Episode Dergi Haziran sayısında Orçun Onat Demiröz yeni sezonuyla Disney+‘ta olan, kapak konuğumuz The Bear‘i değerlendiriyor.
İlk sezonu 2022’de yayınlanan The Bear, 5. sezonuyla ekranlara veda ediyor. Christopher Storer’ın yarattığı seri; Succession, The White Lotus ya da The Pitt gibi son yıllara damga vuran dramalardan. Açıkçası aşçılık dünyasının karanlık ve travmatik dehlizlerine doğru otantik bir dalış yapan The Bear sadece bir TV hit’i olmakla kalmadı, bunun da ötesine geçerek 2020’lerin en iyi işlerinden birisi olmayı başardı. Hatta The Bear için Kuzey Amerika’nın en zengin gastronomi şehirleri arasında gösterilen Chicago’nun kültürel mirasını yüceltti demek yanlış olmaz.
Bununla birlikte The Bear, ödül sezonlarında da adından sık sık bahsettirdi ve kadrosundaki tüm oyunculara seviye atlatarak vitrine koydu. Yayınlandığı süre boyunca toplamda 21 “Primetime Emmy” ödülü kazanan seri, bunun yanına 5 tane de “Golden Globes” (Altın Küre) koymayı bildi.

Özellikle Jeremy Allen White, Ebon Moss-Bachrach ve Ayo Edebiri üçlüsünü öne çıkaran yapım, damarlarındaki kara komedi motifleriyle de parladı. Hatta Jeremy Allen White bu seriyle birlikte karakter odaklı filmlerde yer almaya başladı. İlk olarak The Iron Claw filminde Amerikalı ünlü güreşçi ailesinin bir üyesi olan Kerry Von Erich’i canlandırdı. Daha sonra ise New Jersey’li rock ikonu Bruce Springsteen’in depresyon dolu Nebraska dönemini anlatan Springsteen: Deliver Me from Nowhere filminde “The Boss”u canlandırdı.
Ebon Moss-Bachrach da The Bear’daki performansından sonra MCU’ya (Marvel Sinematik Evreni) transfer oldu ve Fantastic Four: First Steps filminde “The Thing” olarak karşımıza çıktı. Ayrıca MCU’yu yeniden ayağa kaldırması beklenen Avengers: Doomsday ve Avengers: Secret Wars filmlerinde de yer alıyor.
Dolayısıyla The Bear serisi yazarlığındaki nüansların yanı sıra oyunculara alan açan ve mutfaktaki kaotik hiyerarşiyi gözler önüne seren rejisiyle de fark yarattı. Elbette bu serinin bu kadar dikkat çekmesinin bir sebebi de gastronomi kültürünün son dönemlerdeki yükselişi oldu. Bir yaşam tarzına dönüştürülen gastronomi kavramı, sürdürülebilirlik, turizm rotaları, “foodie”lik, şef kültürü ve miras mutfakları ile farklı anlamlar kazandı. Sosyal medyanın ve viral içeriklerin etkisiyle seyahatlerle süslenen deneyim odaklı bir hale ulaştı.
Gastronomi kültürünün rota ve deneyim odaklı bir hale gelmesinin ana nedenlerinden biri ise 2018’de kaybettiğimiz, tabular yıkan küresel fenomen Anthony Bourdain’di. Zaten The Bear serisinin kalbinde de Anthony Bourdain’in travmatik punk şef tavrı var. O yüzden The Bear’ın son sezonuna geçmeden Anthony Bourdain’i anmakta yarar var.
AŞÇILIK DÜNYASINDAN MAHREM MACERALAR VE ASİ BİR PERSONA
Öncelikle Anthony Bourdain hayatı boyunca majör depresyondan muzdarip olan ve bununla barışmaya çalışan bir karakterdi. Hatta majör depresyonunu yenmek için şefliğinin, yazarlığının yanına seyahat belgeselciliğini de ekledi. Aşçılık dünyasının asıl yüzünü anlattığı Kitchen Confidential: Adventures in the Culinary Underbelly kitabıyla çok satanlar listesine giren ve küresel bir marka haline gelen Anthony Bourdain, esas ününe de dünyayı gezerek yaptığı yemek kültürü programları ve hikâye anlatıcılığı sayesinde kavuştu. 2018’de Fransa’da intihar ettiğindeyse arkasında gastronomi dünyasında devrim yaparak tabuları yıkan çok önemli bir miras bıraktı.
