Steve Rogers Ruhu Devam Ediyor

     Steve Rogers Ruhu Devam Ediyor

    Levent Tanıl’ın bu The Falcon and The Winter Soldier incelemesi Episode’un 26. sayısında yayımlanmıştır.

    Marvel Stüdyoları, sinematik evreninin kurgu düzenini dizi formatına da yansıtarak her iki kanalda bağlantı kurma çabasında. Bu formül en azından evrenin Ms. Marvel ya da Moon Knight gibi yeni tanışacağımız kahramanları öncesinde izleyicinin ilgisini dinç tutma açısından yerinde bir tercih. Keza geride bırakılan 13 sene içerisinde farklı birçok olay ve yeni karakterle tanışsak da Marvel’ın esas amacı bir bütün içindeki merkezi noktayı beslemek ve daha fazla üretim akışını sağlamak. İlk olarak WandaVision ile tanıştığımız bu yeni dizi evreni, The Falcon and The Winter Soldier’ın 6 bölüm macerasıyla devam etti. 

    WandaVision; bu külliyat için sinematik dünyanın ötesinde daha özgün bir format oluşturabileceğinin kanıtı olmuştu. The Falcon and The Winter Soldier (TFATWS) ise özgün olmak yerine Captain America film serisinin ruhuyla beslenerek ilerliyor. Daha doğrusu ikinci film Captain America: Winter Soldier’daki üslubun bir nevi devam hikâyesi niteliğinde. 

    Her ne kadar olay örgüsü Avengers: Endgame sonrasında yaşananlara odaklansa da Russo Kardeşler tarafından tasarlanan Captain America evreniyle çok daha içli dışlı bir pozisyonda. Hatta buna Civil War filminin bağlantısını da ekleyebilmek mümkün. Nitekim dizinin genel çehresi Russoların benimsemiş olduğu bir atmosferle destekleniyor: Temel amaç tam bir süper kahraman öyküsü işlemek yerine önceki filmlerdeki ajan-casus temasına yoğunlaşarak fantastik bir polisiye etkisi oluşturmak. 

    Bu bakımdan dizinin WandaVision ardından izleyiciyle buluşturulması hem iyi olmuş hem de kötü. İyi tarafı Marvel-Disney ortaklığının çeşitlilik açısından yapabileceklerinin yeni bir kanıtını görmemiz, kötü yanı ise hikâyenin esas noktayı canlandırma konusunda tercih ettiği olay akışları. Keza daha önce sinema perdesinde tanışıp gelişimlerini izlediğimiz karakterlerin kendi isimlerini taşıyan dizilerinde sanki biraz daha zamana ihtiyaçları varmış gibi sırıttıkları noktaları olmuş. 

    The Falcon

    DOLAYLI YOLDAN POLİTİK GÖNDERMELER

    Marvel, Disney çatısı altında ilk Captain America filmini saymazsak çoğunlukla tarafsız kalarak geliştirdiği bir duruşa sahip. Zira Disney’in suya sabuna dokunmadan, apolitik bir tavır geliştirerek ilerleyişi ortada, buna rağmen TFATWS genel hikâye düzenine birtakım politik göndermeleri yerleştirmeyi başarıyor. Özellikle Thanos’un parmak şıklatmasıyla kaybolan %50’lik kesimin geri dönüşü evrensel mülteci sorunuyla bağdaştırılmış, hatta devletin üst kademesindekilerinin bu sorunu görmezden gelişleri de öyküdeki kötü karakter ve oluşturduğu topluluğunun en büyük tahrik noktasına dönüşüyor. Bu açıdan diğer Marvel işlerine kıyasla fantastik anlatımın zarını yırtarak gerçekçi problemlere değinilmeye çalışılmış dizinin işleyişinde. Her ne kadar bu tarz bölük pörçük ve dolaylı bir dille yansıtılsa da esas meselenin beslendiği merkez, evrenselleşmeye devam eden ötekileştirme sorunsalı. 

    Bunun dışında karakterler içinde yer yer umutlandıran gelişmeler de yaşanıyor. Falcon, çizgi roman külliyatında da ‘’Siyah Kaptan Amerika’’ temasıyla birlikte ABD’nin içinde bulunduğu konumla örtüşen bir kariyer edinmiştir hep. Bu kariyerin önce ekran, sonraysa beyazperde üzerinden ilerleyişi ise titiz tercihlerle şekil alacağa benziyor. Zira hem Falcon hem de Winter Soldier, Marvel’ın çoğunlukla kıyıda köşede kalan kahramanlardır. Esas aktörün Captain America olduğu, Avengers maceralarında ise sadece tamamlayıcı görevlerde sahne alan bu ikilinin kişisel dertleri ilk defa bu denli ön plana çıkartıldı. 

