Ted Lasso: Futbolun Gamsız Kralı

 Ted Lasso: Futbolun Gamsız Kralı

Bu yazı, Episode Dergi’nin 28. sayısında yayımlanmıştır.

Yazı: Deniz Turgay

Neredeyse evrensel olsa da her toplum için farklı şeyler ifade eden kavramlar vardır. Önemi ve kapsamı ülkeden ülkeye değişkenlik gösteren siyaset ve dinden pişirme süreci de dahil olmak üzere yemek kültürüne insan yaşamını etkileyen pek çok konuyu bu bağlamda düşünebiliriz. Özellikle son birkaç on yıldır futbol da bu konulardan biri. Hatta artık öylesine bir hacme sahip ki futbol çoğu zaman bir spor dalı olarak değil, milyarlarca dolarlık global bir sektör olarak anılıyor. Türkiye de neredeyse diğer Avrupa ülkeleri gibi bu pazarın önemli bir parçası. 

Futbolun Türkiye’deki yaşamın ne denli büyük bir parçası olduğunu burada anlatmaya hacet yok, hepimizin malumu. İster önyargı ister haklı bir dava deyin, ben bu devasa parçadan bilinçli olarak uzak durmaya çalışan biriyim. Tam da bu nedenle bir futbol kulübünü konu alan Ted Lasso üzerine yazı yazdığım, hatta bunu şevkle yaptığım için oldukça şaşkınım. Dizinin mütevazı bendenize ve okyanusun bu tarafındaki futbola dair neredeyse hiçbir fikri olmayan Amerikalılara kendini nasıl sevdirdiğine geçmeden önce, konusundan biraz bahsedelim.

ABD’nin Kansas eyaletinde bir üniversitenin Amerikan futbolu koçu olan Ted Lasso, herkesi şaşırtan bir şekilde İngiltere Prömiyer Ligi üyesi olan AFC Richmond takımına antrenör seçilir. Daha ilk basın toplantısında “futbol hakkında bilmedikleriyle iki internet dolacağını” itiraf eden Lasso’yu kimse ciddiye almaz. Futbolcular dinlemez, taraftarlar küfür kıyamet hakaret eder, gazeteciler kinayeli sorularıyla “ofsayta düşürmeye” çalışır… Boşanma sonrasında eski eşinden kulübü alıp başkan olan ve Lasso’yu işe alan Rebecca Welton bile onu ciddiye almaz. Ama güneyli aksanı, candan gülümsemesi ve kelime oyunlu soğuk esprileriyle Lasso, pos bıyıklı bir Mary Poppins gibi etrafındakileri birer birer ve ufak ufak etkilemeye başlamıştır bile. 

Ancak diziden sadece neşe beklemeyin. Hikâyenin sürpriz gelişmelerini açığa vurmadan anlatmak gerekirse neredeyse her karakterin özel hayatında boğuştuğu bir derdi var. Zaten bir düşünürseniz hayatından bu kadar memnun, orta yaşlı, evli barklı bir adam neden kalkıp tek başına başka bir ülkeye taşınır ki? Lasso, evliliğinde ciddi sıkıntılar yaşıyor. En son Game of Thrones’ta Cersei’yi elindeki zili çala çala, “Utanın!” diye tenkit ederek şehirde gezdiren rahibe olarak izlediğimiz Hannah Waddingham’ın canlandırdığı Rebecca, eski eşinin ve tüm basının aşağılayıcı davranışlarıyla başa çıkmaya çalışıyor. Takımın en deneyimli oyuncusu Roy Kent emekli olma zamanının geldiğini kabul etmekte zorlanırken yıldız forvet Jamie Tartt bencilliği ve vurdumduymazlığıyla tüm takımın ahengini altüst ediyor. Elbette bunlar sadece iyisini düşünerek çözülecek dertler değil. Lasso’nun hevesli ve olumlu yaklaşımı kadar, başka bir bağlamda oldukça klişe görünebilecek bu karakterlerin yediği hayatın gerçek sillelerine de bölümler boyunca tanık oluyoruz.

Bu yazıyı yazdığım dönemde dizinin şimdiye kadarki en yüksek IMDB puanı alan ikinci sezonun beşinci bölümü yeni yayınlanmış ve rekor sayıdaki (20) Emmy adaylığı duyuralı bir ay olmuştu. Ağustos 2020’de yayın hayatına Apple TV+’ta giren Ted Lasso, aslında 2013 yılında can bulan bir karaktere dayanıyor. İngiltere Prömiyer Ligi’nin yayın haklarını satın alan ve Amerikalıları İngiliz futboluyla ilgilenmeye teşvik etmek isteyen NBC Sports, yine NBC’de yayınlanan Saturday Night Live yazarı ve oyuncusu Jason Sudeikis’ten bir dizi skeç çekmesini istiyor. O dönemki skeçlerde Lasso, gerçek bir futbol kulübü olan Tottenham Hotspur’e transfer olmuş, anlamadığı bir spora dair cahilce yorumlar yapan, biraz da münasebetsiz bir antrenör. Yıllar sonra karşılaştığımız adam ise daha olgun, daha yuvarlak köşeli ve daha alçakgönüllü biri. 

Sudeikis, Scrubs’ın yaratıcısı Bill Lawrence ve dizide Lasso’nun sağ kolu Coach Beard’i oynayan Brendan Hunt bu karakterin hikâyesini anlatmaya karar verdiklerinde odak noktalarının içtenlikle iyi bir adam olmasını istediklerini belirtiyor. Sürpriz yok, seyirciyi ters köşeye yatırmak yok; Ted Lasso samimiyetle ve bilinçli bir tercih olarak gerçekten iyi bir adam. Dizinin ilk bölümlerini izlerken nihayet kötü bir şey olacağından ve Lasso’nun “gerçek yüzünü” göstereceğinden şüphelenmek işten değil. Ancak hikâye ilerledikçe ve Lasso’nun sarsılmaz olumlu bakış açısına aşina oldukça, izleyici bu samimiyete inanmayı neden ısrarla reddettiğini sorgulamaktan geri duramıyor. Asıl gariplik iyimser Lasso’da değil, bizim nasırlaşmış duygularımızda olabilir mi?

