Episode Dergi Temmuz sayısında Yasemin Şefik, kapağımıza konuk olan TOD Studios imzalı Baş Başa‘nın yönetmeni Bora Tekay ile konuştu.
Yönetmen ve yaratıcı isim Bora Tekay, Baş Başa ile günümüz ilişkilerini, dijital dünyanın mahremiyetini ve aile bağlarını alışılmışın dışında bir anlatım diliyle ekrana taşıyor. Projenin yaratım sürecinden oyuncu yönetimine, teknik zorluklardan hikâyenin çıkış noktasına kadar merak edilenleri anlatıyor.
Baş Başa senaryosu ilk geldiğinde sizi en çok etkileyen şey neydi? “Bu hikâyeyi ben anlatmalıyım,” dedirten ne oldu?
Senaryonun ilk geldiği andan bahsederken bu soruyu biraz farklı cevaplandırmak gerekir; çünkü hikâyeyi ben kurguladım ve en azından ilk bölümünü ben yazdım. Bu nedenle formatla ilgili cazip olan unsurları aktarmam daha doğru olacaktır. Çok mahrem bir alan olan video görüşmelerinin içine girmek, hele bir de bu sürece bir terapist gözünden bakmak bana çok çekici geldi. Günümüz ilişkilerinin geldiği noktayı ve dijital dünya üzerinden kurulan bu bağları incelemeyi hedefledik. Bu mahrem alanın sunduğu derinlik bana oldukça cazip geldi. Diğer yandan, bu yöntemle iyi hikâyeler anlatabileceğimizi öngördük.
Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise günümüzdeki dizi yayıncılığının artık aile hikâyelerinden ve komediden uzaklaştığını görüyoruz. Ekranlarda daha çok marjinal hikâyelerin, zengin ailelerin anlatıldığı bir form ağırlık kazanmış durumda. Ben ise bize ait olan, bizim içimizden unsurları tekrar gündeme getirmeyi amaçlayarak güncel bir aile sit-com’u formatı yakalamaya çalıştım. Hikâye ve format tam olarak bu arayıştan doğdu.
Dizi, günümüz ilişkilerini oldukça gerçek ve tanıdık bir yerden anlatıyor. Sizce bu hikâyenin en güçlü tarafı ne?
Hikâyenin en güçlü tarafı kesinlikle çok samimi olmasıdır. İnsanın ailesiyle yaptığı video görüşmeler gibi özel bir alanın izleyiciye bir anlatı sunması, hikâyeyi güçlü kılıyor. Bu durum, seyircinin gözünü kırpmadan ekran başında kalmasını sağlıyor. Alışılmışın dışındaki bu farklı anlatım biçimi, merak unsurunu sürekli canlı tutuyor.
Kamera dili açısından klasik bir romantik diziden farklı bir iş izliyoruz. Yönetmen olarak bu anlatım biçimini kurarken en çok neye dikkat ettiniz?
İşimiz aslında klasik anlamda romantik bir dizi değil; içinde dram unsurları barındıran bir dramedidir. Temelde bir komedi işi olsa da ana hatta dramatik bir anlatım diline sahibiz. Zaman zaman karakter çözümlemeleri, karakterlerin gelişimi, ilerleyişi ve ilişkilerin dönüşümü ön plana çıkıyor. Bu yönüyle de klasik bir sit-com’dan ayrılıyor. Biçimsel olarak ise en çok tutarlı olmaya ve kurduğumuz o özgün dünyaya sadık kalmaya özen gösterdik. Bu durum kısıtlayıcı bir alan gibi görünse de hem yönetmen hem de oyuncu olarak bu sınırların içinde çok yaratıcı olabileceğimizi düşündük ve oyunculara ciddi bir özgürlük alanı tanıdık. Çekimlerin sonunda bu tercihimizin meyvelerini topladığımıza
inanıyorum.
Dijital çağda insanlar birbirine çok yakın ama aynı zamanda çok yalnız. Sizce Baş Başa aslında aşkı mı anlatıyor, yalnızlığı mı?
Dizi tam olarak bu iki kavramı birden anlatıyor ve bu çelişki, hikâyemizin en önemli besin kaynağını oluşturuyor. Günümüzde bir yandan derin bir yalnızlık yaşarken diğer yandan sosyal medya ve dijital araçlarla sürekli sosyalleşiyoruz. Peki, bu durum bizi ne kadar tatmin ediyor ve dijital çağ bize hangi yeni soruları getiriyor? İşlediğimiz temaların önemli bir kısmı tam olarak bu soruları inceliyor.
