Olgun Toker: “İşim karakteri yargılamak değil anlamak”

     Olgun Toker: “İşim karakteri yargılamak değil anlamak”

    Yoldaş Özdemir’in Olgun Toker ile yaptığı bu röportaj, Episode’un 23. sayısında yayımlanmıştır.

    Doğru ve farklı projeleri seçen, kendisini zorlayacak karakterleri canlandırmaktan da korkmayan ve işin altından ustaca kalkan bir oyuncu Olgun Toker. Bu sezon Arıza dizisinde çok konuşulan Burak Ersoylu karakterini canlandıran Olgun Toker’le buluştuk. Arıza’yı, canlandırdığı karakterleri ve çizgiromanları konuştuk.

    Fotoğraf: Ozan Balta

    Arıza’dan başlayalım, diziye nasıl dahil oldunuz?

    Dizinin haberini gördüm ilk. Adı çok hoşuma gitti. Habere dikkat kesildim, sağlam bir ekip toplanıyordu. Recai Karagöz’le daha önce çalışmıştık, işe gönlünü katan bir insan. Rolü değerlendirmemizi istediler. Burak, çok dikenli bir roldü. Ancak nedenlerini de gösterebilirsek seyirlik olabileceğine inandık. Ben ekibe en son katılan oyuncuyum.

    Canlandırdığınız Burak Ersoylu karakteri, babasına kendini ispat etmeye çalışıyor, babasıyla ilgili travmaları da var anladığımız kadarıyla, hedefine ulaşmak için her türlü illegal yola başvurabilen biri. Siz nasıl tanımlarsınız Burak’ı?

    Bir sahnede Murat, kardeşi Burak’a “Babamın değil de başka bir adamın çocukları olsaydık, ne olurdu acaba? Hiç düşündün mü?” diye sorar. Burak tereddütsüz “Hiç düşünmedim” der. O sahneyi oynarken şunu fark etmiştim: Burak’ın doğduğu dünyayla bir derdi yoktu. Karakterini, davranışlarını çevresi şekillendirmişti. Şimdi de çevresine zarar veriyor olması onun derdi değildi. Bir kızıl deriliye sormuşlar zehir nedir diye o da “Her şeyin fazlası,” demiş. Burak çocukluğundan beri güçle zehirlenmiş bir insan. Ne istediyse olmuş. Vücudumuzda kullanmadığımız yerler çürür. Şimdiye kadar empati kurmamış kimseyle. Annesi intihar edince herkese, her şeye olan güveni sarsılmış. Hepimiz var olmak için savaşıyoruz. Ona da var olmak için öğretilen kurallar bunlar.

    Oynadığım karakterlerin ayakkabısını giyip geçtiği yollardan yürüme meraklısıyım. Benim işim karakteri yargılamak değil anlamak.

    “Bu coğrafyada hegemonik bir yapı var. Evi yönetme gücü olan, ailesi üzerinde egemenlik kuran, bir taraftan namus koruyucusu ama dışarıda cinsel ahlak kurallarına uymama hakkına sahip bir yapı. Kadının toplumdaki, ilişkideki, banka hesaplarındaki yerine tahammül edemeyen; kendine hakaret sayan erkekliklere dönüşüyorlar.”

    Burak’ın Halide’nin açıkça “hayır” demesine rağmen, onun peşini bırakmaması, hatta hayatını belirlemeye çalışması, bunu da aşk ya da yoğun sevgi olarak tanımlaması… Bu bağlamda neler düşündürüyor bu karakter size? İzleyicilere en azından bu yanlışı gösterebileceğini düşünüyor musunuz?

    Dünyada “erkeklik” değişiyor. Günümüzde cinsiyetin önemsizleşmesine alışamadık daha. Binlerce yıldır gelen alışkanlıklar, gelenekler görenekler içinde altı tamamen boşalan ve yararsız erkeklik algıları var. Bu coğrafyada hegemonik bir yapı var. Evi yönetme gücü olan, ailesi üzerinde egemenlik kuran, bir taraftan namus koruyucusu ama dışarıda cinsel ahlak kurallarına uymama hakkına sahip bir yapı. Kadının toplumdaki, ilişkideki, banka hesaplarındaki yerine tahammül edemeyen; kendine hakaret sayan erkekliklere dönüşüyorlar. Kendini kadına karşı yetersiz hissettiğinde şiddete başvuruyor. Toplumsal güce dayalı erkeklikler kendi aralarında da bir hiyerarşik yapı kuruyor. Bu mesele gücün temsili meselesi. Ve bu temsili eğitim belirleyecek. Televizyon tabii ki yaşa bakmaksızın bir rol model oluyor. Televizyonun bu gücüne inanıyorsak kadınlarımızın toplumdaki yerini belleklere daha iyi kazıyabiliriz. Yönetimde, araba kullanan, pilot olan, evi çekip çeviren kadınlarımızı neden daha az gösteriyoruz? Bence ekranlara sorulması gereken soru bu. Hasarlı bir karakterin yanlışlarını göstermenin en iyi yolu yanına doğruları koymak.

