Small Axe: Irkçılığın İngiliz Yüzü

     Small Axe: Irkçılığın İngiliz Yüzü

    Onur Bayrakçeken’in bu Small Axe incelemesi Episode’un Şubat 2021 dijital sayısında yayımlanmıştır.

    Irkçılık teması sinemada ve televizyonda çokça işlenmiştir. Afro-Amerikalıların, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadıklarını ve eşit yurttaşlar olarak var olma çabalarını farklı biçimlerde, farklı türlerde defalarca izledik. Kimi zaman Muhammed Ali ya da Martin Luther King gibi ırkçılık karşıtı mücadelesiyle öne çıkan figürlerin biyografisi oldu bu, kimi zaman Mississippi Burning gibi polisiyeler, kimi zaman 12 Years a Slave gibi dramlar… 

    Ancak başka ülkelerde, mesela Birleşik Krallık’ta ırkçılığa maruz kalanların hikâyelerini beyazperdede ya da ekranda pek göremedik. Sadece birkaç istisna… Geçen yılın sonlarında, az önce andığım 12 Years a Slave’in Oscar ödüllü yönetmeni Steve McQueen’in Small Axe antolojisi de bu istisnalar arasına katıldı. Orada burada mini dizi sınıfına dahil edilen ama aslında beş ayrı filmden müteşekkil bir antoloji olan Small Axe, Batı Hint Adalarından (yani Jamaika falan, oralar, Karayipler) Birleşik Krallık’a göçmüş ve burada gettolaşmış toplulukların yaşamlarına göz atıyor. Bilmeyenler için söyleyelim: Birleşik Krallık’ta, özellikle de Londra’da epey Karayipler kökenli insan yaşıyor. 1970’ler ve 80’lerde Birleşik Krallık’ın dört bir yanında reggae duyulması, beyaz ska gruplarının (The Specials, mesela, ya da Madness) kurulması, The Clash gibi punk gruplarının reggae ve dub etkisinde müzik yapması rastlantı değil yani. Nitekim yönetmen Steve McQueen de Trinidadlı bir annenin evladı. 

    Geçen yılın sonlarında BBC ekranlarında izleyiciyle buluşan, ülkemizde de BBC First’te yayınlanan Small Axe antolojisindeki filmler 1960’lardan 1980’lerin sonuna dek olan bir dönemi kapsıyor ve böylece aslında farklı nesillerin olan bitene karşı verdikleri farklı tepkileri de ele alıyor. En azından bunu deniyor. Deniyor, diyorum çünkü Small Axe bize iyi ama büyük olmayan filmler veriyor. 

    Small Axe

    Small Axe‘teki beş filmin beşi de yönetmenlik, oyunculuk ve yapım kalitesi açısından izleyiciye heyecan verici bir izleme deneyimi vaat ediyor.

    Small Axe’i kim sever? Eğer ırkçılık temalı yapımlara aşina değilseniz, Small Axe filmlerini heyecan verici bulacağınıza ve seveceğinize yemin edebilirim. Ancak ırkçılık temalı yapımlara aşinalığınız, hele özel bir ilginiz varsa tüm yapım kalitesine ve başarılı oyunculuklara rağmen Small Axe sizi pek tatmin etmeyecektir. Çünkü beş film de, daha önce yaşadıklarına pek değinilmemiş bir topluluğu konu edinseler de ırkçılığa dair yeni bir şey söylemiyor ve Birleşik Krallık’taki ırkçılığın kökenlerini, özgün kimliğini araştırmıyor. Sadece onu gösteriyor: Bakın, diyor, İngiltere de masum değil.

    Bunu biraz açmak isterim: Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ırkçılığı konu edinen yüzlerce filmin, dizinin pek azı o topraklarda Afro-Amerikalıların maruz kaldıkları ırkçılığı göstermekten öte onun sosyoekonomik nedenlerini araştırmıştır. Aslında Bay McQueen, 12 Years a Slave filmiyle bunu biraz yapmıştı ancak Small Axe’te, elinde beş film ve daha önce konu edilmemiş bir topluluk varken ırkçılığın kökenlerini çok daha derinlemesine araştırabilirdi. Bunun yerine onu yalnızca göstermeyi tercih etmiş ve bu bakımdan 12 Years a Slave’in gerisine düşmüş; yine de bunu son derece gerçekçi ve cüretkar bir biçimde yaptığı için alkışı hak ediyor. 

