Kıyametleriyle Bize Yol Gösterenler

     Kıyametleriyle Bize Yol Gösterenler

    Ezgi Özcan’ın bu anime inceleme/listesi Episode’un 9. sayısında yayımlanmıştır.

    Panik atak ve anksiyete… Son 20 yıldır hayatımızın vazgeçilmez kelimeleri arasına girdiler. Öyle ki kendimizi bu iki kelime olmadan ifade edemiyoruz. Endişe ve kaygılarımızın zaman zaman yükselen duygular olmaktan çıkıp sıklıkla rastlanan ruh hastalıklarına dönüşmesinin bize söylediği bir şeyler olduğu kesin. Beynimizin, duygularımızın ve bedenimizin tepki verdiği, bir türlü ayırt edemediğimiz, anlamlandıramadığımız bilinmezliğin hissettirdiği korkuyla baş etmek çok zor. 

    Antidepresanlar, terapiler imdadımıza yetişse de bulduğumuz sonuçlar, ulaştığımız cevaplar, aldığımız ilaçlar bizi bir yere kadar idare ediyor. Sonra karmaşanın senfonisi tekrar yükseliyor. Bırakın dünyayla ülkeyi, etrafımızdaki küçük çemberde bile her şeyin kötüye gittiği ve bu durumun düzelmeyeceği hissine kapılıp sürükleniyoruz. Siyasal, toplumsal ve ekonomik dengelerin sürekli değişmesi, her türlü gelecek projeksiyonunun mütemadiyen darmadağın olması Türkiye’ye özgü bir durum değil şüphesiz. Risk toplumu olma özelliği artık neredeyse bütün dünya için geçerli. Küreselleşme yalnızca para piyasalarını değil krizlerimizi, ruh hallerimizi ve karamsarlığımızı da ortaklaştırdı.

    Hepimizin üzerinde, binbir zorlukla kurduğumuz hayatın tepemize çökme ihtimalinin gerginliği var. Olası küçük kıyametlerimiz için endişeliyiz. Sürekli tetikteyiz. Peki ya gerçekten kıyamet kopsa? İnsanlık, kutsal kitaplardaki kıyamet gününe kalmadan kendi sonunu kendi getirse? Kendi sınırlarını aşıp varoluşunu kötüye kullansa? Mahşerini kendi elleriyle yaratsa? Geleceğimizin kararmasından bu kadar korkarken, istikbalimizi kendi ellerimizle yok edecek denli ileri gidebilir miyiz gerçekten? 

    Japon mahşeri 

    Kıyamet, zombiler, uzaylı istilası, iklim değişikliği yüzünden gelen yıkım, yapay zekânın kontrolden çıkıp insanları köleleştirmesi, teknolojinin kötüye kullanımı sonucu yeryüzünün ve canlı hayatının sonunun gelmesi vb. motifleri ve bunlardan doğan hikâyeleri genellikle Hollywood filmlerinden takip ediyoruz. Zaten ABD’nin büyüklüğünü dışarıdan gelebilecek tehditlerin muazzamlığıyla yıllarca pekiştirmeye çalışan sinema sektörü, gelecek tahayyülü konusunda da şatafatsız davranamazdı elbette. Hayal güçlerini zorlayan 11 Eylül’deki büyük terör saldırısından sonra toplumsal anksiyeteye yakalanan Amerikan halkı, beyazperdede daha büyük düşmanlar, daha büyük yıkımlar ve daha büyük kahramanlar izlemeye başladı. Her türlü kıyametten sonra hayatta kalmak güdüsü, Amerikan hükümetlerinin başka ülkelerin en büyük düşmanı haline gelip halklarına yıkım yaşatmasıyla sonuçlandı. Ki bu, yaşattığı ilk yıkım da değildi. 

