Ceren Moray: “Avlu, bu coğrafyadaki büyük bir çoğunluğu kucaklayan bir iş oldu”

 Ceren Moray: “Avlu, bu coğrafyadaki büyük bir çoğunluğu kucaklayan bir iş oldu”

Röportaj yapmaya gittiğinizde sorularınıza cevap bulursunuz evet ama bitirmek istemediğiniz samimi bir sohbet… İşte onu her zaman bulamazsınız. Hele de modern sanat eserleriyle dolu, zarif bir mekânda yani Sofa Hotel’deyseniz. Ceren Moray’ın dünyaya, kadınlara, kendine ve sektöre bakışı ben dahil, okuyan herkese ilham verecek. Tam da onun umduğu gibi… Konservatuvar günlerinden Avlu setine, Ceren Moray’ı her satırda adım adım tanıyacaksınız.

Avlu’yla macerandan başlayalım istersen. Avlu seni nasıl buldu? Projeyi kabul etme sürecin nasıl gelişti?

O Hayat Benim’i bitirmiştim. 4 sene sürdü, benim için müthiş bir mesaiydi. Oradaki rolüm, şimdiye kadar yazılmış klişe kadın rollerine göre ilginç bir karakterdi, dolayısıyla insanın aklında kalabilecek türdendi, yorucuydu, haliyle ezbereydi artık. Ben de bir süre ara vermeyi düşündüm ki temizleneyim, dinleneyim. Senaryolar geliyor, okuyoruz; o sırada Avlu diye bir işin çalışmalarının devam ettiğini öğrendim. Neden beni aramıyorlar diye çatlıyordum. Öğrendim ki o sırada cast tamamlanmış, artık sete çıkacaklar. Sonrasında, Azra karakterinde anlaştıkları kişiyle bir anlaşmazlık olmuş. Azra karakteri için beni aradılar. Çok severek üstlendim tabii ki işi. Orijinalini izledik, senaryoyu okuduk, zaten yapılan cast ortada… Bu işi yapsam mı diye düşünmeye gerek yoktu bence.

Avlu’nun orijinalini (Wentworth) izlediğinde ne hissettin?

Orijinalini bu coğrafyada çekmeniz imkânsız. Bir sürü sebepten dolayı ama en önemlisi onlar, duygularını çok derinde yaşayan, çok göstermeyen, bireyci tipler dolayısıyla bizim baktığımız pencereden mucizeleri yok gibi. İzlemek için bağlayan bir motivasyon yok gibi. Bunun yanı sıra çekim de öyle, tekniği, ışığı, kamera kullanımı, rejisi de öyle… Düz çekiyorlar. Tabii ki hikâye olarak beni çok tavladı ama kıyasladığımız zaman, tevazu gösteremeyeceğim, biz daha iyi bir iş yapıyoruz. Yapamadığımız bir sürü şeyin yanı sıra…

Dizi sektöründe uyarlama salgını var, sadece Güney Kore’den de değil, Mesela Avlu da Avustralya’dan uyarlama… Sektörde uyarlamanın alışkanlığa dönüşmesinin nedeni ne sence?

Kendi coğrafyamızda, kendi tarihimizde müthiş anlar var. Eşim Fransa’dan geleli 3 sene oldu, onun bile Türkiye’de geçen, İstanbul fonlu bir La Fontaine hikâyesinden tut da aklına gelen bir sürü konuda senaryo fikri var. Biz burada kısır mı kalıyoruz yoksa uyarlama tuttu, bununla devam edip bunu da tüketip kendimize mi dönelim diyoruz? Tembellik mi ediyoruz? İkisi arasında gidip geliyorum ama sürekli akan bir su varken onu kesip başka bir ırmağa yönelmek üzücü tabii.

Sence yapımcılar ve kanallar ekonomik olarak mı bunu tercih ediyorlar?

Risk almak istemiyorlar tabii. Avlu bir risk, dolayısıyla Hayri Aslan o anlamda çok cesur davrandı. Riskin sonucu da seyirciyi kucakladı. Ama günün sonunda Avlu bir uyarlama.

Bir dizinin ya da filmin farklı, orijinal olması için ne olması gerekiyor sence?