    Arıza’da en keyif aldığınız ya da duygusal açıdan en zorlandığınız sahneler nelerdi?

    Burak enerjisi çok yüksek bir adam. O yüzden neredeyse her sahneden keyif almaya çalışıyorum. Abisiyle yalnız kalıp kaynattıkları bir sahne vardı. İkisinin de bu vahşi dünyada çocuk yönleri görünüyordu. Aşkları, hayalleri, oyunları. Belki de Burak Ersoylu’nun seyirci tarafından da sevilmesinin nedeni olan bir sahneydi. Bu adam da bir zamanlar çocuktu…

    Burak Ersoylu ile gerçek hayatta karşılaşsaydınız ve sohbet etseydiniz, ona neler söylemek isterdiniz?

    Beni çok dinleyeceğini sanmıyorum. Ama cümlemin bitmesine müsaade ederse aşkın bu olmadığını anlatırdım.

    En başa dönersek çizerlik kariyeri düşünürken Marmara Üniversitesi’ni kazanıp İstanbul’a geliyorsunuz ve sonrasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde oyunculuk eğitimi alıyorsunuz. MSM, çok nitelikli ve değerli oyuncular yetiştiren, hatta kendi ekolünü de oluşturan bir okul. Size neler kattı?

    Müjdat Gezen’e gün geçtikçe saygım sevgim daha da artıyor. Talebeliğini yaparken çok farkında değildik. Meğer bu coğrafyayı çok iyi tanıyan bir okul, tiyatro kurmuş. İşimiz insanlara. İnsanlardan uzaklaşarak bunu yapamazsınız. Halkı anlamadan, neye ihtiyacı olduğunu bilmeden sizi takip etmesini, istediğiniz yönde gelişmesini bekleyemezsiniz.

    “Çizerlikte üslup çok önemlidir. Oyunculukta da. Kendi üslubumu oturtmaya çalışıyorum. Bunun için çok çalışıyorum. İzlemek, okumak bu işin mesaisi. Meraklı bir adamım artık.”

    TV’deki oyunculuk kariyerinizde Son, Karadayı, Hayat Şarkısı, Bir Aile Hikayesi gibi farklı türlerde işler var. Dönem işinde de izledik sizi, bence TV’nin en başarılı polisiye dramlarından olan Son gibi kült bir işte de. Peki, hayalkırıklığına uğradığınız ya da seyirci tarafından yeterince anlaşılmadığını düşündüğünüz işleriniz oldu mu?

    Projeyi seçerken kimlerle beraber çalışacağımız çok önemli. Bu saydığınız projelerin yaratıcı ekipleri bu coğrafyanın en iyi isimleri. Bazen o isimlerin arkasına takılıp gidersiniz. Size oynayacağınız rolün altından kalkmanıza cesaret verir. Bana ilk fırsatı Uluç Bayraktar vermişti. Son dizisi benim ilk işimdi. Çok kalabalık, yıldızlarla dolu bir kadroydu. Erkan Can bana ustalık etti. Sette erkek oyunculara “bey” ona ise “abi” diyorlardı. Onunla olan sahnelerimde parlamama yardımcı oldu, hakkını ödeyemem. İlk dönemlerimde Zeynep Günay’la çalışma fırsatım oldu. Benim için fark edilme dönemiydi. Benim Adım Gültepe‘nin benim için yeri ayrıdır. Ömrü kısa sürdü. Ama o setteki herkese kısa dönemli üniversite gibiydi. Sonra Cem Karcı’lı günler. Çok seviyorum Cem Hocayı. Bana hep farklı roller verip özgür alanlar bıraktı. Benim için çok özel bir insan. Bir rolde yaratabileceğim bütün fikirleri değerlendirmeye aldı. Saçımı kıyafetimi aksesuarlarımı tasarlarken fikirlerime çok değer verdi. Bana olan bu açıklığı, oyuncu olarak daha yönlü düşünmemi sağladı. Artık tasarım yapan, rolü yorumlayan bir aktördüm. Bunun üzerine gittim. Çizerlikte üslup çok önemlidir. Oyunculukta da. Kendi üslubumu oturtmaya çalışıyorum. Bunun için çok çalışıyorum. İzlemek, okumak bu işin mesaisi. Meraklı bir adamım artık.
    Öngörü gelişen bir şey, tecrübeyle orantılı. Seyircide karşılığını bulmayan işler için hayal kırıklığına düşmedim. Emeklerimize üzüldüm tabii ki ama işin kusurlarını görüp yola devam etmek de işin bir parçası.

