Episode Dergi Temmuz sayısında Orçun Onat Demiröz, Prime Video‘da yayınlanan Spider Noir‘ı inceliyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse Spider Noir’ın 2026’nın en nitelikli ve en sofistike işlerinden biri olacağını birçoğumuz tahmin etmiyordu. Elbette animasyon dünyasında çığır açan “Spider Verse” (Örümcek Evreni) animasyon serisinden dolayı büyük bir heyecana ve büyük bir beklentiye haizdik ama Spider Noir o beklentilerin çok ötesine geçti.
Spider Man Noir, ilk olarak 2018’de vizyona giren ve Peter Parker’ın ardından Örümcek Adam olarak karşımıza çıkan Miles Morales’in hikâyesini anlatan Spider-Man: Into the Spider-Verse yapımında izleyicilerle buluşmuştu. Açıkçası Hollywood’un eksantrik yüzü Nicolas Cage’in seslendirdiği karakter, Marvel çoklu evreninin ve “Earth 90214”ün bir parçası olarak karanlık kökenleriyle dikkat çekmişti.
Ancak bu karakter aslında ilk olarak 2008’de yayımlanan Spider-Man Noir 1 çizgi romanı ile ortaya çıkmıştı. David Hine ve Fabrice Sapolsky tarafından yazılan bu seri, Carmine Di Giandomenico’nun çizimleriyle çizgi roman sevdalılarını etkilemişti. Klasik Örümcek Adam formülünü 1930’ların New York’una ve “Büyük Buhran” dönemine entegre eden dedektif hikâyesi, çürümeyi ve suç dünyasını polisiye trükleriyle çevreliyordu. Yozlaşmış politikacılar, satın alınmış polisler ve “Goblin” gibi kurnaz çete liderleri tarafından yönetilen New York, siyah beyaz ağırlıklı bir paletle resmediliyordu.
Özellikle keskin bir renk kontrastıyla çizilen sayfalar, “chiaroscuro” tekniğini sanatsal olarak yansıtıyordu. Işık ile gölgelerin zıt kullanımları karakterlerin yüzlerini ya da bulundukları ortamı çoğunlukla karanlıkta bırakıyordu. Bu teknik sayesinde ise hikâyedeki suç ve gizem atmosferi katmerleniyordu.
Bir yandan da bu evrendeki Peter Parker’ın I. Dünya Savaşı’ndaki pilot üniformalarından ilham alarak tasarlanan sepya rengindeki kostümü fazlasıyla karizmatik duruyordu. Döneme uygun fötr şapka ve trençkot içeren bu kostüm, Peter Parker’ın kuytu köşelerde ve gölgeler içinde kaybolmasını, sessizce hareket etmesini sağlıyordu. Aynı zamanda hızlı tüketilen “pulp roman” türünün harika bir örneği olan Spider Noir, köklerindeki “film noir” motifleriyle sinematik bir uyarlanmaya çok açıktı.

VAROLUŞÇU BİR FELSEFE VE İZOLE BİR DÜNYA
1940’lı yıllarda Hollywood’da ortaya çıkan film noir, II. Dünya Savaşı’nı takip eden süreçte etki alanını genişleten ve anlatısal yönden simgeleşen özelliklere sahip bir tür. John Huston’ın The Maltese Falcon (Malta Şahini), Otto Preminger’in Laura (Kanlı Gölge), Billy Wilder’ın Double Indemnity (Çifte Tazminat) ya da Howard Hawks’ın The Big Sleep (Birleşen Kalpler) gibi klasik filmleriyle anılan bu türün kavramsallaşması da Fransız sinemacılar ve eleştirmenler sayesinde oldu.
II. Dünya Savaşı’nın yarattığı toplumsal korku, tekinsizlik, karamsarlık ve hayal kırıklığı; bireyin baskılanarak izole olduğu klostrofobik dünyayı ve film noir’ın nüvesini oluşturuyor. Aynı zamanda içinde varoluşçu, sinik bir damar barındıran film noir, Fransız şiirsel gerçekliğinin etkisiyle büyüyor.
Öte yandan McCarthyizmin başlattığı antikomünist cadı avı, Sovyetlerin kızıl korkusu, uluslararası belirsizlik, savaş ekonomisi ve nükleer kriz, film noir evrenindeki yabancılaşmayı somutlaştırıyor. Esasen Amerikan toplumunun kâbusa dönüşen yaşantısına kara bir ayna tutan bu yapımlar suçun, gangsterlerin, cinayetin, entrikanın normalleşmesine dair yeni bir sanatsal perspektif oluşturuyor.
Bununla birlikte kara filmler, anlatılarını ayırt edici bir görsellik ve estetik anlayışla sunuyor. Özellikle Fritz Lang, Robert Wiene ve F. W. Murnau gibi “Alman Dışavurumcu” sinemasının kült isimlerinden beslenen film noir, mekân ve atmosfer kullanımlarıyla stilistik bir hal alıyor. Karanlık sokakların, yağmurlu havaların, ucuz, izbe mekânların paranoyak bir atmosfer yaratmak için kullanıldığı film noir’daki kontrastlı aydınlatmalar ile eğik kamera açıları da görsel işçiliği tamamlıyor.