Oyuncuların duygusunu izleyiciye geçirmek için özellikle üzerinde durduğunuz sahneler oldu mu?
Tabii ki oldu. Zaman zaman ortaya çıkan duygunun, o an sergilenenden çok daha güçlü anlatılabileceğini düşündüğüm anlar yaşadım. Bu gibi durumlarda oyuncularla sahnelerin üzerinde özel olarak durduk. Durup bazı şeyleri tekrar kurguladık, yeniden çektik; hatta bazı sahneleri değiştirip baştan yazdığımız anlar oldu.
Çekim sırasında, “İşte tam hayal ettiğim gibi oldu,” dediğiniz bir sahne var mı?
Öyle sahneler elbette var fakat oyuncularımız o kadar başarılı performanslar sergiledi ki çoğu zaman hayal ettiğimin de ötesinde sonuçlar ortaya çıktı. Beni esas mutlu eden de bu sürprizler oldu. Set esnasında planlanmamış bir doğallıkla karşılaşmak ve bir yaratıcı olarak yeni şeyler yakalamak son derece gurur verici. Zaman zaman konuk oyuncularımız da bu sürece müthiş katkı sağladı. Tabii ki ana kadromuzun da payı çok büyük; onların yarattığı o açılımlardan çok faydalandık, hatta yakaladıkları bazı nüansların üzerine gitmeye çalıştık. Bu nedenle genel olarak hayal ettiğimden çok daha iyi pek çok sahne olduğunu söyleyebilirim.

Yönetmen olarak oyunculara özgür alan bırakmayı mı seversiniz yoksa sahneyi milim milim çalışmayı mı?
Ben kesinlikle oyuncuya özgür alan bırakmayı tercih ederim. Zaten dizinin formatı da bu yaklaşıma son derece uygun. Neredeyse bir tiyatro sahnesinde olduğu gibi, oyuncular bütün sahneyi kesintisiz bir biçimde akıtabiliyor. Kamera karşısında bire bir göz göze olmasalar bile sahneyi karşılıklı olarak oynuyorlar. Bu sayede sürekli alışveriş içindeler ve birbirlerine anlık reaksiyonlar gösterebiliyorlar. Bu durum dizimize müthiş bir canlılık ve cazibe katıyor.
Bu projede sizi teknik anlamda en çok zorlayan detay neydi?
Teknik anlamda bizi en çok uğraştıran unsur, sabit bir web kamerası ya da telefon kamerası algısı yaratırken o açıyı doğru kurgulamak oldu. Biz çekimlerde profesyonel kameralar kullandık ve o görüntülü konuşma hissini yakalarken oyuncularımızı estetik ve iyi göstermeyi de hedefledik. Işığın ve kadrajın sıradan bir telefon kamerasıyla çekilmiş gibi çiğ durmamasını fakat ekran gerçekliğine de sadık kalmasını istedik. Teknik olarak bu hassas dengede kalabilmek bizi en çok zorlayan detay oldu. Çünkü bu formun doğasında seyirciyi sıkma ve tekdüzeliğe düşme riski her zaman mevcut. Bu tuzağa düşmeden yaratıcı fikirlerle, doğru yöntemlerle ve başarılı bir görüntü yönetmenliğiyle bu zorlukların üstesinden geldiğimizi düşünüyorum.
İzleyici diziyi bitirdiğinde yanında hangi duyguyla ayrılsın istiyorsunuz?
Açıkçası birçok duygunun bir arada hissedilmesini arzu ediyorum. İzleyicide geçmişe dair bir nostalji duygusu, dramatik çözümlemelerin getirdiği bir tatmin ve aşkın romantizmine dair yolculukların vereceği bir mutluluk kalabilir. Karakterlerin içsel gelişimleri ve ilişkilerini taşımak istedikleri noktaya dair hisler de barındırıyor hikâye. Zaten bir terapistin ana karakter olduğu bir yapımda, karakterlerin iç yolculuklarının yarattığı katarsisin izleyiciye geçmesini hedefledik. Elbette tüm bunların yanında komedi unsurlarının vereceği o keyifli hafiflik de var. Tüm bu duyguların harmanı, seyircimizde yakalamak istediğimiz temel hissiyattır.
Sizce Baş Başa bugün çekildiği için anlam kazanan bir hikâye mi?