Dizi sürelerinin kısaltılması gerekiyor. 60 dakikalık bir iş sunarsan o 60 dakikada hem oyuncunun hem kameranın hem ışığın hem senaristin daha kreatif olması, daha kaliteli üretmesi kaçınılmaz olur. Bir de gençlerin, vizyon sahibi insanların önünün açılması gerekir. Ama en önemlisi dizi denen seyirliğin kolektif bir iş olduğunu kabul edip, egoları kapının önüne asıp, diyalektiği merkeze koyarsan o zaman gör bak ne çatışmalar ne akslar ne oyunlar…

Peki sence Avlu, kadın seyircilere ne söylüyor?

İçindeki kadını öp. Biz genel olarak oyuncu arkadaşlarımla da yönetmenlerimle, senarist arkadaşlarla şöyle bir birlikteliğin içindeyiz: Bu coğrafyada yaşayan bütün kadınların, kadın olmalarıyla, yaşam alanlarının kısıtlanmasıyla ilgili yaşadıkları bütün problemleri karakterler olarak dillendirmeliyiz. Bütün oyuncu arkadaşlarımla konuştuğumda bu, bugün şort giydiği için metroda tacize uğrayan bir kadın olabilir, yarın kocasının boşandığı için tehdit ettiği, uzaklaştırma almasına rağmen kocasının uzaklaşmadığı ve iki gün sonra ölüm haberini aldığımız bir kadın olabilir, her şey olabilir… Biz bu kadınları, oynadığımız karakterlere söyletmeye çalışıyoruz. O anları yaratmaya, üretmeye çalışıyoruz elimizden geldiğince.

Erkek seyircilere ne söylüyor Avlu?

O bir makale konusu. Daha rasyonel ve pratik gidersek, şu an Türkiye’de yayınlanan dizilere baktığın zaman olmazsa olmazlar neler? Kavga eden, ata binen, kılıç kuşanan, kadınının onsuz yaşayamayacağından emin erkek hikâyesi. Aşk hikâyesi, yaş ortalaması genç bir erkekle bir kadının odağa yerleştiği, sonrasında hikâye ve yan karakterlerin oluşturduğu bir evren… Dönem hikâyesi ya da bugünün hikâyesi olsun, bu şaşmıyor. Avlu’da böyle bir şey yok. Bizde gerçekten kadınların mücadelesi, hayatta var olma biçimleri, kadınların birbirleriyle kurdukları ilişkiler ve erkek dünyasının kadına uyguladığı bütün o baskı yöntemlerinin, sistemin kadınlarda oluşturduğu tepki var. Dolayısıyla erkeklere söylenecek en önemli şeyi söylüyoruz: Hayatta kalmaya çalışıyoruz, size rağmen.

Canlandırdığın Azra karakterine nasıl çalıştın, nereden yakalamaya çalıştın?

Elbette gönül gözümün, aklımın erdiği ölçüde sağduyumu kullandım. Yönetmenimiz Yüksel Aksu’nun çok büyük katkısı oldu. Bu coğrafyadaki kodları, bir karakter üretirken o karakterin neyi temsil ettiğine ilişkin kodları çok iyi biliyor. Ve yönetmenlerim Hülya Gezer’le Şafak Bal’ın oyuncu olarak hepimize sağladığı koşulsuz alan. İkincisi, uyarlama olduğu için önünde oynanmış bir Azra var zaten: Frankie. Aynı yerden olmaması için elimden geleni yaptım. Benim için o, tersine bir çalışmaydı. Daha önce Kadın Cinayetlerine Dur De Platformu’nda çalışıyordum ve birçok kadın hikâyesine şahit oldum. Zaten bu ülkede kadın olmanın yeterince malzemesi var.

Avlu’nun sana göre nasıl bir seyirci kitlesi var?

Uzun süredir karşılaşmadığım bir seyirciyle karşılaşıyorum. Bana F tipi hapishaneden de mektup geliyor, Nişantaşı’ndaki burjuva bir hanımefendiden de iltifat geliyor. Bir taksi şoföründen övgüler geliyor. 19 yaşındaki üniversite öğrencisi genç bir kadından gözyaşları içinde kucaklamalar geliyor. Dolayısıyla hem sınıfsal hem cinsiyet olarak sanırım bu coğrafyadaki büyük bir çoğunluğu kucaklayan bir iş oldu.

