Ru!, Ekim sayımızda bu kez Ömer Faruk Sorak’ı konu ediniyor.
Ömer Faruk Sorak’ı anlatmaya filmlerinden başlamak çok kolay. O yüzden filmlerinden başlamayacağım. Çünkü G.O.R.A.’yı, Vizontele’yi, Aşk Tesadüfleri Sever’i, Sınav’ı anlatmaya başladığımız anda Türkiye sinemasının son yirmi beş yılını konuşmaya başlarız. Benim merak ettiğimse biraz başka. Ben kameranın arkasındaki adama bakmak istiyorum. Daha doğrusu yıllarca kameranın arkasında durmayı seçmiş bir insanın, insanlara nasıl baktığını anlamaya. Çünkü Ömer Faruk Sorak’ın hikâyesindeki en ilginç detaylardan biri yönetmen olması değil, önce kameraman olması. Belki bir insanı anlamak için bazen mesleğinin zirvesine değil, mesleğine ilk dokunduğu yere bakmak gerekir.
Onunki bir fotoğrafçı dükkânında başlıyor. Çocukken mahallesindeki bir fotoğrafçının yanında çıraklık yapıyor. Sonra Ankara. Basın Yayın. TRT. Kamera asistanlığı. Kameramanlık. Yıllarca görüntünün içinde ama kadrajın dışında bir hayat.
Ve burada durmak istiyorum. Çünkü kameramanlıkla yönetmenlik arasında teknik bir terfiden daha fazlası var gibi geliyor bana. Biri size bakmayı öğretir; diğeri, nereye bakacağımıza karar vermeyi. Belki Ömer Faruk Sorak’ın bütün sinemasını bu iki fiilin arasına koyabiliriz.
ÖNCE BAKMAYI ÖĞRENEN ADAM
TRT yıllarında kamerasıyla Türkiye’nin pek çok yerine gidiyor. Başka şehirler, başka yüzler, başka hayatlar görüyor. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun bir yönetmen için herhangi bir okuldan daha tuhaf bir eğitim olduğunu düşünüyorum. Çünkü hikâye anlatmayı öğrenmeden önce hikâyelerin gerçekten nasıl yaşandığını görüyorsunuz. İnsanların kamera açılınca nasıl değiştiğini. Kamera kapandığında nasıl geri döndüğünü. Bir yüzün ne zaman gerçekten güldüğünü. Bir sessizliğin bazen bir sayfa diyalogdan daha fazla şey anlattığını.
Belki de bu yüzden Sorak’ın filmlerinde büyük fikirlerden önce hep tanıdığımız bir şey vardır. Bir insan. Bir mahalle. Bir aile. Bir arkadaşlık. Bir aşk. Sonra onların üzerine uzay gemisi de koyabilirsiniz. Ama önce insanı ikna etmeniz gerekir.

TÜRKİYE’Yİ BİZE BİZDEN BİRİ GİBİ ANLATMAK
Ömer Faruk Sorak’ın kariyerine dışarıdan bakınca birbirine hiç benzemeyen filmler görüyorsunuz. Bir tarafta G.O.R.A. Bir tarafta Aşk Tesadüfleri Sever. Bir tarafta Sınav. Bir tarafta Vizontele. Bir tarafta 8 Saniye. Bunların hepsini aynı insanın çekmiş olması ilk bakışta biraz tuhaf. Sonra başka türlü bakınca o kadar da tuhaf değil. Çünkü türler değişiyor ama merak değişmiyor gibi: İnsan neden böyle davranıyor?
Bazen bunun cevabını komedide arıyor. Bazen aşkta. Bazen korkuda. Bazen rüyada. Bazen de çocuklarının hayatını kendi yarım kalmış hayalleriyle şekillendiren anne babalarda. Belki Sorak’ın asıl türü komedi ya da romantik film değildir. Belki onun türü, insandır.
G.O.R.A.’YI ÇEKEN ADAMIN AŞKA İNANMASI
Burada benim hoşuma giden bir çelişki var. Çünkü Türkiye’nin en büyük popüler komedilerinden bazılarını çekmiş bir adamın birkaç yıl sonra çıkıp Aşk Tesadüfleri Sever gibi bir film yapması bana hâlâ ilginç geliyor. Üstelik hikâyenin çıkış noktası da neredeyse filmin kendisi kadar “Sorak filmi”.
Ömer Faruk ve İpek Sorak, annelerinin sohbeti sırasında ikisini de aynı doktorun doğurttuğunu öğreniyorlar. Çoğumuz böyle bir şey duyduğumuzda, “Vay be!” der ve hayatımıza devam ederiz. Onlar film yapıyor. Sanırım hikâye anlatıcısıyla geri kalanımız arasındaki farklardan biri tam olarak bu. Biz tesadüfü yaşarız. O, tesadüfün içinde hikâye arar. Daha sonra insanların onlara kendi tesadüflerini anlatmaya başlaması da güzel. Çünkü bir film bazen bittiğinde bitmiyor; insanların kendi hayatlarını anlatma biçimini değiştiriyorsa yaşamaya devam ediyor.

