Episode Dergi Temmuz sayısında Yasemin Şefik, kapağımıza konuk olan TOD Studios imzalı Baş Başa‘nın oyuncularından Altan Erkekli ile konuştu.
Usta oyuncu Altan Erkekli, Baş Başa ile hem alışılmışın dışında bir anlatının parçası olmanın heyecanını hem de dijital platformların oyuncuya sunduğu yaratıcı özgürlüğü anlatıyor. Tiyatrodan dijitale uzanan yolculuğunu, mesleğe bakışını ve insan ilişkilerine dair umutlarını samimi bir dille paylaşıyor.
Baş Başa’nın senaryosunu ilk okuduğunuzda sizi içine çeken şey neydi? Hikâyede sizi yakalayan duygu ne oldu?
Hikâyeyi ilk okuduğumda beni içine çeken şey, farklı bir format oluşu, televizyonlarda bugüne kadar seyircinin izlemediği türden bir yapım oluşu ve konuya çok farklı bir noktadan yaklaşarak insan ilişkilerine ışık tutmasıydı. Bu duygu, bu düşünce, heyecanla “Nasıl çekilecek acaba?” merakını uyandırmaya başladı. İlk okuma provasına gittiğimizde de her şeyin yapım ve yönetim tarafından anlatılmasıyla heyecan yerini yavaş yavaş, “Biz bu işi nasıl kotaracağız?” merakına bıraktı.
Bu dizi, insanların birbiriyle kurduğu iletişimi oldukça güncel bir yerden anlatıyor. Sizce bugün ilişkiler eskisine göre daha mı kırılgan?
Bugün dünyada insan ilişkileri gerçekten yaşanan siyasal atmosfer, ekonomik durum, hızla gelişen teknoloji nedeniyle yalnızlaşmaya doğru itilmiş bireylerin hayata kendi başlarına tutunma çabasıyla ve kendini var etmek için bugüne kadar yapılmamış şeyleri denemesiyle devam ediyor. O yüzden bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde omuz omuza, kol kola, göz göze, yan yana olan yaşanmışlıklar yerini yalnızlığa, bireyselliğe doğru götürdü. Ben bu dizide bütün bunların yeniden göz önüne alınarak insanların kendi geçmişlerindeki o mutlu beraberliklere doğru gideceklerine inanıyorum.
Canlandırdığınız karakteri okurken, “Bunu oynamak keyifli olacak,” dediğiniz tarafı neydi?
Zaten bu konunun içinde olmak keyif veren bir şey. Yeni bir denemenin içinde olmak ayrı bir heyecan. Kadrosuyla, yapım gücüyle ve platformun kendisiyle başarının %50’si masa üstünde tespit edilmiş bir durumda, her şey keyifli olacak dedim. Bu keyfi de zaten bütün çalışma programı bittikten sonra birbirimize sarılarak dolu dolu tattık.
Baş Başa’nın en güçlü yanı sizce hikâyesi mi, karakterleri mi yoksa izleyiciye tuttuğu ayna mı?
Baş Başa’nın en güçlü yanı… Bence bunların üçü iç içe. İç içe, hiçbirini alıp birbirinden ayıramayız. Zaten güç oradan geliyor. Çimento, kum, çimento ve demirle beraber sağlam bir iskelet oluşturuyor. O yüzden üçü de bu çimentonun harcı. Onun için üçünün aynı anda olması çok güçlü.
TOD için çekilen bir projede yer almak sizin için ne ifade ediyor? Dijital platformların oyunculara ve hikâyelere daha cesur alanlar açtığını düşünüyor musunuz?
TOD’da ilk defa çalışıyorum. Dijital platformlarda daha önce görev aldığım yapımlar oldu. Elbette oyunculara cesur alanlar açıyor. Şöyle ki; kaç bölüm oynayacağınızı, öykünün nasıl başlayıp nereye tırmanıp nerede sonlanacağını biliyorsunuz. Yapımla beraber ne giyeceğiniz, hangi bölümde karakterin nasıl bir ivmesi olacağı, hepsi konuşuluyor, hiçbir sürpriz yok. Sürprizi hikâyenin içinde aktarmanın keyfini siz de milim milim hazırlayarak bir oyuncunun en rahat edebileceği şekilde, adeta bir tiyatro metninin provalar esnasında çalışılırken masa başında hazırlanması gibi, dijital platformlarda da bu hazırlanıyor ve ilk set gününe öyle çıkılıyor. Onun için cesur alanlardır bu benim açımdan.
Bora Tekay ile ilk kez çalıştınız. Yönetmen olarak sizi en çok etkileyen çalışma biçimi neydi?