Bu dönüşümün yaratıcı tercihler dışında da bazı nedenleri olsa gerek. Bunu açıklamak için, başka bir iyimserlik ve mutluluk kaynağı olarak tanımlayabileceğimiz Parks and Recreation dizisinden biraz bahsetmek istiyorum. Indiana eyaletinin bir şehrinde park ve dinlence bölümünde çalışan bir grup kamu görevlisini anlatan bu dizi, ilk başta The Office’te olduğu gibi karakterlerin adına utanarak izlemeye başladığımız bir mockumentary idi. Ancak sezonlar ilerledikçe karakterler olgunlaşıyor, biz de onlarla beraber ve onlar adına mutlu oluyorduk. Devlet görevlilerinin siyasi görüşleri ne olursa olsun birlikte neşeyle çalışması, özellikle Trump hükümeti sırasında ve sonrasında iyice kutuplaşan güncel ABD siyasi ortamını düşününce imkânsız geliyor. Oysa 2009’da başlayan bu dizi, gündemi teröre karşı savaşla geçen Bush devrinden sonra, kendi seçim sloganlarına referansla “umut ve inanç” ile gelen Obama döneminin iyimser havasını yansıtıyordu.

 Benzer şekilde Ted Lasso gibi böylesine olumlu bir havası olan dizinin insanların gelecek kaygılarının iyice kristalleştiği pandemi döneminde beklenenin çok üstünde ilgi görmesi şaşırtıcı değil, ama dizinin ilk sezonunun bölümleri ve ikinci sezonun ana hikâyesi birkaç yıl öncesinde tamamlanmış. Dizinin yaratıcılarının defaatle tekrarladığı gibi, amaçları belli bir döneme hitap etmek veya eski günleri yâd etmekten öte, Hele ABD’nin artık kendini imrenilesi bir lider olarak görmekte zorlandığı günümüzde niyetleri Avrupa’yı neşeli Amerikalılıkla tanıştırmak değil. Neredeyse zamansız ve oldukça insani bir mesajları var: Bizi kurtaracak olan, nezaket ve merhamet. Eleştirmenlerin ve ödül törenlerinin gözdesi Veep dizisinde olduğu gibi, karakterler başarısızlıklar karşısında birbirini haşlayıp tefe koyabilir, üstelik bunu şaşırtıcı derecede yaratıcı hakaretlerle de yapabilir. Bir başka yol ise birbirimize destek olup sorunun çözümünü birlikte bulmaya çalışmak olur. Hem dizi hem de karakter olarak Ted Lasso, bu ikinci seçeneğin yılmaz bir savunucusu.

Başrol oyuncusu Jason Sudeikis geçtiğimiz temmuz ayında New York Times’a verdiği röportaj sırasında bu ikiliği özetleyen bir anısını anlatıyor: “Saturday Night Live’da ilk çalışmaya başladığımda bir yerden geçerken kapıyı diğerleri için açıp beklerdim, onlar da belki popolarına vuracağım veya başka bir şaka yapacağım şüphesiyle durup bir bana bakarlardı.” Diziye ilk başladığımda pek çok diğer izleyici gibi, “Bu adam sahtekâr çıkacak sanırım,” korkusunu üstümden atamıyordum, halbuki nedeni kendi içimde aramam gerekiyormuş. Dizilerdeki izleyiciyi yanlış yönlendirip şaşırtma modası kadar, çağımızın genel kinizm havası da bunda oldukça etkili.

Derken Ted Lasso geldi. Arkadaşlarıma tavsiye ederken “Futbolla ilgili ama…” diye şerh etmemin yanı sıra mutlaka bahsettiğim bir şey daha var, o da izlerken neler hissettirdiği. Sıcacık bir dizi bu. Çatlamış nasırlarımıza sürdüğümüz bir merhem, endişelerimizi dindiren okşayıcı bir ninni, zor günümüzde başımızı omzuna koyup usulca ağladığımız can dostumuz sanki. Lasso birlikte çalıştığı kronik kötümser İngilizleri can kulağıyla dinleyip hayallerini gerçekleştirmeye teşvik ederken, bize de kendimize ve etrafımızdakilere aynı şekilde kulak vermeye yönlendiriyor. Ted Lasso mesleği olan koçluğu tüm anlamlarıyla ifa ediyor. O aynı zamanda bir akıl hocası. 

Hiçbirimizin heyecanla izlediğini hayal edemeyeceği ama hop oturup hop kalkarak izlediğimiz bir dart yarışması sırasında Lasso’nun yaptığı Walt Whitman alıntısının tarif ettiği gibi biri: Tenkitçi değil, meraklı. İnsanları ona yönelik davranışları için yargılamak yerine, neden böyle davrandıklarını öğrenmeyi tercih ediyor. Tercih ediyor, evet, çünkü samimi ve akılcı iyimserlik bilinçli bir şekilde çaba harcamayı gerektiriyor. İnsanların durdurulamaz karamsarlığı karşısında sarsılmaz bir gayretlilik abidesi o. Sudeikis’in dediği gibi hayatta zorbalar, size gerçekten kötülük yapmak isteyenler veya daha geniş olarak toksik erkeklik gibi kavramlar var, bunu değiştiremeyiz. Değiştirebileceğimiz şey, bizim bunlar karşısında benimseyeceğimiz tutum. 

Benzer İçerikler