    Small Axe’teki beş filmin beşi de yönetmenlik, oyunculuk ve yapım kalitesi açısından izleyiciye heyecan verici bir izleme deneyimi vaat ediyor. Steve McQueen’in de her birine ortak yazar olarak katkı sunduğu senaryolar ise çarpıcı olmasa da (büyük oranda yukarıda açıkladığım nedenden ötürü) zengin ve akıcı bir anlatım sunuyor. Smal Axe dünyasında romancı Alex Wheatle, Britanya Kara Panterleri liderlerinden Altheia Jones-LeCointe, gazeteci Darcus Howe gibi tarihsel kişilikler ve Mangrove Dokuzlusu Davası gibi tarihsel olaylarla kurgusal kişilikler ve olaylar buluşuyor. Bu da ırkçılık karşıtı mücadelenin, herhalde Hollywood şimdiye kadar ilgi göstermediği için pek tanınmayan figürlerini sıkılmadan tanımamızı sağlıyor. Antolojideki hikâyelerin birbirinden bağımsız olması da izleyiciye özgürlük tanıyor. Yine de siz, “Aman, bunun konusu beni açmadı!” demeyin, Small Axe’i izleyecekseniz baştan sona tüm filmleriyle izleyin çünkü beş film bir araya gelince bir vücudun organları gibi, bütünlüklü bir anlatı oluşturuyor ve Londra’da yaşayan Karayip toplulukların yaşamını çeşitli yönleriyle gösteriyor. 

    Şimdi, bu uzun girizgâhın ardından Small Axe antolojisindeki filmlere kısaca değinmek isterim. Bu beş film arasında öne çıkan, bence gerçekten vakit ayırmaya değer iki film var ve onlar da antolojinin ilk iki filmi: Mangrove ile Lovers Rock. Diğerleri de iyi çekilmiş, iyi oynanmış işler ama Small Axe’i değerli kılan bu ikisi.

    Small Axe

    MANGROVE: POLİS ŞİDDETİNİN VE SİSTEMATİK IRKÇILIĞIN RESMİ

    Antolojinin ilk yayınlanan filmi Mangrove, Londra’nın Nothing Hill ilçesinde bulunan bir Karayip restoranını, Frank Crichlow tarafından işletilen Mangrove’u odağına alıyor. 1970’lerin hemen başındayız ve Mangrove Restoranı, bin bir fikirden siyahın ve Karayip kökenlinin uğrak noktası haline gelmiş; burada yemek yiyor, burada tartışıyor, burada eğleniyorlar. Restoranın sahibi Frank Crichlow, beladan uzak durmaya çalışan bir adam ama etrafında olup bitenlerin, halkına yönelik sistematik ırkçılığın farkında. Bu yüzden ne restoranın müdavimi olan Kara Panterler üyelerini kovuyor ne de kendi müziklerini çalmaktan vazgeçiyor; yalnız restoranında ot falan içilmesine, kâğıt üzerinde suç olan hiçbir şeye izin vermiyor. Fakat ne fayda; Frank’in gösterdiği tüm ihtimama rağmen Mangrove, ırkçı Nothing Hill polisinin hedefi olmaktan kurtulamıyor. Eften püften sebeplerle Mangrove Restoranı’na düzenledikleri baskınlar, siyahlara uyguladıkları şiddet, nihayetinde Mangrove Dokuzlusu Davası olarak bilinen yargılamalara varıyor. 

    Small Axe antolojisindeki beş filmin en uzunu olan Mangrove, aynı zamanda bana kalırsa en iyisi. Polis şiddetini cüretkâr şekilde gözler önüne seriyor.

    Bu yargılamaların Birleşik Krallık tarihindeki önemi, polisin Karayip göçmenlerine yönelik ırkçı tavrını ayyuka çıkarması. Steve McQueen ve senaryoyu beraber kaleme aldığı Alastair Siddons’un bu gerçek hikâyeyi ekrana taşımak istemesi bundan. 

    Small Axe antolojisindeki beş filmin en uzunu olan Mangrove, aynı zamanda bana kalırsa en iyisi. Polis şiddetini cüretkâr şekilde gözler önüne seriyor. Altheia Jones-LeCointe rolünde Letitia Wright ile Frank Crichlow rolünde Shaun Parkes’ın şahane oyunculukları ise cabası. 