Bu kadar kadınla çalışmak nasıl bir his? Sette çok az erkek oyuncu var.

Erkekleri zaten ehlileştirdik. (kahkahalar) Onu tarif etmek gerçekten olanaksız. Birbirine kol kanat geren, birbirinin duygularıyla, durumlarıyla, zaaflarıyla, kırgınlıklarıyla birbirimizle çok ilgilenen bir ekibiz. Resmen kız kardeşiz.

Erkek arkadaşlar bunun neresinde?

Onlar da o kadar sağduyulu, o kadar zarif oyuncu arkadaşlarımız ki, set çalışanı arkadaşlarımız da öyle. Herkes birbirinin alanına son derece saygılı. Ben böyle bir birliktelik zor olur diye düşünmüştüm, ne yalan söyleyeyim. Ne olursa olsun gergin bir iş yapıyoruz, kendisi gergin bir iş çünkü ama çok şükür bir gün bile sıkıntılı bir durumumuz olmadı, motivasyonumuz sağlam çünkü biliyoruz ki bu, çay servis eden arkadaşımızdan tut da yönetmenlerimize kadar bir ansambl işi.

Senin gibi bir kadının şiddetle ilgili duygularını dile getirmesi önemli…

Kadın Cinayetlerine Dur De Platformu’nda çalışırken irtibatta olduğum Özlem diye bir arkadaşım var. O aradı geçen gün ve hadi dedi. Onda geniş bir dosya var şiddet gören kadınlarla ilgili. Bunu sektörel meseleye taşıdığımızda işi görünür kılıyoruz ya, ileriki zamanlarda bir kampanya fikrimiz var. Bu sektörde hangi kadın, hangi koşullar altında ne yaşıyorsa bunu artık söylemenin zamanı geldi. ABD’deki #metoo hareketi gibi…

Bugün ben, bir gün sen, bir gün dekan, bir gün yönetici… Sınıfsal olarak da statü olarak da üst düzey birilerinin, “Yeter ya! Bunun eğitimle de sınıfla da ilgisi yok! Kadına şiddet her yere sirayet eden bir durumdur ve ben de bunu yaşadım!” demesi lazım artık ki diğeri de söyleyebilsin. Biraz önce verdiğim sosyal medya örneği gibi. Bu dayanışmadır ve kıymetli bir şeydir.

Senin müdahale ettiğin şiddet olayı oldu mu şimdiye kadar?

Olmaz olur mu… Müdahalelerimi anlatmaktan ziyade yaşadığım bir dönem var. Beşiktaş’ta oturuyordum, tek başıma kaldığım bir dönemdi. Sokakta sürekli kavga oluyor, ayırıyoruz, şiddet gören kadınlar için sokağa dökülüyoruz falan… Haliyle herkes suratını biliyor. E, televizyondan da biliyorlar. 6 ayım sokak kapısının önünde her gece abimi oynayan bir erkek taklidiyle geçti. “Tamam geliyorum Ceren, bağırma!” diye her gece uyumadan önce kapının önünde erkek sesiyle resmen performans yaptım. Buna güldük ettik ama şimdi bakıyorum, 6 ay her gece sokak kapısının önünde erkek taklidi yaptım sonuçta.

Sektörde set işçisi denince oyuncular da buna dahil değilmiş gibi geliyor insanlara ama tam tersi, onlar da set işçisi. Bu noktada kendini nerede görüyorsun?

Set işçisi olarak görüyorum. Patronunla bir kontrat imzalıyorsun. Patronuna haklarını teslim ediyorsun. Sonrasında insanların “malı” oluyorsun. Hem topluma mal oluyorsun, hem çalıştığın şirkete mal oluyorsun. Oyunundan, duygundan, gözünden, kaşından istifade edilmeyi geç, özel hayatını da veriyorsun. Mesela fotoğraf çektirmek istiyor, sen o ruh halinde değilsen hesabını soruyor. Onunla fotoğraf çektirmeye mecbur olduğun bir yerden seninle ilişki kuruyor. “Oyuncular sette çalışan diğer arkadaşlara göre daha ağır koşullarda çalışıyorlar,” demeyeceğim elbette ama kendince çok ağır durumlara girebiliyor oyuncular da.

