Episode Dergi Temmuz sayısında Yasemin Şefik, kapağımıza konuk olan TOD Studios imzalı Baş Başa‘nın başrolü Selin Şekerci’yle konuştu.
Selin Şekerci, Baş Başa‘nın ilk satırlarından itibaren kendini Melo karakterine ait hissettiğini söylüyor. Oyunculukta yaratıcılığın sınırlarını zorladığı bu projeyi, Bora Tekay’la çalışma deneyimini ve dijital çağın ilişkilerine dair düşüncelerini samimi bir dille anlatıyor.
Baş Başa senaryosu ilk geldiğinde sizi en çok etkileyen şey neydi? “Bu karakteri oynamalıyım,” dediğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Senaryoda Melo’nun ilk repliğini okudum ve kendi ağzımdan çıkmış gibiydi, çok tuhaf bir şaşkınlık yaşadım. Ve hayatımda ilk defa yönetmenimiz Bora Tekay’a ulaşmanın bir yolunu aradım. “Bire bir konuşup bana teklif ettiniz ama ben yine de ‘bunu neden ben oynamalıyım’ı anlatmak istiyorum,” demek istedim. Öyle de oldu, Bora Hocam çok tatlıydı: “Zaten sen ol istiyorum, ah şahane!” dedi ve yolculuk başladı.
Karakterinizle tanıştığınızda “Bu bende de var,” dediğiniz özellik neydi?
Düz biri Melo yani aslında dışarıdan düz görünüyor ama içinde bir sürü fırtına var ve bunu mizahla, sarkazmla gizliyor. Aynı benim gibi… Herkes yemiyor bunu tabii, onu gerçekten tanıyanlar içindeki yaraları görüyor, onlar da onun en kıymetlisi oluyor.
TOD gibi dijital bir platform için iş üretmek oyuncu olarak sizde farklı bir heyecan yaratıyor mu? Platform izleyicisinin beklentisinin değiştiğini düşünüyor musunuz?
Her şey kolektif işledi bu süreçte. Tüm yaratım sürecine dahil olduğumuz, gerçekten mutfaktan dediğimiz klişe vardır ya, ben bu işte onu dibine kadar yaşadım. Kanal, yapım, biz küçük bir ekiptik ve her şeyi beraber pişirdik o mutfakta. Bence bu bir oyuncu için yaratıcılığı çok harlayan bir şey. Gerçek anlamda “bu benim işim, bizim işimiz” dedirtiyor insana. Bir de ilk işi olduğunu eklersek daha büyük bir sorumluluk ve heyecan da getiriyor. Platform seyircisinin tabii ki beklentisi değişti, artık ağdalı işler, daha ana akım işler, süreler, reklam payı… Seyirci daha gerçek işler görmeyi bekliyor platformda. Gerçekten kastım şu; temposuyla, diyaloglarıyla… En önemlisi süresi kısa ve izlemesi daha kolay. Takibi senin elinde. Biz de bence bu işte bu beklentileri elimizden geldiğince karşılıyoruz.
Baş Başa, klasik televizyon dizilerinden daha farklı bir anlatım ritmine sahip. Sizce bu hikâyeyi platform işi yapan en önemli özellik ne?
Birincisi pandemiyle beraber hayatımıza giren görüntülü sohbet gerçeği. Ben bu alışkanlıktan kurtulamıyorum. Mesela bazen arkadaşlarımla fiziksel olarak görüşmeyi unuttuğuma gülüyoruz. Baş Başa’da birbirine değmeden birbirine değen hikâyeleri, insanları izliyoruz. Televizyonda pek mümkün olamazdı mesela ama bu var hayatta ve biz biraz da bunu göstermek istedik aslında, “Bakın böyle bir gerçeklik de var.” Ve işin en önemli konularından biri, aslında ekrandan iletişim kuran karakterlerin en mahremine de giriyor olmamız. Böylelikle gösterilmesi pratikte zor olan bir biçimi de ekrana taşıyoruz platform sayesinde…
Sizce izleyici bu diziyi bir oturuşta mı bitirmek isteyecek yoksa üzerine düşünüp sindire sindire mi izleyecek?
Bence bir oturuşta biter. İş bittiğinde yönetmenimizle bir izleme yaptık, bir baktık beş bölüm izlemişiz bile. Tam yemeğini kucağına al, izlerken kafanı al bir yere götür işi, bana göre.
Bu projenin çekim süreci klasik bir televizyon setinden farklı mıydı? Çalışma temposu ya da üretim şekli açısından sizi şaşırtan bir şey oldu mu?