    II. Dünya Savaşı’nda karşı karşıya gelen ABD ile Japonya cephesi, insanlık tarihinin en korkunç olayına yol açtı. Yüzyıllarca dinsel olarak tasvir edilen kıyamet ve mahşer, insanlık eliyle gerçeğe çevirildi. ABD’nin, Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombası, yüzbinlerce insanın ölümüne yol açıp kelimelerle tarif edilemeyecek çevresel felaketi de beraberinde getirdi. Japonya uzun yıllar yeniden ayağa kalkıp hayatına devam etmek için büyük çaba sarf etti. Tabii ki bu felaketin tahribatı Japonların ruhlarında ve zihinlerinde nesilden nesile taşındı. Geleneksel sanatları manga ve animelerde de kendine yer bulması kaçınılmaz oldu. 

    Es Yayınları’ndan çıkan, Susan J. Napier’ın Anime kitabından hareketle, Japon kültürüne göre mahşer kavramının içeriği ve etimolojisi üzerinde durmakta fayda var. Kitabın 13. bölümündeki “Dünyanın Sonunu Beklemek: Kıyamet Kimliği” adlı yazısında Napier, konuya şöyle bir açıklama getiriyor: “Bu kelimenin en geniş anlamı küresel yıkımdır ama orijinal anlamı aslında ifşadır. Bu karışıklık, Yunanca apokalipsis kelimesinin, ifşanın orijinal başlığı olarak kullanılmasından ve iyiyle kötü arasında nihai, dünyayı yıkacak kadar büyük çatışmayı betimlemesinden gelir. Yine de orijinal duygu önemlidir. Çünkü sürekli kullanımda anlam kaybı olsa bile kıyamet deyince aklımıza birtakım gizlerin ifşa edilmesi de gelir. Pek çok animede anlatısal gerilim, dünyanın sonunu beklemekten değil, dünyanın nasıl ve niye sona erdiğinin ifşasından gelir.”

    Çoğu zaman Amerikan film ve dizi sektörüne öncülük eden, öncülük ettiği de pek bilinmeyen postapokaliptik ve distopik animeler, geleceğin gerçekten de o kadar karanlık olup olmadığını sorgulamak için atlanmaması gereken bir alan.

    Japonlar, bu iki durumu da yaşadı; hem insan eliyle gerçekleştirilen kıyameti hem de sonrasındaki mahşeri. Bu nedenle popüler kültür ikonografisi ve hikâyelerinin -ki bu kültür zincirinin en büyük taşıyıcısı Japonlar için manga ve animedir- felaket getiren patlamalar, dünyayı tehdit eden canavarlar ve sosyal kaosla dolu olması hiç şaşırtıcı değildir.

    Bu noktada tekrar Susan J. Napier’a dönelim. Kıyamet ve mahşer temsilleriyle ilgili tespiti, bazı durumları anlamamız için yardımcı olacak: “Amerika ve Avrupa’yı Japonya’dan ayıran şey, iki kıtanın da ortak bir gelenek olan İncil’deki Vahiy Kitabı’nda bulunan kıyamet anlatısındaki tema ve imgeleri paylaşmasıdır. Geleneksel Japon kültürü bu vizyona asla sahip olmamıştır. Vahiy’de geçen iyi ile kötü arasındaki nihai savaş, ne Budizmde ne de Şinto dininde görülür.”

    Bahsi geçen bu temel farklılık, anime ve manga temsillerine daha önce de belirttiğimiz gibi yaklaşan kıyamet değil, kıyamet sonrası yani postapokaliptik bir karakter kazandırır. “Mahşer, yaşayan toplumun açık eleştirisi gibi öğeler ve toplumun niçin bu kaderle karşılaştığını sorgulayan açık ya da gizli uyarılar taşır. Bu sebepler, hemen her zaman insanın sınırlarını aşmasından, çoğunlukla teknolojinin kötüye kullanılmasından doğar.”

    Çoğu zaman Amerikan film ve dizi sektörüne öncülük eden, öncülük ettiği de pek bilinmeyen postapokaliptik ve distopik animeler, geleceğin gerçekten de o kadar karanlık olup olmadığını sorgulamak için atlanmaması gereken bir alan. Kıyameti, mahşeri ve sonrasını hayal edenlerden değil, yaşayanlardan öğrenmek, gelecek tahayyülü kendi yıkıcılıklarıyla kirlenmiş temsil kültürleriyle beslenmekten evladır.