Kesinlikle öyle olduğuna inanıyorum. Bugün oldukça güncel bir biçim üzerinden tam olarak bugünün konularını ve çağımızın sorunlarını anlatıyoruz. Bu nedenle yapımın bugün çekilmiş olması hikâyeye büyük bir anlam katıyor.
Kariyeriniz boyunca birçok farklı projeye imza attınız. Bugün geriye baktığınızda sizi yönetmen olarak en çok değiştiren proje hangisiydi?
Kariyerim boyunca imza attığım her yeni format beni geliştiriyor ve fazlasıyla heyecanlandırıyor. Tiyatro oyunları yönettim, aksiyon dizileri çektim, romantik komediler yaptım; ancak ağırlıklı olarak sit-com projelerinde yer aldım. Hatta bir dönem sit-com dünyasında biraz fazla kaldığımı söyleyebilirim. Bu yeni dijital form da benim için müthiş heyecan verici yeni bir deneyim oldu.
Çok fazla örneği bulunmadığı için özgün bir anlatımın peşinden koştuk ve ciddi bir yaratıcılık ortaya koymaya çalıştık. Vaktiyle Böcek diye bir film çekmiştim ve o harika bir deneyimdi. Bir de ilk uzun metraj filmim olan Fasulye benim için dönüm noktasıdır. Beni en çok değiştiren ve heyecanlandıran projeler olarak bu iki filme şimdi rahatlıkla Baş Başa’yı da ekleyebilirim.
Bu oyuncu kadrosunu ilk kez aynı sette gördüğünüz an, “Evet, bu ekip olmuş,” dediğiniz bir an yaşadınız mı?
Evet, aslında ilk okuma provasında bile bu uyumu hissettik. Ancak ilk provada herkes doğal olarak birbirine biraz yabancıydı, formatı zihninde oturtmaya çalışıyordu ve ilişkiler henüz çok güçlü değildi. Fakat ikinci okuma provasına geldiğimizde bu sinerjiyi çok net bir şekilde gördük. Çok mutlu olduk, hatta senaryolarımızı bu ikinci okuma provasından yola çıkarak güncelledik. “Evet, bu ekip oldu,” dediğim an odur.
Sette sizi en çok güldüren isim kimdi? Kamera arkasında unutamadığınız komik bir anı var mı?
Ünal’ın sette Özgün’e judo hareketleri yapmaya çalışırken onu biraz sert bir şekilde yere düşürdüğü ve Özgün’ün vücudunun yarısının morardığı anı unutamam. O esnada hep birlikte çok gülüp eğlenmiş olsak da Özgün gerçekten oldukça hırpalanmıştı. Bu durumu, setimizin buruk ama bir o kadar da komik bir anısı olarak hatırlıyorum. Genel olarak bizi en çok güldüren unsurlar ise Özgün’ün hayat verdiği karakterin doğası ile Özgün ve Selin’in o tatlı atışmalarıydı. Her ikisi de hem prova hem de çekim aşamalarında setin enerjisini her zaman en üst seviyede tutmayı başardılar.
Oyuncular arasında sizi en çok şaşırtan, sette farklı bir yönünü keşfettiğiniz biri oldu mu?
Bu soruya kesinlikle küçük oyuncumuz Kerem Alan yanıtını verebilirim. Müthiş olgun bir çocuk. 11 yaşındaki bir çocuğun çevresine bu kadar hâkim, kontrollü ve algılarının bu derece açık olması beni çok şaşırttı. Normalde setlerde çocuk oyuncular için bir ebeveyn gözetimi olur, bizim setin ebeveyni ise adeta Kerem’in kendisiydi. Gelişime son derece açık, harika bir karakter. İleride çok iyi bir insan ve başarılı bir aktör olacağına inanıyorum. Umarım yeteneğini geliştirecek güzel projelerde yer alır; onunla tanıştığım ve çalıştığım için çok mutluyum.
Çekimler bittiğinde, “Bu ekiple hiç bitmeseydi,” dediğiniz bir set oldu mu? Eğer evetse bunun en büyük sebebi neydi?
Tam olarak bu proje için bu hissi taşıdığımı söyleyebilirim. Hem çalışma koşullarımız hem de oyuncularımızın pozitifliği ve işe olan yüksek katkıları süreci harika kıldı. Hikâyenin başı ve sonu belli olan bir dijital iş olması da “keşke devam etseydi” duygusunu besledi. Bu oyuncularla tekrar çalışmak beni çok mutlu edecektir; çünkü kadrodaki herkes kendi alanında en üst seviyede.
