Senarist Banu Kiremitçi Bozkurt, Episode’un Konuğu

     Senarist Banu Kiremitçi Bozkurt, Episode’un Konuğu

    Bu sezonun en çok tartışmaya ve “infiale” neden olan dizisi kuşkusuz TV 8’de cuma akşamları yayınlanan Kırmızı Oda oldu. Aldığı iyi ya da kötü tepkiler bir yana ticari açıdan başarılı yani reytingleri sezon boyunca epey yüksek seyretti. Neredeyse 150 dakikaya varan dizi süreleri ve haftalık üretim telaşı düşünüldüğünde gerçekten takdire şayan bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu tabloya kayıtsız kalmak mümkün olmadığından dizinin senaristi Banu Kiremitçi Bozkurt’la konuştuk.

    Senaristlikten önce başka bir işte çalıştınız mı? Neler yapıyordunuz?

    Ankara Üniversitesi, DTCF’de Latin Dili ve Edebiyatı öğrencisiyken akademik eğitimden çok sıkıldığımı fark edip okulu yarıda bıraktım ve İstanbul’a geldim. Yıllarca reklamcı olarak çalıştım.  Yine çok çalıştığım, az uyuduğum bir hayatım vardı şimdiki gibi.

    Senaristlik nasıl hayatınıza girdi?

    Oğlum dünyaya gelince madem sürekli sabahlıyorum bari evde sabahlayayım diye düşünerek senaristliğe geçtim. 2011 yılında Seni Bana Yazmışlar dizisiyle başladı serüven.

    Son dönemde adınızı uyarlama dizi senaryolarıyla duyduk. Yabancı format dizilerin uyarlanması sürecinde mesleki bakış açısı nedir? Nelere dikkat ediyorsunuz?

    Ülkemize uyarlanan işlerin orijinali genelde en fazla 10-16 bölüm yayınlanmış oluyor. Bir de bölümler en fazla 1 saat uzunluğunda yani uyarlama yaparken bir fikri alıp 140 dakikadan ortalama 40 bölüm çıkartmak durumundasınız. Bunu yaparken hep hikâyenin aslına sadık kalarak genişletmeye çalıştım. Shameless uyarlaması Bizim Hikaye’de olduğu gibi, Türkiye’ye asla uyarlanamayacak temalar ve konular da karşıma çıktı. O zaman da yine işin özüne inmeye çalıştım. Bu işin asıl derdi nedir ve ben bunu nasıl muhafaza edebilirim diye yaklaştım. Başka bir kültüre ait hikâyeyi, dediğimiz sürelerde ve şartlarda uyarlamak çoğu zaman sıfırdan bir iş yazmaktan daha zordur. Hem belli sınırlar içinde kalmanız hem de o sınırları genişletmeniz beklenir.

    Son yazdığınız dizi Kırmızı Oda, yabancı bir dizi formatından değil, bir romandan uyarlamaydı. Bir kitaptan uyarlama yapmak yabancı diziden uyarlama yapmaktan farklı mı? Farklıysa hangi yönlerden ve nasıl?

    Kırmızı Oda roman uyarlaması değil. Gülseren Hoca’nın gerçek hasta hikâyelerinden uyarladığımız bir iş. İşlediğimiz konuların bazıları hocanın kitaplarında var, bazıları yayımlanmamış.  Bir vakayı ele alıp onu hikâyeleştirmek, dünyasını yaratmak, hasta ile doktor arasındaki ilişkiyi drama kurallarına göre ölçütlemek, süre matematiğini ve merak faktörünü göz önünde bulundurmak gibi pek çok faktör var.

    Bunları yaparken de tamamen tarafsız olmanız ve karakteri yargılamadan hikâyeyi anlatmanız gerek.  Özellikle “yargılamama” kısmında seyirciyle çok güzel bir yerde buluştuğumuzu düşünüyorum. İşin şifası biraz da bu, olduğu gibi kabul edip anlamaya çalışma çabasından geliyor.

    Kırmızı Oda aynı zamanda bir meslek draması, Hekimoğlu’nda da meslek draması yazdınız. Bir mesleğin içine girmek, onun evrenine dalmak nasıl bir his? Hikâye için nasıl fırsatlar doğuruyor ya da nasıl zorluklar çıkarıyor?

    Meslek draması da olsa ikisi de birer televizyon dizisi. Sağduyulu ve özenli davranarak drama kurallarında hikâyeyi işlemeyi önemsiyorum.

    Uyarlama sürecinde Gülseren Budayıcıoğlu’yla mı mesai yaptınız? Nasıl bir çalışma ilerlettiniz?

    Gülseren Hanım’la birebir çalışıyoruz. Zamanla aramızda çok güzel bir dostluk da oluştu. O bir doktor olarak ben de bir senarist olarak yaklaşıyoruz hikâyelere. Farklı yerlerden baktığımız için birbirimizden çok beslendiğimize inanıyorum.

    Kırmızı Oda bir yandan reytingleri çok yüksek diğer taraftan da kamuoyunda çok eleştirilen bir dizi oldu. İnsanların bu iki farklı ama yüksek tepkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Ben genelde olumlu tepkilerle karşılaştım. İnsana dair ne varsa anlamaya çalışan bir iş Kırmızı Oda. Parmak sallamadan, ders vermeden empatiyle sorunu anlamak üzerine bir yaklaşımımız var, buna özellikle dikkat ediyoruz.

    Büyük büyük hikâyeler değil de sıradan insanların dünyalarını izlemek seyirciye iyi geldi diye düşünüyorum.  Hepimizin çok ortak noktası var ve doğru yerden anlatıldığında herkesin hikâyesi biricik, benzersiz.  Kırmızı Oda’ya gelen hastaların iyileşme, kendini tanıma süreci de umut verici oluyor.

    Bu yoğunlukta başka diziler izleyebildiniz mi?

    Tek düzenli takip edebildiğim iş Mare of Easttown oldu, herkes gibi Kate Winslet hastası oldum ben de. Sezon arasında kaçırdığım ne varsa izlemeyi hedefliyorum.

    Benzer İçerikler