Aslında tam zamanlı bir iş. Sürekli beyin işgali, hayat işgali var ve insanlar işin bu kısmını düşünmüyor.

Dün bir arkadaşımla konuşuyorduk. Bir organizasyon var, oraya gidecek miyiz diye mesaj attığında ben birine yumruk atma çalışması yapıyordum. Şiddet provası bir nevi. Tatsız, adrenalini yüksek. Ne organizasyonu, ben burada canımın derdindeyim diye hissediyorsun. Ya da bir set akşamında evine gidiyorsun. Eşin, dostun, ailen sana bir şey anlatmaya çalışıyor ama sen zaten başka bir moddan nefes aldığın için anlatılan şeye yetemeyebiliyorsun. Bu matematik her türlü ilişkine, ailene yansıyor. Birçok varyasyonu var.

Bugüne kadar yaptığın tüm işler için soruyorum, kadın işçi olmanın bir farkı var mı? 15 senelik dizi tecrübenle bize ne söylemek istersin?

Türkiye’de kadın aktör olmak dünyaya göre biraz daha acımasız. Mesela dünyada bir Meryl Streep örneği var, hâlâ onunla aşk filmi çekilebiliyor. Türkiye’de böyle bir durum yok. 40 yaşından sonra işi bitiyor. Onu artık anneanne gibi beşinci cast olarak düşünmeye başlıyorlar. Zaten eksi bir başlıyorsun hikâyeye. Erkeğe göre daha çabuk yıpranıyorsun. Sette bir skandal yaşasan ya da olumsuz bir durumun içine girsen her yapım şirketi senin üstüne çizgi koymasına rağmen erkek oyuncu yapar, hakkıdır denebiliyor ve sonrasında başka bir işte onu başrol oynarken görebiliyorsun. Kadın oyunculara daha acımasız davranılıyor bu açıdan.

Biraz da oyunculuk eğitimi aldığın dönemden bahsetmek istiyorum. Oyuncu olmak hep bir heves miydi?

Yapacak başka bir şey yokmuş gibiydi. Bunu yapmazsam yapabileceğim bir şey yok gibi. Ne şölensel bir şeydi ne de şunu yapacaktım da oyuncu da olayım gibi bir şey vardı. Bu işi yapmazsam ne yapacağımı bilmiyordum. İlkokulda kendi oyunumu yazıp sahneye koydum. Ama hiçbir zaman da bunu yaptığım zaman kendimi iyi hissediyorum gibi okumalarım da olmadı. Zaten kendi davranışlarını okuyup ona göre düşünen, harekete geçen bir tip değildim, bu sonradan geldi.

Konservatuvar sınavına hangi tiratlarla hazırlanmıştın?

Shakespeare’in Venedik Taciri’nden Portia karakteri; mahkemede erkek kılığına giren bir kadının müthiş bir tiradı. Kadının mahkemede yeri yok, o yüzden erkek kılığına girip öyle savunma yapıyor. Bir de Haldun Taner’den Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım/Nilüfer… Şiirde de Özdemir Asaf okumuştum.

Nasıl bir eğitim süreciydi? Devlet konservatuarlarından farklı mı yoksa paralel mi gidiyor özel konservatuarda?

Mutlaka farklıdır. Mimar Sinan Üniversitesi istemiştim ama yaşım, yaş sınırını zorluyordu. Son bir senem vardı, o son seneye de hızlı hızlı hazırlanamadım. Haliç Üniversitesi’ni denedim. İlk sene tutkuyla, aşkla, Müşfik Hoca’yı tanımanın getirdiği motivasyonla çok hevesliydim ama sonradan televizyon işin içine girdi. İyi bir öğrenci olamadım. Konservatuar dönemime büyük haksızlık yaptım. Şimdi geriye dönebilsem o dönemi tekrar yaşamak isterdim.

Haliç Üniversitesi’nin ekolü nedir? Sene sonlarında hangi oyunları çalıştınız?