Bora Tekay çok iyi bir insan. Çocuk kalbi var, pırlanta bir kalbi var, yumuşak. Her zaman, her şeyi baş başa çözmenin yollarını kendi içinde şiar edinmiş bir arkadaşımız. O yüzden yapacağı işi baştan nasıl olacağını hesaplayarak işe girmiş ve o işin de başarıyla sonuçlanacağını bilen bir emekçi. O yüzden onunla çalışmak son derece keyifliydi.
Ümit ederim ki diğer bölümleri gelir, birlikte çalışır veya başka işlerde birlikte olur, güzel güzel eserler, yapımlar bırakırız. Çünkü bunlar, hayatın içinde bırakacağımız miraslar. Oyuncu kardeşlerimize, izleyicilere iyi örnek olabilmenin en önemli noktalarından bir tanesi de uyumlu bir ekibin içinde olmak. İşte, kaptan uyumlu ve yüreği o konuda çok zenginse her şey başarılı ve mutlu oluyor. Bora Tekay çok çok değerli, çok sevgi dolu bir yönetmen.
Kadro oldukça güçlü isimlerden oluşuyor. İlk okuma provasında ya da ilk çekim gününde, “Bu ekipten güzel bir iş çıkacak,” dediğiniz bir an oldu mu?
Evet, kadromuz çok güçlü. Yetenekli, genç arkadaşlar ve hepsi kendini ispat etmiş, çok değerli aktörler ve aktrislerle çalıştık. Elbette güzel bir iş çıkacağı belliydi. Çünkü kendini ispat etmiş insanlar, beraber bir işte olmanın keyfini de yaşarken güzel iş çıkacağı garantisi kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Setten anlatabileceğiniz, izleyicinin bilmediği keyifli bir kamera arkası hikâyesi var mı?
Sette seyircinin bilmediği çok şey olur elbette. Ama biz bunları seyirci bilmeden, görmeden, hissetmeden o duygunun bizimle beraber ekrana geçmesi için elimizden gelen bütün çabayı gösterdik. Çok keyifli bir dostluğumuz vardı, saygı, sevgi sonsuzdu. En büyüğünden en küçüğüne kadar birlikte takım ruhuyla çalıştık. O yüzden seyircinin bileceği her şey bizim yansıttığımız. Bilmediği diye bir şey yok bence.
Kariyeriniz boyunca tiyatro, sinema, televizyon ve şimdi dijital platformlar… Oyunculuk sizce hangi alanda en gerçek haline ulaşıyor?
Ben tiyatro kökenli olduğum için önce seslendirmelerle Ankara Televizyonu’nda, sonra Ankara Televizyonu’ndaki köy yapımlarıyla, sosyal içerikli yapımlarla, ondan sonra 1982 yılında Atıf Yılmaz’ın Dolap Beygiri’yle başlayan bir serüvenim oldu. Elbette bizim ilk mutfağımız tiyatro olduğu için gerçek hali tiyatroda, sahnede bire bir seyircinin gözünün önünde yaşandığı için tiyatro ilk aşkımız. Tiyatroda öğrendiklerimiz bize çok şey kattı ki dizilerde ve beyazperdede başarılı olduk. Hepsi birbirini tamamlayan bir anlatım dili. Ama tiyatroyla beraber yola çıkanlar bundan daha fazla keyif alır diye düşünüyorum.
Tiyatro sahnesine ilk çıktığınızdaki heyecanla kamera karşısındaki heyecan arasında bugün bir fark hissediyor musunuz?
Hissetmiyorum çünkü heyecan her dakika var. Yani ben yataktan kalkarken de heyecanlıyım, bugün nasıl geçecek diye. Üçüncü zilden sonra, perde açılmadan önce, sahneye giriş sıramı beklerken de heyecanlıyım. Kamera karşısında, “Evet, oyun, kayıt!” dediklerinde de heyecanlıyım. O heyecan hayatın içinde güzel, doğru, keyif alacak bir işi yapmak ve o keyfi de izleyenlere geçirmek adına oluyor.

Genç oyuncularla aynı projede yer almak size ne hissettiriyor? Onlardan öğrendiğiniz yeni şeyler oluyor mu?
Genç oyuncularla aynı projede yer almak çok şey katıyor. Onlardan çok şey öğreniyorum, ben de gençleşiyorum; 71 yaşından sahneye ilk çıktığım 19’lu yaşlara dönüyorum. Hepimiz her gün hayatın içinde bir şeyler öğreniyoruz ki sahnede, kamera önünde birbirimize kattığımız çok şey oluyor. Çok keyifliydi. Birlikte paylaştığım anlardan, arkadaşlarımdan çok şey öğrendim. Çok teşekkür ediyorum onlara.