    Üç anime, üç evren

    Yukarıda uzun uzun açıkladığımız Japon kültürüne ve temsiline özgü kıyamet, mahşer ve teknolojinin kötüye kullanımını çarpıcı ve felsefi tartışmalardan uzağa düşmeden anlatan üç animeyi sizler için seçtik. Umarız kendimize özgü gelecek tahayyülümüze kapı açmak için birer anahtar olurlar.

    Ergo Proxy 

    Sadece postapokaliptik animeler içinde değil, tüm animeler arasında farklı bir yeri olan 2006 yapımı Ergo Proxy, felsefeyle hiç ilgilenmeyenler için yumruk etkisi, felsefeyle haşır neşir olanlar içinse fikirlere yepyeni görsel kapılar açan bir anime. Karakter ve evren tasarımları, sinematografisi ve hikâye anlatım yöntemi değme filmlere taş çıkartacak kalitedeki Ergo Proxy, karamsarlığı, sorgulamayı, gerçeğin peşine düşmeyi ve beraberinde gelen test edici çoraklığı insanı yoran ama kendine getiren bir yerden anlatıyor.

    Nedeni bilinmeyen bir kıyametten sonra dünyada herhangi bir canlının yaşayacağı herhangi bir toprak parçası kalmamıştır. İnsanlık inşa ettiği kubbe şehirlerde, dış dünyadan tamamen yalıtılmış ve teknolojiyle donanmış bir hayat sürmektedir. Hikâye, otorav denilen refakatçi robotlarla yaşamlarını idame ettiren ve refakatçileri tarafından sürekli gözlenen Romdeau şehri sakinlerinden Real Mayar’la açılır. Real, istihbarat birimine bağlı dedektiflerden biridir. Aynı zamanda refah dolu Romdeau’nun kurucularından birinin torunudur. Büyükbabasının da içinde bulunduğu temsilciler tarafından yönetilen şehrin diğer yöneticileri ise adlarını 20. yüzyılın büyük düşünürlerinden almıştır: Husserl, Berkeley, Lacan ve Derida. 

    Uzun zamandır bu fanus içinde yaşamaktan sıkılan Real ve polis departmanının uğraşması gereken çok önemli bir sorun vardır: İnsanlara hizmet için üretilen otoravların kontrolden çıkmasına neden olan Cogito virüsü ortalıkta kol gezmektedir. Kontrolden çıkan otoravlar, insanlara saldırmakta ve cinayet işlemektedir. Ancak Real, yönetimin sakladığı bir gerçek olduğunu fark eder. Devlet, vekil denen doğaüstü bir yaratık üzerinde deney yapmaktadır. Ancak bu vekil, yakın zamanda laboratuvardan kaçmıştır. Kamuoyunun bilgisi olmadan en kısa zamanda yakalanması gerekmektedir. Real, ele geçirdiği bazı ipuçlarından herkesten saklanan hakikatin farkına varmıştır ve bu hakikat, Mosk adlı başka bir kubbe şehirden gelen Vincent Law adlı makbul vatandaş olmaya çalışan bir göçmenle kesişmektedir.

    Neon-Genesis Evangelion 

    anime

    1995 yapımı 26 bölümlük seri, özellikle mimari tasarım yönüyle postapokaliptik animeler ve seyircisi için öncü niteliğindeki işlerden biri. Başlarda robot aksiyonu haricinde ergenlik, okul, cinselliğin keşfi, ebeveynlerle ilgili bir yapıt gibi görünürken bölümler ilerledikçe varoluşa ve kıyamete dair çok derin sorgulamalara doğru ilerleyen bir kurgusu var.