Şaşırtan şey şu; 26 bölümü 23 günde çektik. İnanılmaz hızlı bir ekiptik. Şimdi gelişen şartlarda 120 dakikalık bir televizyon işini -platform işi de olsa- 5 gün, 12 saatte çekiyoruz. Burada günde 40 küsur sayfalara çıktık. Tabii bunun TOD stüdyolarında kurulu dekorda çekmemizle de alakası var. Bazen günde 20 kez, belki daha fazla kostüm-saç-makyaj değiştirdiğim oluyordu, tempodan yemek yemeyi unuttuğum anların da olduğu enteresan bir deneyimdi. Ve yapılabildiğini de görmek beni çok heyecanlandırdı. Çok yorulduk, çok koşturduk ama değdi.

Bora Tekay yönetmenliğinde size heyecan katan kısım neydi?
Bora Hocam bizim canımız, o kadar seviyoruz ki onu. Bir kere sit-com türünde Türkiye’deki en önemli işlere imza atmış biri. Onun pratikliği sayesinde bahsettiğim süreç yaşandı. Her şeyi nasıl ve ne zaman yapacağını çok iyi bilen bir şef var karşınızda. Bununla beraber aşırı paylaşımcı; doğaçlamaya ve fikre de açık. Başından beri bize hissettirdiği şey; “Bu sizin de işiniz, beraber nasıl yaparız?” Belki de o yüzden bize bu kadar gerçek geliyordur yaptığımız iş. Bakalım, seyircinin takdiri nasıl olacak ama bizi ve seti yönetme biçimi, işin canını üfleyen şey oldu.
Oyuncu kadrosu ilk kez bir araya geldiğinde enerjinin tuttuğunu hissettiğiniz bir an oldu mu?
İkinci okuma provası… Bittiğinde keşke kayda alsaydık dedik.
Sette sizi en çok güldüren kişi kimdi? Çekim aralarında unutamadığınız bir anınız var mı?
Özgün! Bizde bir tanım vardır, “dalaksız” deriz, kayıt esnasında komik bir an olunca istemsiz gülünür ve kayıt kesilir. Ben aşırı gıcığımdır mesela asla gülmem ve gülmenin bitmesini beklerim baskı oluşturmak için. Burada öyle olamadım maalesef, beni bile ele geçirdi. Ve o yüzden doğaçlamanın en bol olduğu sahneler Özgün’le sahnelerim.
Bu projeden sonra kendi dijital alışkanlıklarınıza farklı bakmaya başladığınız oldu mu? Telefonla ya da sosyal medyayla ilişkiniz değişti mi?
Hahaha! Evet, daha az görüntülü konuşuyorum.
Sosyal medyada oldukça doğal ve samimi bir tarafınız var. Sizce insanlar artık gerçek kişiyi mi görüyor yoksa dijital kimliklerimizi mi tanıyor?
Oralarla hayatım boyunca ilgilenmedim, öyle davranmayı da bilmem. O yüzden maalesef gerçek kişiyi göstermiyorlarsa da ben onları öyle zannediyorum, geçmiş olsun 🙂 Bunu, “Beni gerçek halimle görsünler,” kaygısıyla da yapmıyorum.
Uzun yıllardır çok farklı karakterlere hayat verdiniz. Bugün dönüp baktığınızda sizi oyuncu olarak en çok geliştiren proje hangisiydi?
Her proje, oyuncuyu başka bir yerden geliştirir, tecrübenizi kötü addetseniz de. Öyle bir ayrım yapmam işlerimle ilgili ama bu iş özelinde şunu söyleyebilirim: Sınırlarımın farkına vardırdı, iyi anlamda da kötü anlamda da. Ve bana kattığı şey şu oldu; en azından ben de kendi hikâyemi anlatabilirim.
İlk setine çıkan Selin Şekerci ile bugün karşılaşsanız ona vereceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu?
Kafandaki mükemmeli unut.
Kariyeriniz boyunca sizi en çok mutlu eden şey neydi; çok izlenmek mi, iyi bir hikâyenin parçası olmak mı yoksa unutulmayan bir karakter yaratmak mı?
Bunlar değil galiba… İllaki beğenmeyen, sevmeyen, hitap edemediğim birçok insan vardır. Ama sokakta, markette, mahallemde karşılaştığım hanımefendilerden, beyefendilerden duyduğum, “Mesleğinizi çok iyi yapıyorsunuz, daha da güzel yerlere gelin,” dileği var ya, o en umutsuz anımda bile tekrar bir ışık yakıyor. Çünkü o, “Siz şeyde oynayan kız mısınız ya da siz ünlü müydünüz?” değil de beni izlemiş, bilen, adımla hitap eden, gerçekten evlerine misafir edildiğim insanlardan geliyor.
Baş Başa bittikten sonra izleyicinin aklında kalmasını istediğiniz tek duygu ya da tek cümle ne olsun istersiniz?
En basit ve dramatize etmeye çalışmadan içimizdeki dehlizleri anlattık, en süssüz halimizi… Umarım o geçer seyirciye.
