Röportaj | Damon Lindelof ile “Watchmen” Üzerine

 Röportaj | Damon Lindelof ile “Watchmen” Üzerine

Unutulmaz Lost, The Leftovers gibi dizilerin yaratıcılarından Damon Lindelof, karşımıza farklı bir uyarlama ile çıktı: Watchmen. HBO yapımı dizi, yayınlandığı günden beri çok konuşuluyor, izleyicilerden farklı yorumlar alıyor. Watchmen’i yaratıcısı Damon Lindelof ile konuştuk.*

“Watchmen” farklı bir dizi olmasının yanı sıra izleyiciden de fazlasıyla beklentisi var. İnsanların kolayca takip edeceği basit bir öykü üretmiyorsunuz.
Her şeye hikâye açısından bakarım ve hikâyelerle iyi düşünürüm. Hikâyeden hatırladığınız şey konusu değildir, bunun yerine konuya karşı duygusal tepkinizi hatırlarsınız. Mesela, “Şaşırdım!” dersiniz. Bu, heyecanlı bir şeye tepkidir ama içinizde duygusal bir tepki yaratmaktadır.

En iyi işimizi yaparken izleyici ve karakterler arasında sembolik bir bağ yaratırız, böylece karakterlerin deneyimlediği şeyleri deneyimlemiş olurlar. Karakterler, düzmece bir televizyon şovunda olduklarını bilmezler, olanlar onlar için çok gerçektir ve insanlar, televizyon şovunu gerçek ve yaşanıyormuş gibi algılamaya başladıklarında bir karakter üzgünse onlar da üzülmeye başlar. İşte bu, tüm silindirlerinizi ateşlediğiniz anlamına gelir.  Yani ben bunun deneyimsel olmasını istiyorum ama amacım sanatsal tonda bir şiir yazmak değil. Sonuçta bir hikâye anlatıyoruz, bunun anlamlı olmasını isteriz…

1921’deki Tulsa katliamının canlandırılması konusunda pek çok inanın bilgisi yoktu…
Ben Amerikalı olduğum halde bunu dört yıl önce öğrendim.

Orijinal hikâye Tulsa’da mı gerçek leşmiş yoksa bunu siz mi eklediniz?Orijinal Watchmen’de mi? Hayır, o New York’taydı.

Neden New York’u tercih etmediniz?
Sanırım kafamda dönmeye başlayan birkaç farklı fikir vardı. İlki, tüm bu süper kahraman hikâyelerinin neden New York veya bir metropolis veya Gotham gibi yerlerde geçtiğiyle ilgiliydi. Wisconsin’de suç işlense ne olurdu?

Belki de Wisconsin’de suç işlenmiyordur…
Hayır, Wisconsin’de suç var. New York’un dışında da tüm ülkede tehlikeli şeyler oluyor. Yani bu bir numaralı içgüdüydü. Marka olmayan pazarlarda New York’a taşınmayan süper kahramanlar kimlerdi? Ve ikincisi The Atlantic, The Case For Reparations için Ta-Nehisi Coates denemesiydi. Bu deneme, düşünce yapımı bütünüyle değiştirdi ve beni, Amerikan tarihi konusunda daha önce hiç olmadığım kadar eğitti. Bildiğimi sandığım fakat tam anlamıyla bilmediğim veya anlamadığım şeyler…

Bu denemede, ne olduğu hakkında daha önce hiç fikrim olmayan Siyah Wall Street ve 1921’deki Tulsa katliamından bahsediyordu. Bu nedenle Amazon’a girdim, Google’da Tulsa katliamını arattım; Tulsa ırksal ayaklanmasıyla ilgili birçok kitap vardı. Birden, “Bekle bir dakika, bu bir ırksal ayaklanma gibi gelmedi. Neden böyle diyorlar?” dedim. Bu yüzden Tulsa’da neler olduğunu anlamak adına derin bir araştırmaya başladım.