Anthony Bourdain, Fransız kökenli bir ailenin çocuğuydu ve Fransa’da ölmeyi tercih etmesi de kendisini tanımlayan “ouroboros” hikâyesinin tezahürüydü. Babası Columbia Records’ta yöneticiydi, annesi ise New York Times’ta editördü. Dolayısıyla Anthony Bourdain edebiyata, sinemaya, müziğe ve gastronomiye dair estetik bakış açısını ve gustosunu çok küçük yaşlarda kazandı.

Mutfak, liyakat sisteminin geçerli olduğu bir yerdir. Kim olduğunuz, hangi sınıftan geldiğiniz, sosyal statünüz ya da eğitiminiz mutfakta geçersizdir. Mutfakta geçerli olan şeyse yeteneğiniz, zekânız ve çalışkanlığınız sayesinde yarattıklarınızdır. Anthony Bourdain mutfağın bu acımasız gerçekliğine tutuldu ve konfor alanının dışına çıkarak maceracı bir tutku geliştirdi. Bu uğurda günde 20 saate yakın çalışmayı ve bulaşık yıkamayı bile göze aldı. Elbette yükselişi de hızlı oldu.
Rock‘n’Roll’un en güzel yıllarında büyüyen Anthony Bourdain, yıllar içinde Iggy Pop ve Alice Cooper gibi müzik ikonlarıyla da sağlam dostluklar kurdu. Serseriliği, sınırları zorlamayı ve sonuna kadar gitmeyi seviyordu. Belki de kendisinden kaçıyordu ama ilham veren personasını bu şekilde inşa etti. Zaten, “Vücudunuz bir tapınak değil, bir eğlence parkı. Tadını çıkarın…” söylemi de karakterini en iyi tanımlayan ifadelerden.
Ancak derinlemesine bakabilenler ve hayatta hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını bilenler, Anthony Bourdain’in simgelediklerinden farklı biri olduğunu rahatlıkla sezebilir. Aslında içinde, en derinlerde bütün o ışıltılı TV personasına rağmen hayata tutunmakta zorlanıyordu ve varoluş krizleri yaşıyordu. Depresif bir entelektüel, eski okul anarşist bir romantik olması da bundan ötürüydü. Açıkçası “baba” olmak bile onu bu döngüden kurtaramadı.
O; yaşam deneyimi ve bakış açısı ile kendisinden sonrakiler için bir kapı araladı, gerçek bir kültür elçisi ve öncü olmayı başardı.
İLK SEZON FORMÜLLERİNE DÖNÜŞ, YENİDEN YÜKSELEN TEMPO VE SIKI BİR FİNAL
Anthony Bourdain’den tekrar The Bear’a geçersem, serinin ilk iki sezonunda risk alan ve kalıpları kıran bir aksiyon vardı. Sıkışık bir mutfak ve rahatsız edici bir kakofoni içinde geçen seri, izleyicileri sürekli olarak zorluyordu. Neticede fırsat eşitliğinin ve likayatin öne çıktığı meritokrasinin son kalesi olan mutfak, zamana karşı yarışılan ve gerilimin düzenli olarak tırmandığı bir performans alanı. The Bear ilk iki sezonunda bu amansız gerginliği ve travmatize olmuş karakterleri çok iyi kazıyordu.

Bu acımasız gerçeklik üzerinden hareket eden The Bear, Chicago’nun “culinary” kültürünü de arka planda işliyordu. Doğrusu Jeremy Allen White’ın canlandırdığı “Carmy Berzatto” karakteri de son yıllarda TV için yazılmış en iyi karakterlerden birisi olarak dikkatleri üzerine çekti. Ağabeyinin intiharından sonra ona kalan ve batmak üzere olan sandviç dükkânı The Beef’i devralan Carmy, burayı Michelin yıldızlı sofistike bir restorana döndürmeye çalışıyordu.
Öte yandan Carmy’nin Chicago’ya dönerek sıfırdan başladığı bu meydan okuma, ailesiyle pamuk ipliğine bağlı ilişkileri de gözler önüne seriyordu. Ailesinden ona kalan örselenme, çelişkiler, içsel çatışmalar ve kaygı bozukluğu derinlemesine resmediliyordu. Ayrıca The Bear bunu yaparken kendisine ait görsel ve Rock‘n’Roll dolu işitsel bir dil de oluşturdu.