KONTROL EDEN DEĞİL, ALAN AÇAN YÖNETMEN
Yönetmen denildiğinde kafamızda tuhaf bir figür var: Her şeyi bilen. Her şeye karar veren. Setin küçük tanrısı. Sorak’ın yönetmenlik üzerine söylediklerini okuyunca ise karşıma biraz başka biri çıkıyor. Oyuncunun yalnızca kendisine söyleneni gerçekleştirmesinden değil, filme kendi yorumunu katmasından söz ediyor. Hatta yönetmenin kendi hayaline müdahale edilmesine izin vermesi gerektiğini söylüyor. Bunu sevdim. Çünkü insan yaş aldıkça kontrolü artırmak ister diye düşünürüz. Belki ustalık tam tersidir; neyi kontrol etmemen gerektiğini öğrenmek.
Sorak, sinemayı hayat gibi tarif ediyor: Akışkan, sürprizlere açık, dışarıdan gelen şeylerle yön değiştirebilen. Aslında düşününce yönetmenlik için oldukça cesur bir fikir çünkü kameranın arkasındaki kişi sizsiniz. Ama gördüğünüz her şey size ait değil. Oyuncu geliyor, kendi geçmişini getiriyor. Senarist geliyor, kendi dünyasını getiriyor. Görüntü yönetmeni başka bir şey görüyor. Müzisyen başka bir şey duyuyor. Ve bütün bunların ortasında yönetmenin işi belki herkesten daha yüksek sesle konuşmak değil; neyi dinlemesi gerektiğini bilmek.
BAŞKALARININ HİKÂYELERİNİ ANLATAN ADAM
Burada bir şey fark ettim. Ömer Faruk Sorak’ın kariyerinde sürekli başka insanların hikâyeleri var. Cem Yılmaz’ın dünyası. Yılmaz Erdoğan’ın dünyası. Bir çiftin tesadüfleri. Bir öğrencinin korkuları. Bir kadının rüyaları. Bir müzisyenin kendi yolunu bulma meselesi. Belki yönetmenliğin garip tarafı bu: Hayatınız boyunca başkalarının hikâyesini anlatıyorsunuz ve insanlar sonunda sizin kim olduğunuzu o hikâyelerden çıkarmaya çalışıyor.
Ben de şu anda tam olarak bunu yapıyorum. Ve bütün filmleri yan yana koyduğumda karşıma büyük laflar söylemek isteyen bir yönetmenden çok, insanın yaptığı şeyi neden yaptığını merak eden biri çıkıyor. Bence bu önemli. Çünkü iyi hikâye anlatıcıları, cevapları olan insanlar olmayabilir. Belki iyi hikâye anlatıcıları, aynı soruyu yıllarca farklı insanlara sorabilenlerdir.

TESADÜFLER
Sonra Sorak’ın dünyasında sürekli karşıma çıkan başka bir kelime var: Tesadüf. Ama yalnızca Aşk Tesadüfleri Sever yüzünden söylemiyorum bunu. Bir fotoğrafçı dükkânında başlayan merakın TRT kamerasına dönüşmesi. O kameranın Türkiye’yi dolaşması. Kameramanın yönetmene dönüşmesi. Bir akşam yemeğinde anlatılan hikâyenin filme dönüşmesi. İki insanın aynı doktor tarafından dünyaya getirilmiş olmasının yıllar sonra milyonlarca insanın izlediği bir aşk hikâyesine dönüşmesi.
Sorak’ın sinemasında hayat sanki düz bir çizgi değil, birbirine çarpan küçük noktalar. Belki bu yüzden tesadüf meselesine bu kadar inanıyor. Çünkü kendi mesleki hikâyesi de biraz böyle görünüyor. Planlanmış büyük bir kariyer anlatısından çok, bir sonraki görüntünün peşinden giderek oluşmuş bir yol.
PEKİ, KENDİ HİKÂYESİ?
Ve sonunda asıl merak ettiğim yere geliyoruz. Ömer Faruk Sorak bugün altmışlarının başında. Türkiye sinemasının çok büyük seyirci rakamlarına ulaşan döneminin tam ortasında bulundu. Kameramanlığı gördü. Televizyonu gördü. Klipleri gördü. Sinemanın salonları doldurduğu yılları gördü. Dijital dönüşümü gördü. Bir kuşağın değişmesini gördü. Ve bütün bunlar olurken kameranın arkasında kaldı.
O yüzden ona klasik bir soru sormak istemezdim. “En sevdiğiniz filminiz hangisi?” değil. “Tekrar G.O.R.A. gibi bir film çeker misiniz?” hiç değil. Ben başka bir şeyi sorardım: Ömer Faruk, bunca yıl başkalarının hikâyesini anlattıktan sonra, sizin hikâyeniz hangisi?
Belki henüz çekmediğiniz bir film. Belki yıllardır bir kenarda duran birkaç sayfa. Belki çocukken fotoğrafçı dükkânında ilk kez baktığınız bir negatif. Belki TRT kamerasıyla Anadolu’yu gezerken gördüğünüz ve hâlâ unutamadığınız bir yüz. Belki de hiçbir zaman filme çekmeyeceğiniz bir hikâye. Ama bence insan onlarca filmden sonra yönetmenin ne çekebileceğini değil, hâlâ ne çekmek istediğini merak etmeye başlıyor.
Çünkü genç bir yönetmene, “Bize neler gösterebilirsin?” diye sorarsınız. Ömer Faruk Sorak gibi bir yönetmene ise başka bir soru sormak gerekiyor: “Bütün bunları gördükten sonra hâlâ neye bakıyorsunuz?”
RU!ografi için cevabını en çok merak ettiğim soru bu. Çünkü Ömer Faruk Sorak’ın kariyeri bana bir yönetmenin önce hikâye anlatmayı değil, bakmayı öğrenmesi gerektiğini düşündürüyor. Ve belki yıllarca kameranın arkasında kalmanın en güzel tarafı da bu: Herkes ekrana bakarken siz hâlâ insana bakıyorsunuz.