Bence 1921’de, neredeyse yüz yıl önce bile olsa Amerika’da, Oklahoma’da kendi işine sahip, başarılı olan, iyi eğitim almış, içlerinde 1. Dünya Savaşı’ndan kıdemli askerler bulunan, refah içinde yaşayan bir Afro-Amerikan topluluğu fikri, 1921’de Jim Crow dönemi Amerika’sında var olan bir ütopyaymış. Gerçekten bir jenerasyon, özgürlüğünü kaybetmiş. Ve hepsi 24 saat içinde öldürülmüş. Federal hükümet çift kanatlı uçaklarla bu şehrin üzerine bombalar yağdırmış ve gerçek ölü sayısı halen bilinmiyor.

Bu konuda daha çok şey öğrendikçe daha da utandım çünkü Tulsa katliamı konusunda hiçbir şey bilmediğim gibi daha önce adını bile duymamıştım. Ve bu yüzden bu hikâyenin neden daha önce anlatılmadığını merak etmeye başladım; tüm gücüm ve ilhamımla beyaz bir adam olarak bu hikâyeyi anlatabilir miyim dedim. Bu hikâyeyi anlatmak benim için uygun mu? Ve tüm bu soruların ortasında bana, “Watchmen’i yapmak istiyor musun?” diye soruluyordu. Belki de hikâyeyi anlatmak için bu bir yoldur. Belki bu, popüler kültürün bir parçasında yer alan bir işte yapmanın yoludur, diye düşündüm. Ama provokatif, siyasi ve kültürel bir fikir hakkında zor sorular soran popüler kültürün belli bir parçası. Acaba Watchmen ırk hakkında bir sohbeti sürdürebilir mi?

Kaynak malzemelere baktığınızda 1908’ler ile Soğuk Savaş’ın endişeleri arasında paralellik gördüğünüzü biliyoruz; asıl merak konusu, ırk ve ırksal gerilim endişeleri. Hangi yıldan bahsediyoruz, Charlottesville öncesi mi ?
Evet. Charlottesville zamanlarıydı çünkü Nicole Kassell senaryoyu okuduğunda Charlottesville çoktan gerçekleşmişti. Tüm o şeylerin ortasında neler olduğunu tamamıyla anlamam benim için zor. Hikâyeyi kesinlikle Charlottesville öncesinde yazmadık fakat ırk ile uğraşan Watchmen fikri bundan önce geldi. Hâlâ televizyonu her açtığımda haberlerdeki hikâye öyle veya böyle ırkla ilgili gibi hisediyorum. Doğrudan ya da dolaylı olarak. Görevi kötüye kullanma olaylarında bile beyaz bir polisin siyah bir adamı vurduğu hikâyesi hep ilk sırada ve ırksal dinamikler bunun çevresinde çatırdıyor, olması gerektiği gibi.

Bence dizinin esas fikri; ne saklıyorsun, neyi ortaya çıkarıyorsun, ne görüyorsun? Ve bence bizi en çok tehdit eden ve kültürel olarak bizimle en fazla savaşan fikirlerden biri, bu ikisi bir arada var olabilir mi? Mesela Chief Crawford’u ele alalım. Hikâye hakkında bir şey açık etmek istemem ama karşımızda kahraman bir adam var ve en yakın arkadaşlarından biri bir Afro-Amerikan kadın ve ailesi. Adam inanılmaz büyüleyici fakat aynı zamanda başka bir şey de var ve bu sizde merak uyandırıyor, bir kişi olmaya çalışırken aslında bir başkası mı? Ya da sadece kod mu değiştiriyor? Her iki dünya arasında mı hareket ediyor? Bence hangi fiziksel maskeleri taktığımız fikri, nasıl davrandığımıza dair taktığımız maskelere göre daha az endişe verici.

Psikolojik maskeler, evet.
Eğer farklı caddelerde yürüyen farklı insanlarsak kime güvenebiliriz? Bence bazı insanların Watchmen’i izlerken bana veya diziye güvenmeyerek, “Bu hikâyeyi kime anlattığını sanıyor? Benim suçluluk duymamı mı sağlamaya çalışıyor? Neden böyle bir hikâyeyi anlatmak için Watchmen’i kullanıyor? Buna izin verilmemeli!” gibi sorular soracağını öngörmek pek de zor bir tahmin olmayacaktır.