    Lovers Rock

    LOVERS ROCK: SEKS, UYUŞTURUCU VE REGGAE

    Reggae, ska, biraz uyuşturucu, bolca seks ve dans… Lovers Rock, Batı Londra’da tantanalı bir ev partisinde tanışan Karayip asıllı iki siyahinin aşk hikâyesi. Antolojinin ilk filminden, Mangrove’dan on küsur yıl sonrasında, 1980’lerde geçiyor. Kimilerine Lovers Rock, Mangrove’dan daha ilgi çekici gelebilir. Çünkü Londra’daki Karayipler topluluğunun birkaç başka yaş grubundan üyelerini bireysel yaşamlarında gösteriyor. Göçmen ya da azınlık olmanın güçlüklerini büyük ve ideolojik bir anlatıyla değil, James Baldwin romanlarındaki gibi kişisel hikâyelerle veriyor. Bunu da iyi yapıyor; alelade bir aşk anlatısı olma tuzağına düşmüyor ve işin politik tarafını ıskalamıyor. Kısa bir sahnede, kadın başkarakter Martha bir grup beyaz erkeğin tacizine maruz kalırken bu politik taraf kendini apaçık gösteriyor.

    Lovers Rock’ın senaryosunda McQueen ile beraber aynı zamanda müzisyen olan Courttia Newland’in imzası var; belki de Bay Newland’in müzik dünyasına dair içeriden bilgisi sayesinde, filmin ekrana taşıdığı parti ortamı son derece canlı. Tabii filmin başrollerinde genç oyuncular Michael Ward ve Amarah-Jae St. Aubyn de harika iş çıkarıyorlar ki bunun Amarah-Jae’nin ilk filmi olduğunu da belirtmeli ve ayrıca hakkını vermeliyim. Bu arada 1994 doğumlu Amarah-Jae de, antolojideki birçok oyuncu gibi, Karayipler asıllı; üstelik babası bir reggae müzisyeni. 

    Nihayetinde Lovers Rock, Mangrove kadar kapsamlı ve onun gibi gerçek olaya dayanan bir anlatı olmasa da yarattığı canlı dünya ve ırkçılığın gölgesi altında yaşanan eğlencenin, aşkın insanı cezbeden hikâyesiyle epey öne çıkıyor. Zaten bu yüzden, onu Cannes Film Festivali’ne seçmişlerdi de festival iptal edilince New York Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. 

    Lovers Rock

    Lovers Rock, Mangrove kadar kapsamlı ve onun gibi gerçek olaya dayanan bir anlatı olmasa da yarattığı canlı dünya ve ırkçılığın gölgesi altında yaşanan eğlencenin, aşkın insanı cezbeden hikâyesiyle epey öne çıkıyor.

    Small Axe’in diğer üç filmi, bana kalırsa ilk ikisi kadar heyecan verici değil. Üçü de iyi işler; iyi hikâyeleri iyi şekilde anlatıyorlar ama ne Mangrove kadar kapsamlı ve sürükleyici olmayı başarıyorlar ne de Lovers Rock gibi canlı, farklı bir anlatı ortaya koymayı… Red, White and Blue, emniyet içerisinde reform yapmak üzere Siyah Polisler Derneği’ni kuran Leroy Logan’ın hikâyesini anlatıyor. Bay Logan, gerçek bir kişi ve 2012’ye dek Metropolitan Emniyeti’nde görev yaptıktan sonra emekli olmuş; ilginç bir kişilik ve onun mücadelesi, filmi taşıyor. Antolojinin dördüncü filmi Alex Wheatle, filme adını veren ve 1981 Brixton Ayaklanması’nın ardından hapse mahkûm edilen siyah romancıyı konu ediyor. Sanırım beş film arasında en zayıfı; vasatın altında değilse bile diğer filmlerdeki karakter zenginliğinden yoksun. Antolojinin son filmi Education ise uzay merakı olan 12 yaşında siyah bir çocuğun, gayrıresmi bir ayrı okullar (segregation) politikasına maruz bırakılmasını anlatıyor. Filmdeki tüm karakterler kurgusal olsa gerçek bir olaydan esinlenilmiş. İyi iş; başroldeki Kenyah Sandy, yaşının üzerinde rol kesiyor. Gelecek vaat ediyor. 

    Şimdi, geldik yazının sonuna: Başta da söylediğim gibi, Small Axe büyük bir iş değil ama iyi, esaslı bir iş. Steve McQueen, ırkçılık meselesini belki daha derinlikli ele alabilirdi ama Small Axe bu haliyle de yaşadıkları daha önce ekrana taşınmamış bir topluluğun birkaç nesline, verdikleri mücadeleye ışık tutmayı başarıyor. Bu açıdan yapmak istediğini yapıyor. Yani bu beş filme, özellikle ilk ikisine zaman ayırmaya değer… Ama iki film arasında birkaç Bob Marley ve The Specials albümü dinlemeyi unutmayın; o zaman daha çok tadına varacaksınız, inanın bana. 

    Benzer İçerikler