Ragnarok: Kasabaya Gelen Thor

 Ragnarok: Kasabaya Gelen Thor

Süper güçlerin sinema perdesi ve beyazcamda özerkliklerini ilan ettikleri dönemden geçiyoruz. Son 10 yıl içerisinde sürekli güncellenmeye müsait fantastik evrenler fırsatı geçti yapımcıların eline.  Artık sadece hayatları darmaduman olan süper kahramanların süper kötülere karşı verdikleri mücadeleler değil, bu temel üzerinden şekillenen dramatik unsurlar ve suç öyküleriyle de buluşmalarımız başladı. Kısaca fantastik öyküler üzerimize üzerimize yağıyor ve bu sokağın sonunu görmek şu sıralar imkânsız. Netflix’in Norveç yapımı dizisi Ragnarok ise alışılageldik süper kahraman temasını yerel bir kasabanın içerisine yerleştirip İskandinav kültüründen beslenen bir gençlik öyküsüne dönüştürüyor. 

Küçük Kasabanın Fantastik Dertleri

Ragnarok, İskandinav mitolojisinde dünyanın sonunu tanımlayan bir kelime. Mitolojiye göre başlangıcı doğal felaketler olan ve tanrılar ile devlerin savaşıyla sonuçlanacak yeryüzündeki son kıyamet günü. Dizinin her bölümü de bu mitolojiden alıntılarla açılıyor ve çevresel kirlilik ile küresel ısınma tehlikeleri gibi dünyevi problemleri yerel anlatımına monte ediyor.

Bu tema elbette tamamen yeşil perde önünde çekilecek fantastik bir filmde dillere destan görsellik sunabilir fakat Ragnarok’un öyle bir çaba içerisine girme derdi yok. Aksine İskandinav mitolojisinden aldığı referansla kendine has bir gençlik öyküsü çıkarmış ortaya. En azından bu amaç için çabaladığı görülüyor ki ilk izlenimi de tipik bir ergen dizisi formatında. Lakin küçük bir kasabanın sınırlarına sığdırılan hikâyesi ve oluşturulan atmosfer bu diziden olağanüstü olaylar beklemeyenleri tatmin edecek türden. 

Dizide Marvel vesilesiyle daha geniş bir kitle tarafından da tanınan Thor’un öyküsüne modern bir bakış kazandırılmaya çalışılmış. Dediğim gibi tamamen Thor macerası da diyemiyoruz öykünün ilerleyiş biçimine. Arka plana aldığı ve ihtiyaç duydukça beslendiği bir takviye sadece. Sırtını bu öğelere yaslayıp kolaya kaçmak yerine mutfağında fantastik anlatıları dramatik unsurlarla dengeli bir şekilde harmanlıyor. 

Sınıf çatışması, kapitalizmle elde edilen gücün insanlar üzerindeki etkisine dair başarılı detaylar da yakalayabilir, gençler arasında klişeleşen aşk çıkmazlarına da denk gelebilirsiniz Ragnarok’un 6 bölümlük ilk sezonunda

Küçük bir Norveç kasabasında geçen ve olayların merkezine de Yıldırım Tanrısı Thor’un temsili Magne adındaki liseli bir genci alan dizi, kasaba çevresindeki olağanüstü gelişmelere odaklanıyor. Tanrıların, devlerin ve birbirinden korkunç yaratıkların bulunduğu İskandinav mitolojisinin günümüze aktarımı da Magne ve bu kasabadaki insanların dertleri üzerinden gerçekleşmeye başlıyor. 

Magne, Thor’un güçlerinin bir nevi modern temsili görevini üstlense de dizinin devleriyle korkunç yaratıkları temsili değil, doğrudan mitolojiden çıkıp gelen karakterler. Burada gerçeklik ile rivayet üzerine bir denge kurmaya çalışılmış. Magne, fiziksel rahatsızlıkları bulunan ve lisede dışlanmaya mahkûm bir karakter. Bu karakterin çocukluğunu geçirdiği kasabaya dönüşüyle birlikte farkında olmadan Thor ilan edilmesi de dizinin fantastik gerçekçilik unsurunun merkez noktası oluyor. 