    Daha sert, “kötü” diye tanımlanabilen karakterleri canlandırdıktan sonra Bir Aile Hikayesi’nde Mahur’u canlandırdınız. Mahur’un sizde nasıl bir izi kaldı?

    Uyarlama bir işti. This is Us harika bir işti. Türkiye’de uyarlanmasına hepimiz şaşırmıştık. Gerçi bu coğrafyaya uyarladığınızda bambaşka dinamikler işin içine giriyor. Ve bir anda hikâyenin ana damarları değişiyordu. Mahur “en iyi insan” olmak için kendini perişan eden, mutlu olmayı beceremeyen bir insandı. Etrafını mutlu etmek için yaratılmış gibiydi. Çevresine inanılmaz bir empati geliştirmişti. Mahur’un sayesinde ben de biraz olsun sakin kalabilmeyi öğrenmiş olabilirim.

    Canlandıracağınız karakterleri önce çizdiğinizi ve o karakteri böylece daha rahat oturttuğunuzu söylemiştiniz bir röportajınızda. Bu devam ediyor mu?

    Çizime devam ediyorum ama eskisi kadar değil. Malum set çalışma saatleri. Bugünlerde heykele merak sardım. Kendimce eğleniyorum. Çizimleri yayınlayacak düzeye gelmek başlı başına adanmışlık ister. Ben o düzeyde değilim.

    Canlandırdığınız karakterlerle ilgili seyircilerden sosyal medyada ya da sokakta aldığınız en ilginç yorumlar nelerdi?

    Seyircilerle aramda gitgide gelişen bir saygı var. Hayatımda artık var olan bir ilişki. Emek istiyor. İlgiye karşı mızmızlık yapamıyorsunuz. Bir Aile Hikayesi zamanı hikâyede babam öldüğünde bir aile yolda beni durdurup çok içten taziyelerini sunmuşlardı. Burak Ersoylu rolünden sonra da trafikte alttan alıyorlar. Garip.

    “Ben çizgi roman okuruyum. Çizgi roman okumaya bayılıyorum.”

    Önümüzdeki yıllarda kamera arkasına geçmeye dair de bir hayaliniz, planınız var mı?

    Kesinlikle bir film çekeceğim, biraz daha zamanı var. Bunun için çalışıyorum. Yatırımını da kendim yapmak gibi bir planım var.

    Tutkunu olduğunuz, izlemekten/okumaktan keyif aldığınız bir tür/janr var mı? Varsa o türde/janradaki favorileriniz nelerdir?

    Ben çizgi roman okuruyum. Çizgi roman okumaya bayılıyorum. Süper kahraman hikâyelerini çok sevmem. Pascal Rabate Küçük Irmaklar, Tardi’nin bütün eserleri, Manu Larcenet, Guy Delisle, Pierre Henry Gomont… Bu isimleri ve eserlerini çok severim.

    Yerli ve yabancı dizileri izliyor musunuz? Son dönemde en sevdiğiniz, eşinize dostunuza önerdiğiniz yerli-yabancı diziler hangileri ve neden?

    The Crown’u bekliyoruz. Tarih seviyorum. Bir de İngilizler bu işi biliyor.

    Ne çekse izlerim, ne yazsa okurum, yeni eserlerini merakla beklerim dediğiniz yönetmen, yazar, oyuncular kimlerdir?

    Fatih Akın hayranıyım. Bu işe Duvara Karşı‘yı izleyip Birol Ünel’in oyunculuğunu görüp başlamıştım. Benim için Fatih Akın’ın manidarlığı var. Onun dışında her şeyi izlemeye gayret ediyorum. İhsan Oktay Anar ne yazsa okurum. Hâlâ nasıl filme alınmıyor hayret ediyorum. Sean Pean babayı da takip ediyoruz.

    Benzer İçerikler