Sosyal medyanın oyuncular üzerinde görünür olma baskısı yarattığını düşünüyor musunuz? Siz bu dünyanın neresinde durmayı tercih ediyorsunuz?
Evet, sosyal medya denilen enteresan bir canavar var. Zaman zaman iyi şeyler için çok etkili oluyor ama zaman zaman da gereksiz baskılar kuruyor. Şöyle ki; genç arkadaşlara, “Ne kadar takipçin var?” deniyor bir işe başlarken, bir görev verilirken. Reklam olsun, sinema olsun, genelde bunlar göz önüne alınıyor. Bu da elbette genç oyuncunun kendini var etmesi adına sosyal medyada görünür olmak için her şeyi yapmayı mübah kılan bir hale geliyor. Tabii buna hiç önem vermeyen yapımcılar, yönetmenler, cast direktörleri var. Onlar için değerli olan öyküyü kim, nasıl, en net ve başarılı şekilde aktaracaksa odur.
Takipçisi olmuş mu olmamış mı diye bir değerlendirme yapmıyorlar. O yüzden genç arkadaşlarımız üzerinde kurulan bu baskıdan bir an önce vazgeçilmesini diliyorum. Genç arkadaşlarımızın da bunu çok önemsemeden, doğru işlerin içinde olmak adına her türlü çabayı göstermeleri gerekiyor. Öncelikle istek… “Ben bu işi istiyorum,” demek. İstemek zaten sizi hedefinize götüren yolun yüzde ellisi. O isteği devam ettirmeleri çok önemli.
Bunun yanında, sosyal alanlarda bir şeyi duyurmak; çevreye, insanlığa, çiçeğe böceğe yapılan haksızlıkları, kötülükleri veya güzellikleri, şehirlerimize, dünyamıza, barışa, emeğe katkı sunacak bazı olayları paylaşmak elbette öğretici oluyor. Çünkü en ücra köydeki, en geniş hinterland’daki insana kadar ulaşabilen bir cihazın kullanıldığı bir biçim bu. O biçimin içinde bunu doğru şekilde kullanalım derim.
Uzun yıllardır bu mesleğin içindesiniz. Bugün geriye dönüp baktığınızda sizi ayakta tutan şey yetenek mi, disiplin mi yoksa merak mı?
Sahneye ilk çıktığım yıl 1975; Ankara Sanat Tiyatrosu, Maksim Gorki’nin Ana adlı oyunuyla çıkmıştım. Beni ayakta tutan, önce bu işi coşkuyla istemek. Bu işin disiplinini her daim yaşamak ve bunu yaşarken de merak ederek, çağa tanıklık ederek, “Bugün dünyada ne oldu? Sabahleyin hayat nasıldı? Öğlen masada barış imzalandı mı? Yoksa akşam bombalar atılacak mı? Yaralı çocuklar kurtuldu mu?”, dünyadaki her şeyden haberdar olarak, kendini bu işe adamış bir insan olarak… Yani yaşadıklarıma tanıklık ederek, yaşadığım çağın bütün sorunlarını kendi süzgecimden geçirip bu dünyaya sevgi adına, barış adına yaptığım işlerde hangi yorumları katabilirim, duygusunu hiçbir zaman unutmadan yaşamak.
Kariyeriniz boyunca, “İyi ki bu rolü kabul etmişim,” dediğiniz bir karakter var mı? Varsa neden hâlâ sizin için özel?
Bütün kabul ettiğim roller öyleydi. Zaten kabul etmeden önce bir ideolojik süzgeçten geçip yani bugüne kadar yaptıklarımın altına düşmeden, onları inkâr etmeden, yaptıklarımı reddetmeden, beni yetiştirenlerin yüzüne rahatlıkla bakabileceğim, bende emeği olanların herkese, “Evet, bak yine güzel işlerin içinde,” dedirtebileceğim her şeyi yaparak geldim bugüne kadar. Önemli olan bu güzelliklerin içinde olmayı ilkesel olarak yaşamak ve devam etmek.
Baş Başa’yı izleyecek seyircilere tek bir cümle söyleme hakkınız olsa onları bu hikâyeye davet etmek için ne söylerdiniz?
Şu anda ne düşünüyorsanız, elinizde ne iş varsa, hayati değerlerin dışında, bırakın işinizi gücünüzü, gelin Baş Başa’ya bir nebze bakın, onun içinde olmaya çalışın. Dağılan hayatları, dağılan duyguları, dağılan birliktelikleri yeniden toparlamaya bakın, derim. Sevgi ve sağlık dileklerimle.