Magne’nin süper kahraman güçlerini keşif aşamaları mitolojik bir gelişimden çok tipik bir Peter Parker (Spider-Man) sendromuna işaret ediyor. Tıpkı ergenlik çağında vücudundaki gelişimleri kontrol edemeyen bir genç gibi Magne de kendisindeki değişimi aşama aşama fark etmeye başlıyor. Gözlüğüne artık ihtiyaç duymadığını, gereğinden fazla güçlü olduğunu ve vücudundaki atletik yapının alışmış düzeninin üstüne çıktığını görüyor. Üstelik Parker gibi büyük bir baba özlemi içerisinde. 

Bu gelişim sürecine Magne’nin sosyal anlamda yaşadığı çıkmazı ve kendisini ifade edememe sorunlarını da ekleyen yaratıcılar, çevresel kirliliğe teslim olmaya hazırlanan bir sahil kasabasından çıkarabilecek en dengeli fantastik gençlik öyküsünü oluşturmuş. Hikâyenin kıyamet gününü bekleyen devleri ise kasabayı zenginliğiyle etkisi altına almış fabrikatör bir aile. 

Sınıf çatışması, kapitalizmle elde edilen gücün insanlar üzerindeki etkisine dair başarılı detaylar da yakalayabilir, gençler arasında klişeleşen aşk çıkmazlarına da denk gelebilirsiniz Ragnarok’un 6 bölümlük ilk sezonunda.  Zaten yaratım sürecinin çok fazla kasmadığını, aksine sakin adımlarla ilerlediğini her sahnede görebileceksiniz. 

Ragnarok, kısıtlı bir bütçeyle de olsa iyi bir senaryo sayesinde her zaman başarılı sonuçlara ulaşabileceğini kanıtlıyor

Dizi, Danimarka’nın en verimli şirketlerinden SAM  Productions tarafından geliştirildi. Ayrıca Lars von Trier’in Melancholia ve Antichrist gibi müthiş filmlerinin yapımcılığını üstlenen Stine Meldgaard Madsen de yürütücü yapımcı görevinde.  Referansını çok sağlam isim ve şirketlerden alan dizinin yönetmen koltuğu ise ilk sezonda Mogens Hagedorn’a emanet edilmiş. 

Netflix’ten ikinci sezon onayı da aldığı duyurulan Ragnarok’ta dizi yaratıcılarının oluşturduğu arka plan çok daha dikkat çekici. Keza hikâye anlatımında acelecilikten çok, tercih edilmiş bir yavaşlık sözkonusu. Her bölüm yavaş adımlarla ana temaya yaklaşılıyor ve bu sayede dünya harikası kasaba çevresini sarmalamış mitolojik atmosferi de yavaş yavaş hissedebiliyoruz. 

Dediğim gibi, çok büyük dertleri olan ve izleyiciyi doğrudan şaşırtmaya yönelik hamlelere sahip bir iş  değil. Ancak her bölüm sonunda bir sonrakini, sezon finalinde ise yeni sezonu merak etmemizi sağladığı için ülkemiz sektöründe bir türlü aşılamayan fantastik gerçekçilik sorununa maruz kalmadan ilerliyor.

Bu konuda ülkemiz yapımcılarının çekinmeden iğneyi kendilerine batırması ve bu dizinin senaryo işleyişini örnek almasını diliyorum. Keza hem Hakan Muhafız, hem de Atiye gibi merkezinde doğaüstü temalar bulunduran yapımların temel problemi; gizemlerini, önemsenmeden yazılmış bir senaryoyla anlatma çabalarıydı. Ragnarok ise kısıtlı bir bütçeyle de olsa iyi bir senaryo sayesinde her zaman başarılı sonuçlara ulaşabileceğini kanıtlıyor. Buna harika çalışılmış cast seçimini de eklediğimiz vakit, gelecek sezonu olgunlaştıracak birçok materyalin halihazırda beklediğini tahmin etmek güç değil. Umarım bizim ülkemizde de geniş İstanbul ve diğer turistik şehirlerin manzaralarını sergilemek yerine sadece senaryonun derdine odaklanacak bu tip yapımları izleme ve üzerine konuşma fırsatı yakalarız.

Episode Dergi’nin 19. sayısında yayımlanmıştır.

Benzer İçerikler