FILM NOIR’A YAZILAN AŞK MEKTUBU VE SPIDER MAN KANONUNA EKLENEN DERİNLİK
Buradan Spider Noir’a dönecek olursam, Oren Uziel tarafından yaratılan Spider Noir serisi film noir türüne yazılan bir aşk mektubu niteliğinde. “Alman Dışavurumculuğu”nun paltosundan çıkan ve 1930’ların Büyük Buhran döneminde geçen böylesine titiz kurgulanmış bir antikahraman dedektif hikâyesi anlatmak her şeyden önce saf sinemanın kapılarını açmak demek. Bu açıdan Spider Noir gerçekten özel bir izleme deneyimi sunuyor. Seri, klasikleşmiş ve kendine has estetik unsurlar taşıyan bir türü modern bir süper kahraman hikâyesiyle ele alıyor. Bunu da otantik siyah beyaz bir formatın yanı sıra “true-hue“ adı verilen renkli bir versiyonla birleştiriyor. Spider Noir ile popülerlik kazanan bu renkli format, orijinali siyah beyaz olan bir yapımın doygun renklerle işlenmesini ifade ediyor.
Doğrusu Mad Max: Fury Road ile başlayan ve ardından Logan ile Parasite gibi yapımlarla devam eden bu ikili format modası, Spider-Noir ile yeni bir boyut kazanıyor. Ancak serinin yaratıcısı Oren Uziel ve başrol oyuncusu Nicolas Cage, bu ikili format tercihine çekimler sırasında karar verildiğini ve dijital görüntülerin post-prodüksiyon aşamasına gelmeden iki farklı versiyona ayrıldığını belirtiyor. Elbette bu kararın arkasında salt siyah beyaz formattaki bir süper kahraman serisinin riskli bulunması ve genç izleyici kitlesine ulaşmakta zorlanabileceği kaygısı var. Fakat Spider Noir’ın “true hue” versiyonu, sıradan bir dijital renklendirme çalışmasından fazlasını sunuyor.
Açıktan açığa Spider Noir’ın renkli versiyonu, Warren Beatty’nin 1990 yapımı Dick Tracy filminin izinden gidiyor. Oyuncu kadrosunda pop divası Madonna ile efsane oyuncu Al Pacino’nun olduğu Dick Tracy, parlak ve doygun ana renkleri kullanan çizgi roman tarzı ile hatırlanır. Spider Noir serisi de tıpkı o filmdeki stilize görsellik gibi karakterin çizgi roman kökenlerine vurgu yapan abartılı bir renk paleti kullanıyor. Daha çok genç izleyici kitlesine hitap eden bu versiyon, çizgi roman atmosferini doygunlaştırıyor.
Fakat Spider Noir iki farklı izleme seçeneği sunsa da bu seriyi asıl olarak set tasarımları, yüksek kontrastı, gölge oyunları ve keskin siyah beyaz sinematografisi için izlemek gerekiyor. Çünkü serinin anlatısındaki doğa, sanatsal formu ve izinden gittiği suç klasikleri bunun üzerine kurulu. Doğrusu siyah beyaz versiyon Raymond Chandler’ın romanlarının karanlık, ahlaki uçurumunu çağırıyor ve serinin yaratıcısı Oren Uziel’in bir film noir tutkunu olduğunu, Hollywood’un o dönemine çok hâkim olduğunu imliyor.
Ayrıca serinin siyah beyaz formattaki görsel referansının Otto Preminger’in 1945 yapımı Fallen Angel filmi olduğunu söylemeliyim. Otto Preminger’in Fallen Angel’daki kamera işçiliği ve sahneleri geliştirmek için kullandığı açılar gerçek bir dönüm noktasıdır. Spider Noir da bunu referans noktası olarak alıyor ve film noir’ın sinematik zenginliğini olabildiğince kullanmaya çalışıyor.
Serideki “Ben Reilly” karakteri ise ilk olarak 1970’lerde ortaya çıkan Scarlet Spider yani Peter Parker’ın bir klonu. Seride “The Spider” olarak geçiyor. Nicolas Cage’in paleti geniş oyunculuğu da karaktere bir imza atıyor. Zaten Nicolas Cage’in son dönemlerde oynamaktan büyük keyif aldığı Pig, Dream Scenario ve Longlegs gibi arthouse filmleri düşününce The Spider rolü onun için biçilmiş kaftan. Neticede kendisi David Lynch ile bile çalışmış bir oyuncu. Spider Noir’ın sinemasal yoğunluğu ve yapım bütçesinin büyüklüğü de Nicolas Cage’in vizyonuyla ilgili.
Sonuç olarak Spider Noir, Spider Man kanonuna eklenen son derece estetik, incelikli bir halka ve 2026’nın da en iyi serilerinden.