    KAHRAMAN DA OLSAN DERTLER BİTMEZ

    Dizinin ilgi çekici ve en sevdiğim yanı kahramanlarının Avengers üyesi olmalarına rağmen kişisel hayatlarında yaşadığı somut ve soyut sıkıntılar. Öyle ki Avengers’ın kaptanın sağ kolu olmasına karşın devletten kredi alamayan bir süper kahraman portresi ya da terapilerle hayata tutunmaya çalışan bir süper asker… Bu tarz detaylar aslında her şeyin nihayetinde insanlar tarafından değersizleştirileceğinin vurgusunda bulunuyor. 

    MCU filmlerinden alışık olduğumuz aksiyon içerisine espri sıkıştırma derdinden de mümkün oldukça uzak durmaya çalışıyor dizi. Ciddiyetten uzaklaşma durumunu geri planda tutarak aslında karakter ve öykülerdeki gelişim süreçlerinin uzun soluklu bir işleyişe bürünmesini desteklemiş. Çünkü Captain America ve Iron Man’in kayıplarının ardından sadece 6 ay geçtiği bir zaman dilimi sözkonusu. Dolayısıyla geride kalanların yeni düzene uyum ve içlerindeki buhrandan kurtulma aşamalarının yansıtılış biçimleri önemliydi. Nitekim WandaVision bu olayların birkaç hafta sonrasına odaklanarak daha karanlık ve duygusal bir anlatı sunmuştu. The Falcon and The Winter Soldier ise duygularını yansıtma konusunda problemli kahramanların evren olmasa da yaşadıkları ülkeyi güvende hissettirme çabalarını göz önüne seriyor. 

    The Falcon

    SİNEMA PERDESİNE HAZIRLIK

    Sam Wilson, kalkanın yeni sahibi ve Amerika’nın yeni simgesi… 

    Siyah bir Captain America fikri, dizinin çehresinde de imkânsız bir tarifle dillendiriliyor. O sorumluluğu mavi gözlü, sarışın bir savaşçının alması gerektiği savunuluyor ve toplumun artık yeni bir Nelson Mandela ya da Martin Luther King’e mesafeli davranacağı vurgulanıyor. Fakat Sam Wilson’ın simgeleşme gibi bir derdi kesinlikle yok, aksine tamamen Steve Rogers’ın ruhunu yaşatma ve onun ideallerinin peşinden gitme amacında, keza Bucky Barnes için de bu durum geçerli. Üstelik Sam’e kıyasla Bucky’nin karakterindeki gelişim süreci diziye çok daha iyi yerleştirilmiş. İlk bakışta birbirine mesafeli olmaya çalışsalar da tamamen bir arada olmak zorunda kalan bu iki kahramanın yolculuğu, MCU 4. fazının paralel evrenleri ve mega fantastik maceraları arasında bir nevi yatıştırıcı görevi üstleneceğe benziyor. 

    6 bölümlük projenin yönetmenlik koltuğu Kari Skogland’e emanet edilmiş ve son açıklamalara göre Captain America 4 filmi de Skogland’ın sorumluluğunda çekilecek. Disney – Marvel işbirliğindeki dizilerin Netflix ya da HBO gibi platformların aksine çoklu yönetmen yerine tek bir isimle çalışma tercihi istikrarı arttıran bir özellik. Öykünün yeşermesi, geliştirilmesi ve diğer maceralara aktarılması açısından istikrarı destekleyen bir unsur. Ayrıca Marvel patronu Kevin Feige son yorumlarına dizinin yeni bir sezona açık kapı bıraktığını ve sürdürülebilirlik açısından da umut taşıdığını belirtti. Dolayısıyla öykülerdeki sinematografik aktarımın doyurucu olması, sinema salonlarına hazırlanacak maceralara  adaptasyonunu da kolaylaştıracaktır. 

    Uzun lafın kısası, bu mahallede macera ve süper kahraman kıtlığı hiç yaşanmayacağa benziyor. Üstelik elde pandemi sonrası daha da rağbet gören güçlü bir dijital dünya seçeneği var. Dolayısıyla yeni Captain America ve diğer kahramanların öykü düzeni önümüze sunuldukça fanlar olarak mutlu olmaya ve bu dünyanın eğlencesine kapılmaya devam edeceğiz. En azından benim için durum şimdilik öyle gözüküyor. 

    Benzer İçerikler