Biz Brecht ekolüyüz. 3. sınıfta, 4. sınıfların bitirme projesinde Üç Kuruşluk Opera oynanmıştı. Ben de oyundaki hayat kadınlarından biriydim. Müşfik Hoca da karakteri oynama biçimimi çok beğenmişti. Toprağı bol olsun. Dördüncü sınıfta da Kadriye Kenter’le bir Çehov çıkarmıştık, onunla da turneye gittik okulla. Son sene de bitirme projesi olarak Natalie oynamıştık.

Ceren Moray kendini nasıl bir oyuncu olarak görüyor? Ya da nasıl bir oyuncuya dönüştü?

Çok öyle kendini, kendi davranışlarını okuyabilen bir tip değilim. Kendimden üçüncü tekil şahıs olarak bahsedersem ne olur vurun beni! Ceren Moray tarzı oyunculuk! Elimden geldiği kadar boyutlu düşünmeye çalışıyorum. Belki gençliğimde daha tek tip, daha boyutsuz karakter yaratırken şimdi karakteri daha boyutlandırıp sosyolojik bir yerden çıkararak eğilimleri, yönelimleri, zaafları işin içine koyuyorum. Sanırım bu biraz yetişkin olmakla da ilgili. Aynı zamanda sağduyuyla da köpürtünce herhalde oyunculuğumda palet biraz daha renklendi.

Şimdiye kadar bir oyunda oynamadın sanırım.

Oyun yapmak istiyorum, güzel metinlerle ilgili arkadaşlarımla konuşuyorum, müthiş projeler ama benim sahnede birebir seyirci karşısında olmakla ilgili bir fobim var. Çözmek için farklı yöntemler deniyorum, üzerine çalışıyorum.

Dizi sektörü ne öğretti sana ya da senden neler aldı?

Dizi yapmak müthiş bir deformasyon, hele uzun sezonlu diziler çekiyorsan. Mesela 4 sene, 5 sene… Üç, iki, bir, kayıt dendiği zamanla denmeden önceki zaman arasında çok fark olmuyor artık. Çünkü neyi, neden, nasıl söylediğini bırakıyorsun, tutkun bitiyor, ateşin sönüyor ister istemez. Televizyon sektöründe farklı karakterleri oynamak bence eğitici ve kalifiye bir şey. Yüzüm eskiyor lafına katılmıyorum, öyle bir şey yok. Televizyon bu zaten, popülasyon kutusu. O yüzden koşullar izin verdiği sürece ne yapabilirsen yap. Hangi karakteri gerçekleştirebilirsen gerçekleştir, dene, hangi sezonda hangi yapım şirketiyle çalışabiliyorsan çalış, tecrübe et, anla, kaç partnerin oluyorsa gör, tanış, ilham al.

Ekonomik kriz malum…

Biz hapisteyiz, haberimiz yok! (kahkahalar)

Dizi sektörünü de vurdu kriz. Projelerin azaltılması, bütçelerin düşürülmesi… Yapım şirketleri çok cesur davranmamaya başladı. Zaten tür açısından çok cesur değillerdi. Seçimler, ekonomik kriz derken sektörde bir tıkanmışlık var. Kriz olmasaydı…
Sektör yine tıkanacaktı. 70 işin 60’ını aynı türde yapıp, 10’unu riskli yaparak 3 bölüm bakarız, sonra da gider gibi bir yaklaşımla zaten sektörde kriz olacaktı. Sektör kendi krizini yarattı, aslında başka bir krizde kaybolan gizli bir kriz. Bunu olumlu okumak gerekiyor. Bazı krizler, bazı sıkışmışlıklar, bazı çıkmaz sokaklar arkasından çok güzel başka işler, olaylar getirir, bütün tıkanmışlıklar gibi.

Başka çözümlere ulaşacağını mı düşünüyorsun?