Ben bunu olduğu şey olarak adlandırmak isterim ki bu da korku ve şaşkınlık yani içinde yaşadığımız kültür. İsyan çıkarıp şiddetle davranan tüm bu insanların aklından ne geçtiğini söyleyemem ama çoğunlukla, akıl hastalıkları dışında, öfkeye bakışım, çok iyi bir terapistin söylediği bir sözün perspektifinden olacaktır: “Öfke, gerçek bir duygu değildir. Kılık değiştirmiş üzüntü veya korkudur.” Yani geçmiş hayatınızda çok öfkeli olduğunuz zamanlara baktığınızda ya çok korkmuş ya da çok üzgün olduğunuzu görürsünüz ki bu da bence geçerli bir şey. Şimdi, öfke gerçek. Bu sahte bir duygu değil. Ama gerçek kökeni belki de yalnızlığın bir düzeyi, varoluşsal yalnızlık, üzüntü ve yas.

Herhangi bir şey hakkında tweet yazarken parmaklarından ne kadar acı çıkarsa çıksın bunun ne olduğunu görebiliyorum; korkuyorlar çünkü dünya onların ötesine geçti bile veya yalnızlar çünkü dünyada kendilerine bir yer bulamıyorlar veya üzgünler çünkü iletişim kuramıyorlar ya da bir yakınlarını kaybetmişler. Belki bu cömert bir değerlendirme ama bence hepimiz bunun içindeyiz.

Dizi kesinlikle kahramanlık ve yasadışı kanun infazcılığı arasındaki çizgi nerede diye soruyor.
Öğrendiğim şeylerden biri de Afro-Amerikan kültürünün tek parça olmadığı. Watchmen’de, resmi pozisyonları polis tarafından çoktan yasadışı kanun infazcısı olarak onaylanan bir grup siyah yazar var çünkü yasalara bağlı kalmıyorlar; bir üniforma giymeleri ve nişan takmaları gördüğümüz kadarıyla yasadışı olarak algılanan bir davranış. Gerçekleşen olay için bir mahkeme olmuş çünkü bu kadın bir polis memuru ve polis memuru olmasaydı bence olay karartılacaktı.

Ekibimizde bir Afro-Amerikan polis de vardı. Yedi yıl boyunca Chicago’da polislik yapmış ve annesi de bir Chicago polisiymiş. Bazen anaerkil bir Chicago polis ailesi mensubu olarak polisi koruyor ve bazense lanet ediyor. Ekipte polis memuru olarak deneyimlerini anlatabilecek tek kişi o. Neyin yanlış, neyin doğru olduğu konusunda çok güçlü hislerim var fakat biri polis olmak istiyorsa bunun çok tehlikeli bir iş olduğu ve verdiği kararların insanları etkileyeceği konusunda hemfikirim. Eğer kötü bir karar verir ve berbat bir bölüm çekersem insanlar bana sinirlenir; hepsi bu. Bir polissen ve yanlış bir karar verirsen bu, birinin ölümüyle sonuçlanabilir. Yani büyük bir sorumluluk var, bu sorumluluk kaygısı insanlar üzerinde koca bir baskı oluşturuyor.

Polis memuru olan insanların son derece iyi niyetli olduklarına inanıyorum ama aynı zamanda süreç boyunca birçoğunun bıkkın ve kuşkucu hale geldiklerine de inanıyorum. Bu yüzden hikâyemiz 1921’de küçük bir çocuğun, kendi yüzüne benzeyen, nişan takan bir adamın büyük yansımasına bakarken başlıyor ve “Yasalara güven. Bugün çete adaleti olmayacak. Yasalara güven,” diyor.Bu küçük çocuk burada başlıyor ve 9. bölümde çok farklı bir yere gidiyor.

*Röportaj, Episode derginin 17. sayısında yayımlanmıştır.
Fotoğraflar: ©2019 Home Box Office, Inc.

Benzer İçerikler