    2015 yılında geçen hikâye, 14 sene önce Antarktika’ya çarpan bir meteor nedeniyle sular altında kalan Neo-Tokyo 2 şehrinden sonra kurulmuş Neo-Tokyo 3’te hayatlarını sürdürmeye çalışan insanları anlatır. Herkesin İkinci Çarpışma dediği bu meteor felaketinden önceki Birinci Çarpışma’nın ne olduğu, ne zaman olduğuysa muammadır. Neo-Tokyo 3, gökdelen blokların yükseldiği kıyamet öncesi yaşamın yeniden inşa edildiği bir mimariye sahiptir. Ancak melek denilen, tanımlanamayan dev ve yıkıcı yaratıklar şehre zarar vermek için geldiğinde bütün şehir tüm yapılarıyla simetrik şekilde yeraltına doğru hareket edip kendini korumaya almaktadır. Meleklerle baş edebilmenin tek yolu vardır: Evangelion denen dev robotlar. Birleşmiş Milletler’in silahlı kuvvetlerinin baş edemediği meleklere karşı büyük masraflarla üretilen Evangelion’u sadece 14 yaşındaki üç pilot kullanabilmektedir; Shinji İkari, Rei Ayanami ve Asuka Langley. Büyüme sancılarının ve ebeveynsizliğin üzerine bir de Evangelion pilotluğu eklenince arapsaçına dönen ruh hallerini çözmek için güzel, akıllı, seksi yüzbaşı Misato Katsuragi onlara akıl verecektir.

    Psycho-Pass 

    2012-2014 yılları arasında 33 bölüm yayınlanan Psycho-Pass, postapokaliptik anime türüne bir örnek değil ancak insan kaynaklı kıyametlerin önüne geçmek, insanlığın hata yapma ve sınırlarını kötüye kullanma ihtimalini en aza indirmek için geliştirilen Sybill yazılımı etrafında dönen bir gelecek tahayyülünü anlatmakta.

    Kamu Güvenliği Bürosu’na bağlı cinayet masasına yeni atanan genç müfettiş Akane Tsunemori vatandaşların yeteneklerini, duygu durumunu, potansiyelini değerlendirip onların hayatlarını yönlendiren Sybill yazılımına göre ona en uygun mesleği seçmiştir. Sybill, suçun çok azaldığı, insanların karar ve irade mekanizmalarının devreye girmediği, Sybill tarafından verilen görevler sayesinde hayat amaçlarını sorgulamadığı, böylelikle güya varoluşsal çalkantıların ve kafa karışıklıklarının önüne geçildiği, büyük insani hatalara geçit vermeyen mutlu bir toplum için tasarlanmış sistemin adıdır. İnsanların duygu durumlarını sürekli ölçen güvenlik kameraları ve sensörler sayesinde, kafası karışıp duyguları dalgalananlar hemen tespit edilerek terapiye gönderilmektedir. Eğer bu duygusal karmaşa belli bir seviyenin üzerindeyse o kişi, potansiyel suçlu kabul edilip rehabilitasyon merkezine benzer hapishanelerde suç işleme katsayısı düşene kadar gözetim altında tutulmaktadır. 

    Genç müfettiş Akane, cinayet masası infazcılarıyla tanışınca hayata ve Sybill sistemine bakışı değişmeye başlayacaktır. İnfazcılar, yüksek suç katsayıları yüzünden daha önce toplumdan uzaklaştırılıp gözetim altına alınmış, daha sonra Sybill’ın infazcı olarak kullanılabileceklerine kanaat getirmesiyle kamu görevine atanan ancak normal vatandaşlarla aynı haklara sahip olmayan insanlardır. Müfettişler yerine, suçluların peşinden koşup ellerini kirletenler infazcılardır. Suçlular gibi düşünmenin bir yerden sonra akıl ve duygu karışıklığına neden olmaması, müfettişlerin suç katsayısını etkilememesi için kaçan suçluları yakalayan, gerekirse öldüren infazcılardan öğrendikleri Akane’nin bildiklerini altüst edecektir.

    Benzer İçerikler