanışmıştım, kurucusu Durukan Dudu’ya ulaşmıştım… Durukan daha iyi açıklayabilir ama onarıcı tarım, basitçe, karbon tarımı demek. Meralar ve tarım alanları karbon düzenlemesine göre işlendiği zaman rakamsal olarak küresel ısınmayı bitirebilme ihtimalini saklıyor potansiyelinde. Bunun birçok yöntemi var: Planlı otlatma, çok yıllık, işlemesiz tarım… Hayırlısıyla Anadolu Meraları’yla onarıcı tarıma dair başka projeler de yapacağız. Böyle bir konuda çalışıyor olmak beni müthiş mutlu ediyor. Çünkü küresel ısınmayla ilgili belgeseller vardır bir sürü fakat bir çoğu sana bir çözüm sunmaz, ah vah eder geçersin… Onarıcı tarım ise hakikaten bir çözüm sunuyor ve o çözümün bir parçası olmak benim için pek çok şeyden daha önemli. 

    METİN AKDÜLGER İLE KISA KISA

    Hangi filmin yönetmenliğini yapmış olmak isterdin? 

    Rocky serisi olabilir çünkü çok iyi bir senaryosu var, çuvallamam çok olası değil. (Gülüyor) Garantici bir tercihte bulunmayacaksam da Robin Wright’ın başrolünde olduğu The Congress filmini söyleyebilirim.

    Hangi karakteri canlandırmak isterdin? 

    Hellboy. Tabii ki bir Ron Perlman olamam ama, olduğu kadar… (Gülüyor)

    En sevdiğin çizgi roman?

    Şu sıralar Neil Gaiman’ın The Sandman’i. 

    En sevdiğin film bestecisi kimdir?

    Yakın zamanda yitirdiğimiz Ennio Morricone, en sevdiğim. Hans Zimmer’ı da söyleyebilirim. Türk bir besteci söyleyecek olursam da Melih Kibar derim, herkesin aklında yer eden bir iş çıkarabilmiş ortaya.

    Hayatının üç döneminde; çocukluğunda, gençliğinde ve yetişkinliğinde seni en çok etkilemiş birer film söyler misin?

    Çocukluğumda, Chucky filmleri çok etkilemişti. İlk filmini çok küçükken izlemiştim, kâbuslarıma girmişti. Odada ablamın oyuncak bebekleriyle bakışarak çok uykusuz geceler geçirdim. Bir de The Sixth Sense. Bu iki film yüzünden karanlıktan koşarak kaçmaya çalışıyordum o yaşlarda, öyle diyeyim sana. (Gülüyor) 

    Gençliğimde, klasik olacak biraz ama, Fight Club beni çok etkilemişti. Güç hayvanımın Penguen’den Marla’ya dönüştüğü zamanlar oldu. 

    Yetişkinliğim için de Django Unchained’i söyleyebilirim. Bakalım hangi köle tacirinden nasıl intikam alacağım, izleyelim görelim. (Gülüyor)

    Başucu kitapların nelerdir? 

    Peter Brook’tan Boş Alan, Joseph Campbell’dan Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Yuval Noah Harari’den Homo Deus, bir de Erich Fromm’un herhangi bir kitabı.

    Röportaj: Onur Bayrakçeken
    Fotoğraf: Jiyan Kızılboğa
    Stil Danışmanı: Rutkay Öziş
    Stil Danışmanı Asistanı: Çağla Ustaoğlu
    Makyaj: Uğur Kıral
    Saç: Emre Kayacı / Sabit Akkaya
    Mekan: Lifepark İstanbul

    Benzer İçerikler