Başkaları tarafından sınırları çizilmiş kusursuz sahnelerin dışına adım attığınızda hayatın gerçek ritmiyle tanışırsınız. O devasa sistemin vitrininde parlamak bir kenara dursun; asıl güç, vitrinin arkasındaki kaosu yönetebilmek, sorunları öngörüp çözebilmek ve kendi dünyanızın mimarı olabilmektir. Dikkatli bakarsanız tüm muktedirlerin bunu yaptığını görürsünüz. Diğerleri seyretmeye, konuşmaya ve çoğu zaman da erkenden çürümeye mahkûm kalır.
Gücün yer değiştirdiği, insanın kendi potansiyeliyle yüzleştiği ve kısıtlı imkânların içinden kendi mitini yazmaya başladığı anların azlığını hemen fark eder ve bir anti-gerçeklik kurgularım. Bu yazıda da zamanın ruhu bağlamında içimde yeşeren; sinemanın, tiyatronun ve dijital dünyanın diliyle bu ruhu görünür kılacak üç zamansız yapımdan bahsetmek istiyorum.
Keyifli bir okuma olmasını dilerim.
MEKÂNİĞİ DEŞMEK VE MİMARIN DOĞUŞU
Başkalarının yazdığı metinlerin konforundan çıkıp işin mutfağına; kamera açısına, hikâyenin, kurgu masasının matematiğine ve o son editoryal okunuşa indiğinizde sistemin bağırsaklarını tüm çıplaklığıyla görmeye başlarsınız. Sidney Lumet’in 1976 yapımı sinema klasiği Network, bu görünürlüğün ardındaki çürütücü mekanizmayı dramatik bir neşterle keser.

Modernizmin insanı, ulusları ve devletleri nasıl arka plana ittiğini; geriye sadece devasa şirketler ve çıkarlar kaldığını sinema tarihine geçen en sert ve gerçekçi dille anlatan ilk yapımlardandır. Filmin kapanış mottosu olan, “Television will never be the same,” (Televizyon asla eskisi gibi olmayacak) ifadesi ise bu gerçeği keşfeden ancak kaldıramayan zavallıları bir bakıma ifşa eder.
Lumet, haberciliğin taklit ile hakikat arasındaki bağını koparıp reytinge dönüştürdüğü stüdyo atmosferini, giderek daralan yakın planlar ve dışavurumcu ışık tasarımlarıyla sarsıcı bir kapana çevirir. Howard Beale’in canlı yayınındaki cinnet sahnesi, izleyiciyi katarsise ulaştıran dramatik bir doruk noktası değil, medya düzeninin insanı öğüten dişlilerine karşı yapılmış sert bir yabancılaştırma hamlesidir. Paddy Chayefsky’nin Oscar ödüllü senaryosunda karakterler, kurumların edilgen birer dişlisi olmakla kendi rotasını çizen bağımsız bir anlatıcı olmak arasında seçim yapmaya zorlanır.
50 yıl sonra bugün mekanizmanın pasif figüranı olmayı reddedenler, fırtınalı denizde kendi gemisinin rotasını çizen rasyonel bir lider, bir “Mimar” arketipine dönüşmek zorunda kalıyor. Bu yeni düzende imkânların kısıtlılığı bir engel değil, aksine en sahici, en otantik yaratımların ortaya çıkmasını sağlayan eşsiz bir yakıt olarak hayatımıza döndü.
FAUST’UN YENİ SÖZLEŞMESİ: ALGORİTMA ÇIKMAZI

Sistemin geleneksel cenderesinden dijital dünyanın sokaklarına doğru ilerlediğimizde ise bambaşka bir masaya oturursunuz.
Dan Gilroy’un 2014 yapımı Nightcrawler filmi, dijital dönemin “algoritma, beğeni ve veri avcılığı” mantığının habercisidir ama bizzat kendisi değildir. Filmdeki kan donduran, ruhsuz başarı tablosuna yakından baktığınızda medyanın nasıl da her zaman en ilkel içgüdülerimize hitap ettiğini görebilirsiniz. Filmin ana karakteri Lou Bloom, kamerayı gerçeğe tanıklık eden bir araç olarak değil, trajediyi, kanı ve şiddeti “sermayeye” dönüştüren soğuk bir mercek olarak kullanır. Lou Bloom arketipi, bugün etik pusulasını yitirmiş algoritmik içerik yırtıcılarının en uç psikopatolojik krokisidir.
Goethe’nin Faust’unda ruhunu bilgi ve güç için şeytan Mephistopheles’e satan insanın yerini, bugün tıklanma, izlenme ve etkileşim uğruna etik değerlerini algoritmaya kurban eden yayıncılar aldı. Yeni bir trajedi! İzlediğimiz modern medya dramaları artık bir gelecek projeksiyonu değil, Lumet’in kurduğu o karanlık kehanetin ve Nightcrawler’ın temsil ettiği etik çöküşün dijitalleşmiş bir belgeselidir.
YOKTAN SAHNE İNŞA EDENLER: BO BURNHAM-INSIDE

Peki, bu Faustiyen pazarlığı elinin tersiyle itip dijital mecrayı bir yozlaşma alanı değil, özgürleşme sahnesi olarak kullanmak mümkün mü?
İşte, bu sorunun dijital çağdaki en radikal ve estetik yanıtı 2021 yapımı Bo Burnham’ın Inside başyapıtıdır. Pandemi döneminde tek bir odada, hiçbir yapımcı, stüdyo ya da ekip desteği olmadan çekilen bu eser; kamerasını, ışığını ve kurgu masasını tek başına yöneten bir sanatçının dijital çağın izolasyonuna ve algoritmik hezeyanlarına karşı inşa ettiği o tek kişilik direniş sahnesidir. Burnham yakın planlar, kendin yap ışık tasarımları ve deneysel kurgu matematiğiyle izleyiciye pürüzsüz bir şov değil, tüm çıplaklığıyla “otantik bir hakikat” sunar.
Inside, dijital dünyanın yalnızlaştıran ve algoritmaya kurban eden yapısını yine dijitalin araçlarıyla deşerken bağımsız yayıncılığın devasa bütçelere veya kurumsal onaylara ihtiyacı olmadığını kanıtlar. “Mimar” arketipinin dijitaldeki en somut örneklerinden biri olabilir.
Geleceği, hazır sahnelerde parlayanlar değil, yoktan sahne inşa edenler kuracak.
Peki, kimdir bu yoktan sahne inşa edenler?
Onlar, ışığı başkasının tutmasını beklemeyenlerdir. Kameralarını kendi elleriyle kuran; sahne arkasında, kurgu masasında kendi hakikatini ilmek ilmek işleyen; kadim bilgeliğin derinliği ile dijital çağın hızını sentezleyebilenlerdir. İzleyiciyi algoritmik bir veri paketi olarak değil, ruhu olan bir yol arkadaşı olarak gören, en büyük imkânsızlıkların içinden en gür, en özgür ve en etik sesi çıkarabilen modern anlatıcılardır.