Kim Bu Sansürün Heveslisi?

     Kim Bu Sansürün Heveslisi?

    Ezgi Özcan’ın sansür meselesine dair bu yazısı Episode’un Haziran dijital sayısında yayımlanmıştır.

    Bizim ülkenin en sevdiğim huyudur. Herkesin ahlakı pamuk ipliğine bağlıdır. Herhangi bir şeyi gördüğü an ahlakının bozulacağı, abdestinin kaçacağı ve yoldan çıkacağı varsayılır. Kimse kimsenin gözünde irade sahibi değildir. Mesela bana göre bir diğeri, her an aklını tatile çıkarabilir ve “kötünün” yolundan ilerleyebilir.

    Bu düşüncenin temelinde kendini “en akıllı” noktasına koymak, hayata ve herkese bu konumdan bakmak vardır. Şimdi ülkenin içinde bulunduğu kutuplaşma içinde iktidar yanlıları muhaliflere, muhalifler iktidar yanlılarına aynı şekilde bakıyor. Hiçbir grup diğerinin aklını, bakışını beğenmiyor. İradesini de yok sayıyor. Başımızdan geçenlerden sonra bunun böyle olması normal diyebilirsiniz ama hatırladığım kadarıyla bu hep böyleydi. 

    Nasıl bu kadar emin konuşuyorum? Nereden bu sonuca varıyorum? Gücü elinde tutanın sansüründen. Gücü elinde tutmaya namzet olanın sansür hevesinden. 

    Hayatın akışına yön veremeyince, hayatın kendisine müdahil olamayınca ya da müdahale edemeyince gelen ayaklarını yere vurarak yasaklama isteğini çok iyi bilirim. Bazen bende de oluyor. Gündelik hayatta kısıtlamak istediğim, var olmasını istemediğim, sesinin çıkmasına tahammül edemediğim şeylerle karşılaşınca şeytan bana bir sürü şey söylüyor. 

    Ama bu tarz hisleri selam verdiğimiz, iş ortamını paylaştığımız, aile bağı içinde olduğumuz insanlarla yan yanayken dışa vurmamız epey zor. “Düşmanca” duygularımızı saklamazsak, topluma uyumlu olmazsak kabul görmemiz, sevilmemiz imkânsız. Hepimiz bunu adımız gibi bildiğimiz için zaten karşılık almayacağımız alanlara oklarımızı yöneltiyoruz. 

    Özellikle TV ekranı sözkonusu olduğunda, en asil duyguların erdemlerin insanı kesiliveriyoruz birden. Herkes kendi meşrebine göre tabii… Kimi “modern” telden çalıyor, kimi “muhafazakâr” telden, kimi “politik doğrucu” telden. Nasıl olsa ekrandaki şey gerçeklerden değil, temsillerden ibaret. Hem karşılık veremeyecek kadar “güçsüz” hem herkesin aklını alacak kadar “güçlü” olduğunu kabul ettiğimiz hikâyeler ve görüntüler bütünü. 

    Fikri iktidarda olanlar da muhalefette kalanlar da bu hem güçlü hem güçsüz yerde yani ekranda sansür istiyor. Hayatta olup bitenin, yaşayanın, devinenin, dönüşenin, sabit kalanın gösterilmesiyle ilgili iki tarafın da (madem kutuplaştık) problemleri hiç bitmiyor. 

    Mesela kadına yönelik şiddet sahnesi gösterilmesinmiş! Niye? Erkekler özenirmiş, daha çok yaparmış. Sanki erkeklerin bu konuda ekrandan görecekleri herhangi bir şeyle cesaretlendirilmeye ihtiyaçları varmış gibi… Yüzyıllardır toplumun, erkeklerin sırtını haddinden fazla sıvazladığı hesaba katılmak istenmiyor tabii. Hesaba katıldığı an, konuyla ilgili kişisel hayatlarımızdan başlayarak aksiyon almak gerekiyor çünkü. Amaaan, o aksiyonu da kim alacak şimdi?

    En pratiği nedir efendim? 

    Kadına yönelik şiddete karşı olduğumu gündelik sohbetlerimde ya da sosyal medya paylaşımlarında, diziler ya da programlar üzerinden tepinerek göstereyim ki hem TV denen ucuz ve basit mecrayla bir alakam olmadığı anlaşılsın hem de beyanat düzeyinde “duyarlı” olayım. Ama aynı zamanda sansüre hayır kampanyalarına imza vereyim, onu sakın atlamayayım.

    Erkek şiddeti gösterilmeden şiddet hikâyesinin nasıl anlatılacağı da senaristlerin derdi olsun. Bulsunlar bir çözümünü canım! Yeter ki gözler görmesin, kulaklar duymasın. Böyle bir şey yokmuş gibi davranılsın. Gerçeklerle hikâyeler arasındaki güçlü bağın yanından geçilip gidilsin. 