Bilhassa 2. sezonda hikâye doğru şekilde genişlemişti ve daha dokunaklı bir hal almıştı. Tetikteki karakterleriyle kaotik bir varoluş mücadelesini ele alan The Bear, 2. sezonunda karakter inşasını geliştirmişti. Bir yandan da bu sezondaki 6. bölüm olan “Fishes” çıtayı başka bir yere koymuştu. Bu bölümdeki yüksek tansiyon ve aile çatışması Carmy’nin iç dünyasını tanımlamaya yetiyordu.
Ancak The Bear, ilk iki sezonunda kusursuz işlediği dinamizmi 3. sezonda kaybetti. Maalesef The Bear’ın kendine özgü kaosu, akıcılığı ve rahatsız ediciliği 3. sezonla birlikte ortadan kalktı. Kendisini fazla ciddiye alan, durağan ve tekrara düşen bir seriye dönüştü. Tabii bu sezondaki Ayo Edebiri tarafından yönetilen ve Tina’nın köken hikâyesinin anlatıldığı “Napkins” bölümünü başka bir yere koymak gerek. Bu bölüm bütün sezonlar içindeki en iyi bölümlerden biri olarak parladı.

Bununla birlikte 4. sezonda da 3. sezona benzer bir durum sözkonusuydu ama bir farkla: 4. sezonda karakterlere dair bağımsız bölümlerden vazgeçilmişti. Buna rağmen seri 4. sezonda bir gelişim göstermişti ve dağılan olay örgüsünü toparlama anlamında bir adım atmıştı. Hatta bu sezon daha büyük bir hikâyenin ilk yarısı olarak çerçevelenmişti. Buradaki odak noktası ise mali yükümlülüklere karşı restoranı ayakta tutma mücadelesiydi.
Elbette şunu da dile getirmek gerekiyor; The Bear, 3. ve 4. sezonlarında temposunu iyi ayarlayamadı belki ama kısık ateşte pişirdiği hikâyesini belli bir standartta tutmayı başardı. Bir de 3. ve 4. sezonlar konuk oyunculara çok bağımlı şekilde ilerledi. Bu durum, dizinin büyüsünü kaçıran unsurlardan biriydi. Ayrıca şef kültürüne gösterilen saygı, bazen Chef’s Table izliyor gibi hissetmemizi sağladı ve abartıya kaçan bir fine dining propagandasına dönüştü. Fakat tekrar gaza basma ve Anthony Bourdain’in punk ruhunu hatırlama vakti geldi.
The Bear; final niteliğindeki 5. sezonuyla kendisini diğer dizilerden ayıran formüllerine dönüyor. Bunu da 5. sezonundaki ilk bölüm olan “Soda” ile gerçekleştiriyor. 4. sezon, Carmy’nin restorandan ayrılma planları yaptığını açıklamasıyla sona eriyordu. Sert bir fırtınayla açılan final sezonu, daha ilk bölümden geçtiğimiz sezonlarda yaşanan tempo sorununu ortadan kaldırıyor ve ivmeleniyor. Bunun yanı sıra ilk sezonlarındaki bağımsız film havasını da geri getiriyor.
Bu sezonla bölüm sayısını da yeniden 8’e indiren seri, kısa bölümlerle ekran süresini verimli kullanıyor. Üstelik 5. sezonda bir restoranı mükemmel yapan şeyin sadece yemekler olmadığını öğreniyoruz. Seri bunun üzerine yol alıyor; Sydney ve diğer karakterler sorumluluk, azim göstererek büyüyorlar. Ekibin ateşli kimyası da final sezonunu ileriye taşıyor. Carmy ise kendisiyle nihai bir yüzleşme gerçekleştiriyor. Kendisine dair katıksız bir dürüstlük gösteriyor, kefaretini ödüyor.
Sonuç olarak The Bear, hikâyesini sündürmeden, yarattığı hype dalgasını kaybetmeden ve tadında bırakmayı bilerek final yapıyor. Bunu da küresel bir hit’e dönüşmesini sağlayan unsurlara dönerek gerçekleştiriyor.
Bon Appétit!