Kesinlikle. Ulaşmazsa zaten çok yazık olur. Avlu’ya başlarken birçok şeyi konuştuk yapımcımızla. Sonrasında şunu söyledik birbirimize: Sansürler, yasaklar, baskılar onu nasıl idare etmek istiyorsan öyle bir sonuca ulaşır. Bu krizi de nereden okuyacağın önemli. İran sinemasında Panahi örneği var, ev hapsine çarptırılıyor, yapabileceği hiçbir şey kalmıyor, yazdığı senaryoyu evinin koridorlarında ve tuvaletinde okuyarak o filmi çekiyor. Cannes’ın açılış filmi olarak gösteriliyor o film. Hayri Bey de bana aynı şeyi söyledi. “Biz buradan daha güzel sonuçlar çıkaracağız,” dedi. Böyle cesur insanlara ihtiyaç var. Bu cesaretin de artık herkes farkında. Netflix kopyası yapmanın da zamanı geçecek. Seyirci de yeni şeyler denemeyi, izlemeyi öğrendi. Ama global olarak da bir sorun var; bence artık her şey yapıldı. Sinemada da dizide de müzikte de her şey yapıldı. Bundan sonrası ya fena kopyalar olmayacak ya da kötü kopyalar olacak, oradayız. Gerçekten dünya olarak kısır bir yerdeyiz.

Dijital platformlarda yerli içerik izliyor musun?

İzleyemiyorum yoğunluktan. The Sinner’a başladım şimdi.

Son zamanlarda kafayı takıp düşündüğün şey ne?

Toplum. Bu ülkeyi, bu şehri tekrar yaşıyorum çünkü eşim Fransız. Her karşılaştığı şeyi bir bebek gibi yeniden yorumlayıp ilk kezmiş gibi anlatıyor ve yaşıyor. Onunla birlikte bunu tekrar yaptığım yerden bütün bu coğrafyayı, coğrafyanın deformasyonlarını, pozitifliklerini, bana kattıklarını, benden aldıklarını düşünüyorum. Dekadans yaşıyorum.

Peki, seni en çok rahatsız eden şey ne?

En çok dersen, bütün rahatsız olduğum şeyleri elimden almış olursun. Hepsi benim biriciğim, rahatsız olduğum şeyleri birbirinden ayıramam. Mesela inşaat, beton… Geçen gün Heybeliada’ya gittik, karşısındaki Yassıada’ya bile inşaat yapılıyor. Konu üzerine uzun süredir gördüğüm en iyi Tweet’lerden biri atılmış: “Dişimde yeşil bir şey kalmış ya, gel oraya da inşaat yap!”

Aklında kalan dizi, film, karakter var mı?

Döne döne izlediğim bir İspanyol filmi var, Asabiyim Ben, müthiş bir film. Altı hikâyeden oluşuyor. Bazen setten çok yorgun geliyorum, açıp izliyorum. Kara komediyi çok seviyorum. Yerli dizide en son Behzat Ç.’yi izlemiştim. Her gün bir film izlemeye gayret ediyorum. En son The Haunting of Hill House’u izledim. Luther’ı izledim, şahane. Hatta Tuğrul Tülek, canım arkadaşım şöyle dedi: “Şu an şahane bir şey yaşıyorsun, yerinde olmak isterdim. Luther’ı izlememiş ve ilk kez başlıyor olmayı çok isterdim.” Çok iyi bir dizi ve çok iyi oynanıyor.

Rutinlerin neler?

Hakan Bıçakcı’nın yeni kitabına başladım. Sette Rosa Luxemburg’un mektuplarını okuyorum. Klasik, 80 kere okusam da beni kendime getiriyor. Protestodan Direnişe Ulrike Meinhof, başucu kitabım. Boşluklarda da seyahat ediyoruz. Hiç görmediğimiz yerlere gitmeye özen gösteriyoruz, bir yeri anlamak, kavramak için.

Keşke dizi ya da filme uyarlansa dediğin yerli/yabancı romanlar var mı?

Leyla Erbil’in Gecede’sini oyun yapmak istiyorum. Hakan Bıçakcı’nın Uyku Sersemliği kitabı keşke film olsa, çok isterim.

Röportaj: Ezgi Özcan
Fotoğraf: Ozan Balta
Styling: Taylan Gül
Makyaj: Yağız Yoldaş
Saç: Sabit Akkaya
Styling asistanı: Deniz Başak Avaz
Mekân: Sofa Hotel Istanbul, Autograph Collection

Episode’un 12. sayısında yayımlanmıştır. 

Benzer İçerikler