    Mesela TV ekranlarında gey, lezbiyen, transseksüel yer almasınmış! Niye? Sapkınlıkmış. Niye? Gençler görüp özenirmiş. Niye? Dine aykırıymış. Niye? Ecdadımıza yakışmazmış. Ülkesindeki gençlerin geleceksizliğini, umutsuzluğunu, işsizliğini, güvencesizliğini asla dert etmeyen insanların çoktan toprak olmuş ecdada ne yakışır ne yakışmaz diye düşünüp dertlenmesi takdire şayan. 

    Kendilerini ve yaşadıkları hayatı “olması gereken” şeklinde kabul edip hayatı öyle yaşamayanları “sapkın” ilan ederek imkân buldukları her yerden söküp atmak istemeleri, iktidar sarhoşluğundan. Şaibeli oy oranlarıyla kendilerinden geçmiş bu cenah için, pratik bir sansür yöntemine gerek yok. Nasıl olsa devlet, her türlü mekanizmasıyla seçmeni adına bu işi sistematik olarak yapıyor. 

    Artık TV ekranı dediğimiz malum, karasal yayından ibaret değil. Yerlisi yabancısı dijital platformlar, hibrit yapılarıyla interneti olan her evde izlenebilen yapımlar sunuyorlar. Devletin aşırı hassas, duyguları ışık hızında incinen, her an her şeyden rahatsız olabilen vatandaşları için bu platformlara “ahlaken el koyması” kafalarda pek ihtimal dahilinde değildi. Ama ihtimal dahilinde olmayan her şey Türkiye’de gerçeğe dönüşür. Sanırım buna tehlikeli bir şekilde alıştık. 

    sansür

    Artık RTÜK, uyguladığı sansürler ve baskılar yönünden çağ atladı. Çekim hazırlıkları yapılan dizilerin senaryolarından haberdar olarak hikâyelerin hayat bulmasını bile engelleyebiliyor. 

    20 Nisan 1994 tarihinde faaliyete geçen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, özel TV ve radyo kanallarının ortaya çıkması ve sayılarının artması nedeniyle bu alanları “regüle” etmek için “tarafsız ve özerk” bir kamu kuruluşu olarak hayatımıza girdiğinden beri birçok filmin, dizinin, programın makaslandığını, yüklü cezalar yediğini ve hatta kanal yayınlarının durdurulduğunu biliyoruz.

    Artık RTÜK, uyguladığı sansürler ve baskılar yönünden çağ atladı. Çekim hazırlıkları yapılan dizilerin senaryolarından haberdar olarak hikâyelerin hayat bulmasını bile engelleyebiliyor. 

    Temmuz 2020’de Ece Yörenç’in Netflix için kaleme aldığı Şimdiki Aklım Olsaydı adlı dizinin sete çıkılmasından kısa bir süre önce iptal edildiğini hepiniz hatırlarsınız. Altyazı Fasikül-Özgür Sinema platformuna konuyla ilgili Ece Yörenç’in yaptığı açıklamaları okuyunca vergilerimizin sağladığı imkânlarla hayatımıza nasıl ipotek konduğu daha iyi anlaşılıyor. 

    Netflix, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na “Yabancı Yapımlar İçin Çekim İzni” ile başvurmuş. Başvuru yapılırken mevzuat gereği, senaryolar da başvuruya eklenmiş. Bariz şekilde hikâyedeki eşcinsel karakter yüzünden bu iznin çıkmadığı anlaşılınca ekibin ortak kararıyla senaryoda değişikliğe gidilmiş. Ancak bu sefer de Netflix projeyi iptal etmiş. 

    Bakanlık ve RTÜK bu cesareti sadece bağlı bulunduğu iktidardan almıyor. Toplumdaki neredeyse herkesin içine sinmiş sansür merakının beslediği bir mekanizma bu. O yüzden iktidarlar değişse de RTÜK, 27 yıldır izlediklerimizi ve dinlediklerimizi keyfine göre yontmaya devam ediyor. 

    Geylere, lezbiyenlere, transeksüellere uygulanan ekran ve radyo ambargosundan yalnızca şu anda muhafazakâr olarak tanımladığımız kesim sorumlu değil, hepimiz sorumluyuz. Heveslerimizin, alışkanlıklarımızın, kim olduğumuzun, kendimizi ne zannettiğimizin, reflekslerimizin farkına varmadığımız sürece, iyisiyle kötüsüyle hayatın akışını görmezden gelip gösterilmesinin ve anlatılmasının önünü kesmeye çalışan, sansür heveslisi insanlar olarak yaşamaya devam edeceğiz. 

    Benzer İçerikler